Yirminci yüzyıl gerek sosyolojik gerek teknolojik gerek siyasi yönden dünya tarihinin makas değiştirdiği, dünya dönüş hızının arttığı bir asırdı. Teknolojik gelişmelerin hızlanması akıllarda eski zamanlardan o günlere kadar devam eden bir sorunun cevabına ulaşabilmelerine olanak sağladı: Zamanı durdurmak!

Zamanı durdurmak hâlâ iddialı, insanı düşündüren bir kavram ancak zaman insanın yaşadığı ‘‘an’’ ise bunu kaydedebilmek zamanı durdurmak, kaydedilen görüntüyü oynatabilmek da bu zamanı değiştirebilmek olsa gerek.

Görüntünün kaydedilmesi ardına, temelleri 19. yüzyıla kadar uzanan sinematografi cihazının bulunuşu sayesinde dünya sinemayla tanışır. Daha sonraları görüntüyü hareketlendirme fikri ile Amerika, Fransa, İngiltere, Almanya gibi ülkeler bu çalışmalara öncülük eder. Görüntüyü hareketlendirebilmek için temel olarak bir yansıtıcı bir de kaydedici cihaza ihtiyaç duyulmuştur. 1834 yılında William Horner’ın buluşu olan ‘‘Zoetrope’’, bir silindirin içine yerleştirilmiş seri resimlerin, silindirin hareketlenmesiyle ‘‘hareket ettirilmesi’’ prensibiyle çalışır. Bir farklı örnekte Joseph Plateau’nun Phenakistoscope’udur. ‘‘Bu aygıtta bir merkez, etrafında dönen, birbirinden ayrı iki disk vardı. Alttaki diskin üzerinde bir hareketin birbirini izleyen çeşitli aşamalarını gösteren çizimler bulunuyordu. Üstteki diskte ise belirli aralıklarla açılmış yarıklar vardı. Diskler döndürülüp üstteki diskin yarığından bakıldığında hareket yanılsaması elde ediliyordu.’’[1]

Günümüzde kullanılan sinema aletlerinin atasını - hem gösteri hem baskı makinesi olarak kullanılabilen - Lumiere Kardeşler yapıp 1895 yılında patentini almalarına rağmen kaçırdıkları nokta şuydu ki bu buluşu sadece ticari olarak düşünüp, kısa sürede çok para kazanacaklarını tasavvur etmeleriydi. Para kazanmalarına rağmen icat ettikleri şey kısa zaman içinde tüm dünyaya ulaşıp oldukça sükse yarattı. İzleyiciler karşısındaki ‘‘şeyin’’ büyüsünde kalmıştı. Maksim Gorki 1896 yılında bu olayı şöyle özetliyordu:

‘‘Sinirleriniz geriliyor, düş gücünüz sizi alışılmadık, tekdüze, renksiz, sessiz, bambaşka bir dünyaya götürüyor. Bu siyah beyaz, suskun gölgeleri görmek insanı çok etkiliyor. Yoksa geleceğimize ilişkin bir gönderme mi var bu görüntülerde?’’

İlk sinema filmleri yayınlandığında tiyatro sanatının tesiri altında kalmıştı. Şiir, tiyatro ve sinema birbirini tamamlamak için doğan sanat dalları gibiydi ama sinema onlardan zamanın ilerlemesiyle çok daha farklılaşacak, kendine özgün bir sanat halini alacaktı. Lumiere Kardeşler’in görüntülediği ilk filmlerde ana öğeler merkezine insanı almaktaydı bu da uzun bir süre devam etti. Film esnasında kitabın kapağını kapatma, ayağa kalkma gibi aniden yapılan hareketler tiyatrodan etkileşimi göstermekteydi. Yapımların ilerlemesiyle sinema ‘‘zaman, mekân ve kurgu’’ temelli oluşan bir sanata dönüştü.

