Dünyanın kaderini değiştirecek, tarihîni yazacak karar 1942 de verilmiş ve 5700 kişilik bir bilim adamı (!) ekibi ile çalışma yapılmıştı. Zaman 1945 yılını gösterdiğinde çalışmalar bitmiş, atom bombası hazırlanmıştı. Savaşın gidişatı Amerika için iyi değildi. Kamikazeler göz açtırmıyor, kendilerini feda etme pahasına Japonya için, imparatorları- güneşin oğlu- için ölüyor, ama ölümsüz olarak isim yazdırıyorlardı.

ABD için son kozunu oynama zamanı gelmişti. Hem savaşın kendi lehlerine çevrilmesi, hem de yeni silahın denenmesi için uygun bir zamandı, 6 Ağustos 1945. Bombanın atılacağını öğrendiklerinde, uçaktaki subaylardan biri geride bıraktığı çocuklarının kendine hediye ettiği saate bakmıştı. “Bu gün önemli bir gün olacak galiba” diye düşünerek saate baktığında…

Saat gece yarısından sonra 02.45. Uçak havalandı. Okyanusun üstünde yaklaşık 6 saat sürecek bir yolculukdu bu. Saat 05.51. Şafak söktü. Hava güzeldi. Pırıl pırıldı. Yeni ve ümit dolu bir gün başlıyordu aşağıdaki adalarda. Saat 07.21. Hiroşima üstünde idiler artık.

Hiroşima semalarındaki uçak göründüğünde sarı alarm verildi şehirde. Ancak çok da umursayan olmadı. Çünkü sık sık bu uçakları görmeye ve sarı alarmı duymaya alışmıştı Japonlar.

6 Ağustos 1945. Mükemmel bir yaz günüydü. Pilotlar ve uçak mürettebatı aşağıdaki şehirde binaları, bırakacakları bombanın hedefindeki köprüyü net olarak görüyorlardı.

Japon bir anne, süt kokusu içinde, masum uyuyan bebeğini seyrediyordu. Japon fotoğrafçı, orta yaşını çoktan geçmiş, ama bu güzel yaz gününde ışığın fotoğraf çekmek için çok uygun olduğunu görmüş ve makinesini hazırlamış, bahçedeki arı-böcekler de bu fotoğraf karelerine girmek için çiçekler üstünde uçmaya başlamışlardı. Dört yaşındaki çocuk, babasının aldığı üç tekerlekli demir bisikleti ile dolaşmaya çalışıyordu.

Mükemmel bir yaz günü idi. Japonlar böyle düşünmüştü pırıl pırıl açık, sıcak havayı, bulutsuz gökyüzünü gördüklerinde. Amerikan pilotları da… Adlarını tarihe yazdıracaklarını hissettikleri için…

08.15. Hedefteki köprünün yakınına emaneti-bombayı-bıraktılar pilotlar.
Kırkiki saniye sonra bomba patladı.

Saat 08.15.42: Saniyenin milyonda birinde, bir milyon kere milyon kilo kalori enerji açığa çıktı. Isınan hava ile 12.000 m (12km) lik bir bulut meydana geldi gökyüzüne doğru. Ateşten, dumandan oluşan ölüm mantarı şeklinde bir bulut. Oluşan bulutun rüzgarının etkisinden binalar yıkıldı, 400 m çapındaki alanda her şey eridi, ateş gölü hâline geldi.

Saat 08.18. Üzerinden yalnızca üç dakika geçti. Uçaktaki pilotlar, askerî ekip tek bir şeyi düşünüyordu: Pişmanlık. Yalnızca üç dakika sonra.

100.000 insan öldü Hiroşima’da o gün. Ya sonra… 9 Ağustos 1945 de de Nagazaki’de patlayan plutonyum bombası ile sayı 300.000 e çıktı. Yalnızca üç günde 300.000 kişi.

