Türk Ocakları Genel Merkezi, Ankara’da Millî Kütüphane Konferans Salonu'nda, 23 Aralık 2017 Cumartesi günü, “Eğitim Nereye?” adlı bir panel düzenledi. Prof. Dr. Servet ÖZDEMİR'in (Başkent Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Fak.) konuşmacı sıfatıyla yönettiği panele, Prof. Dr. Selahiddin ÖĞÜLMÜŞ (Ankara Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Fak.) ve Prof. Dr. Cemal TOSUN (Ankara Üniversitesi, İlahiyat Fak.) katıldı.

Programın açılışını, Türk Ocakları Genel Sekreter Yardımcısı Doç. Dr. Bülent Aksoy yaptı.

“Eğitim Tarihine Bakmak Gerekir.”

Panelde ilk olarak Prof. Dr. Selahiddin Öğülmüş söz aldı. Sözlerine “Türkiye'de eğitimin nereye doğru gittiğini anlamak için geçmişe bakmak gerekir.” diyerek başlayan Prof. Dr. Öğülmüş, "Tarih, eğik atışa benzer. Bir şeyin tarihini bilirseniz ileride ne olacağını da bilebilirsiniz. Eğitim yüz yıllardır aynı şekilde devam etmiyor, sürekli değişikliğe uğradı. I. Mahmut döneminde eğitim, devlet eliyle yürütülmeye başlandı. 1857 yılında Maarif-i Umumiye Nezareti adı altında ilk Maarif Nazırlığı kuruldu. 1869 yılında eğitim sistemine ilişkin ilk düzenleme olan Maarif Nizamnamesi çıkartıldı. 2011 yılındaki düzenleme ile Millî Eğitim Bakanlığının görevleri belirlendi. 2017 yılında ilk defa programların askıya alınması gündeme geldi ve tam 51 ayrı program askıya alındı." diyerek sözlerine devam etti.

“25 Senede Bir, Çocuklarımız Kuşak Kuşak Gidiyor.”

MEB'in 2015-2019 stratejik eylem planına bakıldığında, MEB'in vizyonunun hayata hazır, sağlıklı ve mutlu bireyler yetiştirmek olduğunu söyleyen Prof. Dr. Öğülmüş, "Birey bu işin çok önemli bir kanadıdır ancak diğer yanda toplum var, millet var. Toplum ve milleti bir kenara itemeyiz. MEB'in vizyonu, bu yönüyle eksik kalmaktadır." diyerek sözlerine devam etti. Ardından MEB'in stratejik amaçlarını değerlendiren Prof. Dr. Öğülmüş, sözlerine "Bir toplumun en büyük varlığı, üstün yetenekli veya üstün zekâlı çocuklardır. Toplumun, telafisi mümkün olmayan, en önemli kaynağı olan bu çocukların iyi eğitim alması gerekir. Toplum bu çocuklara sahip çıkmalıdır. Stratejik eylem planında, bir toplumun geleceğini değiştirecek olan bu çocuklar hakkında hiçbir şey yok." diyerek devam etti. Çanakkale Savaşı'ndan beri 25 senede bir genç kuşağı kaybettiğimizi söyleyen Prof. Dr. Öğülmüş, buna örnek olarak 1980 darbesini ve 15 Temmuz darbe girişimini verdi. Prof. Dr. Öğülmüş, Türkiye'de bilim ve sanat merkezlerine 4 aşama uygulanarak seçilen çocukların olduğunu, bu sistemin 10 senedir uygulandığını ancak “kaymak tabaka” olarak nitelendirilebilecek bu çocukların daha sonrasında takip edilmediğini söyledi. Prof. Dr. Öğülmüş, Türkiye'nin uluslararası öğrenci değerlendirme ölçeklerindeki yerinin çok önemli bir tartışma konusu olduğunu söyledi. Prof. Dr. Öğülmüş, "Türkiye, öğrenci değerlendirme ölçeklerinde orta ve orta seviyenin üstüne çıkamıyor. 4. sınıftaki çocukların, 8. sınıftaki çocuklara göre matematik alanındaki başarıları daha yüksek. Okul neredeyse öğrencilerin matematik alanındaki başarılarını geriletiyor. Maalesef 20 senedir durum bu şekilde." dedi. Prof. Dr. Öğülmüş, çeşitli kurumların her yıl eğitim değerlendirme raporu hazırladıklarını söyledi. Bu raporlara örnek olarak Eğitim Reformu Girişimi'nin raporunu gösteren Öğülmüş, " ERG 2017 raporunda, 'Türk milleti, Türk toplumu ifadeleri eğitim sistemindeki bireyler arasında ayrımcılık yapıyor.' şeklinde bir değerlendirme yapmış. Bu raporları hazırlayanlar, eğitim konusunda karar veriyorlarsa vay halimize!" diyerek sözlerini sonlandırdı ve sözü Prof. Dr. Servet Özdemir'e bıraktı.

“Türk Eğitim Sisteminde Ciddi Kaotik Sorunlar Var.”

Prof. Dr. Servet Özdemir, Türk eğitim sistemi nasıl yönetiliyor, olaylara nasıl bakılıyor, bunların değerlendirilmesi ve incelenmesi gereklidir, diyerek sözlerine başladı. "Üniversiteler öğretim elemanı seçerken, üniversite Nobel alsın diye mi seçiyor yoksa kadro dolsun diye mi seçiyor? Okul müdürü seçilirken, müdürler okulu iyi yönetsin, problemlerin farkında olsun, öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılasın diye mi seçiliyor yoksa sendikanın dediklerinin dışına çıkmasınlar diye mi seçiliyor?  Bir yerde çeşitlilik yoksa, farklı düşüncelere değer verilmiyorsa, yapılan işler sorgulanmıyorsa oradan ne verimlilik alınır ne inovasyon alınır, ne saydamlık olur, ne hesap verilebilirlik olur. Türk eğitim sisteminde ciddi kaotik sorunlar var." diyerek sözlerine devam etti.