Para kazanmak için yapılmasına rağmen ideolojiler için düşüncelerin çarpışacağı bir savaş alanı, hükümetler için oldukça önemli bir propaganda amacı, sanatçılar için düşüncelerinin canlanacağı bir sahaydı.

‘‘The Man of High Castle’’ isimli Philip K. Dick’in romanından uyarlanan dizide II. Dünya Savaşı’nı Mihver Devletleri kazanmış olmasına rağmen bu savaşı İttifak Devletleri’nin kazandığını gösteren bir filmden bahsediliyor. Dizide bahsedilen bu filmin insanların aklında savaşı kazanabilecekleri düşüncesinin yeşermesini önlemek için film yok edilmeye çalışılıyor. Dizide ‘‘ya böyle olsaydı’’ diyerek tarih, dünya farklı bir yönde ilerlemiş bununla da yetinilmeyip dizi içindeki ‘‘hayatta’’ ‘‘böyle de olabilirdi’’ düşüncesi insanlara tekrar veriliyor. Müthiş değil mi? Karşınızdaki perdeden/kutudan yansıyan görüntünün düşüncenizle kurduğu ilişki, sinemanın canlılaşmasını sağlıyor. Bu sebeple sinemanın canlı bir varlık olduğu söylenir. Zaman, mekân ve kurgu temelli oluşan sinemanın bu yönünü sinema tarihçisi Giovanni Scognamillo şöyle anlatıyor:

‘‘Sinema çok boyutlu bir olaydır, kapalı, yarı karanlık salonlarda yankılanan bir olay, beyaz perdede canlanan ile bu yeniden canlanan gerçeği izleyenler arasındaki ilişkiden, bağdan oluşan karmaşık bir olay.’’[2]

Filmin izleme eylemi ile düşünceye dönüşümü insanda mekân-zaman ikiliğini de katan bir felsefeye, düşüncenin algılama ve yorumlamaya uzanan bir kapıyı aralamasını işaret eder. Frampton’un deyimiyle ‘‘sinema felsefeden yararlanan bir sanat değil, felsefi düşünüşe sahip bir sanat olarak ele alınmalıdır’’. Sinema sanatını Felicity Colman, klasik filozofların çalışmalarıyla birleştirerek Platon’un Mağara Alegorisi’nin, film felsefecilerinin eşinde Holywood için yeniden geliştirildiğine vurgu yapar.[3]Alegori’de bir mağarada bağlanan insanlar hareket edemez, arkalarında yanan büyük bir ateşin önünde oynatılan kuklaların gördükleri gölgelerini gerçek sanarlar. Buna göre görünen dünya nesnelerden oluştuğu için değişime, bozulmaya açık, gerçeği görmeye de kapalıdır. Sinema filozoflarına göre, izleyici arkasından yansıtılan yapay ışık ile sinemanın etkisi altına alır, perdedeki görüntüyü gerçek olarak algılar. Bunun farkında olan birçok diktatör sinemanın bu etkisini propaganda olarak kullanmıştır.

Daniel Frampton sinemanın bizi istediği her şeye sürükleyebileceğini, sonsuz canlandırma potansiyeline sahip bir ‘‘film dünya’’ sunduğunu belirtir.

İnsanı, insanın yaşadığı zamanı, mekânı bu kadar etkileyen bir sanatın gelişiminin toplumun ülkeler üstünde etkisinin en yüksek olduğu yüzyıla denk gelmesi şüphesiz tesadüf değildir.

 

[1]Nilgün Abisel, Sessiz Sinema, 1. Baskı, De Ki Yayınları, Ankara, 1. Baskı, 2006i s. 18.

[2]Giovanni Scognamillo, Cadde-i Kebir’de Sinema, Metis Yayınları, İstanbul, 1991, s.7-8

[3]Lale Kabadayı, Sinemada Felsefe ve Film- Felsefesi Üzerine, Doğu Batı Dergisi Sinema Tutkusu 1.


PAYLAŞ