 

Saat 08.15.42

Yer Japonya. Hiroşima. Bisiklet süren çocuğun sevinci yüzünde dondu. Aslında donmadı, çocuk yok oldu. Yalnızca yanık-simsiyah bir bisiklet kaldı geride. Önce çocuğun kül olmuş bedeni ile bisikletini beraberce gömdüler. Birkaç yıl sonra ikisini de çıkardılar. Çocuk bir anıta, bisiklet bir müzeye gitti.

Tesadüfen mi? Allah’ın takdiri ile o fotoğrafçı yaşadı ve Hiroşima da atılan bombanın o anki etkisini gösteren ilk ve tek beş karelik fotoğrafları çekti. Gözünden yaşlar süzülürken, yalnızca bunu belgeleyip insanlara ulaştırarak yeni felaketleri –çılgınlıkları - engellemesi gerektiğini düşündüğü için bayılmaktan korkarak çekti o beş kare fotoğrafı.

Uyuyan bebek, hiç uyanmadı. Annesi de başında onu yalnız bırakmadı hiç.

Dünya sustu: Hiroşima sustu, dudaklar sustu.
Kalpler sustu: Ne attı, ne hissetti. Susan kalpler yalnız Hiroşimalı’ların değildi. Bu felakete söyleyecek söz bulamayan aklı-selim insanlar da sustu.

Susmayan yalnızca Nagazaki emrini veren - üç gün sonra - başkan Truman idi.

İki bomba da atılmalıydı, çünkü ABD bu teknolojiyi geliştirmek için iki milyar dolar harcamıştı.

Geriye bir önemli belge daha kaldı. Ölen Hiroşimalı’nın yere düşmüş, camı kırılmış 8.15 de durmuş saati.

Ölümden o an kurtulmuş olan bir annenin günlerce aradığı küçük oğlunun cesedini sonunda, kabı erimiş metal sefer tasının altındaki toprakta, sadece kömür olmuş (bombanın düştüğü yerde anında kavrulmuş ve simsiyah kömür olmuş kalıntılarının) hâlde bulduğu an, nasıl çıldırmadığını, yalnızca onları toplayıp erimiş sefer tasına doldurduğunu, sonra onu yıllar sonra müzeye teslim ettiğini öğrendiğimde… Ben de nasıl dayanabildiğine şaşırdım bu olaya. Hiçbir annenin dayanamayacağını bildiğim için.

O, kırık, o an hiç unutulmasın diye 8.15 de durmuş saatin yanına, müzeye koyuldu. O kül dolu sefer tası.

Hiçbir teslimiyet, gerçek teslimiyet değildir. Meğer ki aşktan, sevgiden, saygıdan, hayranlıktan veya hakkaniyetten olmadıkça… Ya da en gerçekçi olanı, Allah’a olmadıkça…

Japonya’da teslim oldu. Savaş bitti.

Ama nice yıllar sonra, gelişmiş teknolojisi ile ABD ekonomisini zora soktuğunda, onun gerçekten teslim olmadığını ABD anlayana kadar.

Japon çocukları; Hiroşima’yı da Nagazakiyi’ de unutmadılar. Öğretmenleri onları düzenli olarak anıtlara götürüp, anlattı: “Bu tabloyu yeniden yaşamak istemiyorsanız, çok çalışmalı, güçlü olmalı, onları geçmelisiniz” diyerek. Dünya bu saati unutmadı. Çünkü bunu ne ABD, ne de Japonya hatta diğer ülkeler unutturmak istemedi. Çünkü ABD gençliğine diyordu ki: Biz büyüğüz, kimse bize kafa tutamaz, dersini veririz” Japonya gençliğine diyordu ki: Çok çalışın, ilerleyin. İlerleyin ki bir başkası sizin önünüze geçip te, aynı şeyi yapmasın. Size yapılanları unutmayın” Diğerleri diyordu ki: “ Ey gençliğim. Gör. Bilimsel ilerleme ve yok oluş nasıl olur? Yok edilmeye çalışılan bir millet (Japonlar) nasıl dirilip, dünya devi olur. “Gör ve örnek al.”

