Kültür, bir toplumun geçmişten geleceğe sürekli aktarımını sağladığı özgün bir mirastır. Kültür, süreklilik gösteren ve yaşayan bir olgudur. Yıllar süren doğal seyri içinde güncellenebilir fakat özü itibariyle değişmez ve milli bir vasıf taşır. Kültür mefhumu tamamen kalıtsal olmamakla birlikte davranışlar üzerinde çevresel etkenler, coğrafya, geçmişten gelen kuşaklardan öğrenilmiş uygulamalar ve diğer toplumlarla girilen etkileşimler sonucu kazanılmış uygulamalar yanında içtimai kalıtımın rolü de yadsınamaz. Zira asırlar süren periyodun hiçbir döneminde Türk milletinin ordu-millet özelliğini kaybetmemesi, davranışlar üzerinde gelenek, görenek ve diğer somut etkenlerin yanında içtimai kalıtım faktörünün de küçük bir miktar olsa da etkisi olduğunu izaha yeterlidir. Bazı Türk devletleri ise yaşadıkları dönemlerde kabul etmiş oldukları dinin gereklerinden dolayı savaşmak ve hareket halinde yaşamak gibi bazı özelliklerini kullanmayı reddetmişler, bu, isteğe bağlı bir durum olduğundan ordu-millet konusu üzerinde içtimai kalıtım faktörü için istisna olmuştur. Milletlerin fertlerinin davranışları üzerindeki kalıtım etkisinin dışavurumunu Vatan Şairi Namık Kemal’in “Vatan Şarkısı” adlı eserindeki şu dizelerde görmek mümkündür:

“...Ecdâdımızın heybeti ma'rûf-ı cihândır,
Fıtrat değişir sanma! Bu kan yine o kandır...”

Kültür ve milletlerin davranış, yaşayış biçimleri üzerinde fevkalade etkili olan bir diğer mefhum da dindir. Milletler süregelen yaşamları içinde çeşitli sebeplerle kabul etmiş oldukları dinden ve dinini almış oldukları toplumların kültür faktörlerinden hayli etkilenmişlerdir. Özellikle son dönem Türk tarihindeki menfi toplumsal cereyanlara baktığımızda kadına şiddetin artışı, fertlerin kılık-kıyafetleri üzerindeki radikal değişimler ve kişilerin siyasi-içtimai görüşlerindeki milli şuurun önüne geçmiş suni ve din kisvesi altında sunulan metodlar oldukça dikkat edilmesi gereken konulardır. Öz kültüründe kadını el üstünde tutan ve onu kutsayan Türk milletinin yabana atılmayacak kadar büyük bir kısmı bugün kabul etmiş oldukları İslam dini şiddeti emretmiyorken ve hatta yine kabul edilen dinin yegane elçisi kız çocuklarının diri diri gömüldüğü dönemde kızlarını sırtında gezdirirken, veda hutbesinde kadınları, erlerine Yaratıcı’dan bir emanet olarak addetmişken kültür erozyonuna uğramış kesimin dini bir referans olarak kullanarak Arap kültürünün menfi etkilerini yaşantılarına dahil etmeleri hazin bir gaflettir. Yine savaş sebebiyle erkeksiz kalmış toplumların soyunu sürdürebilmesi ve yine savaşlar sebebiyle ersiz, oğulsuz, babasız kalmış kadınların o yıllarda yaşamlarına zora düşmeden, aç ve açıkta kalmadan devam edebilmeleri sebebiyle verilmiş, döneme özgü birden fazla kadın ile nikahlanmak gibi serbestlikleri bugün ortada hiçbir zaruret yokken, sadece keyfiyetten gayrı resmi uygulamaya çalışan kişilerde de bu sosyo-kültürel erozyona rastlanmaktadır. Bunun yanı sıra fistan giymenin sünnet sayılması, Arap dilinin kutsanması ve Türk dilinin yerilmesi gibi meseleler de yine din maskesi altında sunulmuş birer tevatürden ibarettir. Zira Hz. Peygamber’e (s.a.v.) hasımlık eden ve kendisine Hak kelamı Furkan’da lanet edilen Ebu Leheb de fistan giymiştir. Öte yandan Hz. Peygamber İskoç elini şereflendirmiş olsaydı bugün mümin erkekler etek ile gezmeyi sünnet mi sayacaktı? Bunun üzerinde düşünmek ve maskeli dayatmaları görebilmek gerekir. Hz. Peygamberin örnek alınması gereken güzel ahlakı, el emin oluşu ve nice karakteristik özelliği gibi sünnetleri durur iken Arap toplumunun kıyafetini, şeklini taklit etmek akıl işi midir?

Hakeza Kuran-ı Kerim yeryüzüne tebliğ edilmeden önce de Arapça, var olan bir dildi, yani İslam’ın getirmiş olduğu kutsiyete dahil bir mefhum değildi. Yabancı diller din ile birlikte kabul edilmesi şart olmayan hatta kabul edilmemesi gereken, anadilin ikamesi olamayacak varlıklardır, zira anadil milletlerin kimliği ve ses bayrağıdır. Sahip çıkılması gereken Halk Edebiyatı’nın ötelenmesi, milli veznin dışlanması gibi hatalar da milli kültüre yapılan birer darbedir.

Bir diğer mesele olan siyasal islamcı ve ümmetçi yaklaşım da yine din kisvesi altında milli şuuru zedelemek için türetilmiş ideolojilerdir. Milletlerin kurtuluşu ilk önce soydaşları ile birlik olmasına bağlıdır. Bu ne ırkı yüceltmek ne de dini yermektir, tüm soydaşlar bir olduktan sonra tali kol olarak elbette ortak paydanın din olduğu milletlerle düzeyli ittifaklar düşünülebilir. Bu Türk milletinin kurtuluş reçetesidir. Evde kardeşlerin dururken, aşağı mahallede falancanın oğlunu aldığın yevmiyeye ortak tutmak olacak iş midir? Bu nasıl bir gaflet ise kendinden olanı ikinci plana atıp kurtuluşu farklı milletlerle iş tutmakta aramak bundan katbekat büyük bir gaflettir.

Sonuca gelecek olursak, milletlerin kültür, davranış ve yaşayışlarının çevresel faktörler, coğrafya, gelenek, görenek, içtimai kalıtım gibi etkenler ışığında doğal seyri içinde kendiliğinden güncellenmesi dışında, çarpıtılmış dini, içtimai, iktisadi etmenlerle suni olarak iptidai seviyelere evrilmeye çalışılması milletin kimliğine yapılacak en büyük darbe olacaktır. Türk oğlu, Türk kızının kadim diline, töresine, eline, kültürüne ve inançlarının Hak ve elçisi tarafından tebliğ edilen gereklerine sahip çıkması hayati önem arz etmektedir. Türk milleti ancak dili ve kültürü var oldukça yaşam sahnesinde var olmaya devam edecek ve milli şuuruna sahip çıktığı oranda saygı görecektir.


PAYLAŞ