 

Japonya hâlâ o iki bombanın acısını yaşıyor. Etrafa yayılan nükleer artıklar hâlâ - 60 yıl sonra bile – yeni doğan çocukları bile kanser yapıyor.

Bölgede hâlâ korku ve huzursuzluk devam ediyor.

Korkunun adı: 6 Ağustos 1945. saat 8.15.

1956’da Türkiye’ye gelip atomda saklı bu muazzam enerjiden nasıl istifade edileceğini anlatan atom alimi W. Heisenberg sözlerine şöyle devam etmiş:

“Şimdi aklımıza şu sual gelmektedir: Bu muazzam enerjiyi, kudreti, küçücük yere kim-nasıl koydu? Buna ancak metafizik-ilahiyat cevap verebilir”. Sonra ilave etmiş: “Buna cevabı hangi din mi verebilir?: İslâm dinî. Arkadaşım atom alimi Hahn’da aynı fikirde benimle”.

 

Bizim unutulmaz saatlerimiz var mıydı?

Alparslan’ın Anadolu’ya girerken Malazgirt savaşı öncesi ordusuna yaptığı konuşmanın ve giydiği beyaz elbiseyi kefen sayışının saati…

Ulubatlı Hasan’ın İstanbul surlarına bayrağı diktiği saat…

Abdülhamit Han’ın hal edilişinde karşısına çıkan dört hain azınlık mensubunun, cüret saati…

Atatürk’ün göğsüne çarpan kurşunun onu öldürmeyip, göğsündeki cep saatini parçalayışı ve bu mucizenin gerçekleştiği saat…

Atatürk’ün Hakk’a yürüdüğü saat 09.05…

Ebulfez Elçibey’in Hakk’a yürürken dev misyon ve vizyonunu, gençlere emanet ettiği saat…

Alpaslan Türkeş’in vefat ettiği gece saati, 4 Nisan 1997 gece 23.00 suları ve…

Ayvaz Gökdemir beyefendinin Hakk’a yürüyüş saati, 19 Nisan 2008 saat 14 suları…

Bizim saatlerimizin belgeseli yapılmadı. Belki de hiç yapılmayacak. Çünkü ne bizde o irade, ne o para kaynağı, ne de yapılmış olan belgeseli yayınlayacak medya, hatta onu seyredip, seyrettirip, çocuğuna ders verdirecek ana-baba sorumluluğu var. Bizde yalnızca hep hatırlanan ve kutlanan tek bir saat var: 31.Aralık’ı … 1 Ocak’a ….. bağlayan gece saat 24.00 yada 00.00 saati. Ve gong eşliğinde… Tıpkı kilise çanı gibi…

Ayvaz Gökdemir beyin 14.00 sıralarında Hakk’a yürüyüş için hazırlandığı saatlerde önce rengi soldu, sonra devrildi. Gönüldaşları, ülküdaşları onu hemen yere uzattılar, acil tıbbî girişimde bulundular, tıbbın tüm imkânlarına rağmen yürüyüş devam ediyordu. O’nun sol bileğindeki saati Esra çıkarmış, cebine atmış, nabzını kontrol ediyordu. Ama yürüyüş devam etti. Hakk’ın çağrısı karşılıksız kalamazdı. Sevgili ile vuslat vakti…

Esra saati bana uzattı. Cebime koydum onu. Defalarca aldım baktım. Sahibine iade etmeyip hatıra olarak ben de kalması için rica etmeyi düşündüm Sevgi hanımdan. Ama olmazdı. O saatin sahibi, ona okuldan beri can yoldaşlığı yapan eşi olmalıydı.

Sevgi hanım’a onun saatini iade ettim. Söyleyecek söz yoktu. Yalnızca uzattım, “bu sizin artık” diyerek. Aldı. Sevgiyle baktı. “Artık onu daima kolumda taşırım” diyerek bileğine taktı. Taktığı yalnızca Ayvaz beyin saati değil, saate sinen eşinin sıcaklığı idi.

Bu saatde diğer saatlerimiz gibi unutulacak, hatırlanmayacak. Belgeseli de olmayacak.


PAYLAŞ