“Batılılar Evrimci, Biz Devrimciyiz.”

Prof. Dr. Özdemir, batılılarla aramızdaki en büyük farkı "Batılılar evrimci, biz devrimciyiz." diyerek tanımladı. Millî Eğitim Bakanlığının son 5 yılda 2 kere Teşkilat Kanunu’nu değiştirdiğini, bütün yöneticilerini görevden aldığını, yeniden kadrolama yaparak da kurumsal hafızayı ortadan kaldırdığını söyleyen Prof. Dr. Özdemir, "Bu denli büyük bir değişiklik nasıl yapılır, gerekçesi nedir, anlaması oldukça güç. Türkiye'de kurumlar yenileştirilerek devam ettirilemiyor, kurumlar bir noktaya gelince yıkılıyor." diye ekledi. Açık liselerin neredeyse kapalı örgün kurumu hâline geldiğini ve milyonlarca öğrencinin açık liselerden yararlandığını söyleyen Prof. Dr. Özdemir, OECD'nin atıl nüfus başlığıyla yayımladığı istatistikte, 18-24 yaş arası nüfusun %24'ünün okula gitmediğini, aynı zamanda herhangi bir işte de çalışmadığını vurguladı. Eğitim sisteminin temel sorununun zihniyet, bakış açısı olduğunu belirten Prof. Dr. Özdemir, "Ne yapmak istiyoruz, nereye gidiyoruz konusunda bir sorun var." dedi. Okul kültürü ve ev ödevlerinin çocukları mutsuz ettiğini söyleyen Prof. Dr. Özdemir, bu yüzden çocukların okula gitmek istemediklerini ve okula karşı bir antipatilerinin oluştuğunu söyledi. Türkiye'nin eğitimde ayrıştırıcılık yerine tarafları bir araya getirecek, sinerji yaratacak, kimseyi ötekileştirmeden sisteme dâhil edecek bir yapıya ihtiyacı olduğunu söyleyen Prof. Dr. Özdemir, eğitimin büyük sorunlarından birinin de eğitime uygun eylemde bulunamama olduğunu ekledi. Prof. Dr. Özdemir, "Türkiye, dünyanın en büyük 15. ekonomisi fakat insani gelişmişlik endeksinde Türkiye 76. sırada. Bu da Türkiye'de gelir dağılımında sorunlar olduğunu gösterir. Aile teorisi ile okul teorisinin birbirini desteklemesi lazım." dedi.

“Felsefesi Olmayan Milletin Mektebi Olmaz.”

Nurettin Topçu'nun "Felsefesi olmayan milletin mektebi olmaz." sözünü hatırlatan Prof. Dr. Özdemir, "Mektep bir tasarımdır, mektep bir iddiadır. Bizim mekteplerimizin temel iddiası nedir? Öğrenci liseden mezun olduğunda duyuşsal, bilişsel, psikomotor, estetik yönden neler kazanacak? Düşünülmesi ve cevaplanması gereken; dünya nereye gidiyor, dünyada olup biten nedir, insanlar nasıl düşünüyor, nasıl üretiyor, biz nasıl rekabet edeceğiz sorularıdır." Prof. Dr. Özdemir, Türkiye'de eğitim kültürünün kolektivist olduğunu ve dış kontrolü sevdiğini fakat buna rağmen Teftiş Kurulu Başkanlığının 10 defa değiştirildiğini, ortada denetim diye bir şey kalmadığını söyledi. "Eğitim bir davadır, ne yapmak istiyoruz, iddiamız nedir? Tüm bunları cevaplandırmak ve altını doldurmak zorundayız. Her alanda olması gerektiği gibi eğitimde de özgün bir duruş ortaya koyulmalı. Açıklık ve hesap verilebilirliğe önem verilmeli. Sanayiyi mi, bilgiyi mi yoksa bilgi ötesi toplumu mu hedefliyoruz? Yeni bir üretim anlayışı ortaya koyulmalıdır. Tematik meslek liseleri önemini yitirmiş durumdadır. Eğitim insana heyecan vermeli, merak duygusu kazandırmalıdır." dedi. Eğitim ortamımızın genel durumunun şikâyet konusu olduğunu söyleyen Prof. Dr. Özdemir, "Vatandaşlarımızı reşit yapmamız lazım, vatandaşlarımıza hür ve bilimsel düşünme becerisini kazandırmamız lazım." dedi. Okulların yeni bir toplum yaratmaya cesaretlerinin olmadığını söyleyen Demir, "Şu an eğitim sistemi edilgendir ve yükseköğretim sistemi de dâhil kendini düzenlemekten acizdir. Toplum olarak şu an düşünmüyoruz, bir şeylere inanmak ve kandırılmak için yaşıyoruz." diyerek sözlerini sonlandırdı ve sözü Prof. Dr. Cemal Tosun'a bıraktı.

“Tevhit ve Tefrika”

Prof. Dr. Cemal Tosun, panelin konusunu Tevhid-i Tedrisat noktasından bakarak inceledi. “Eğitim nereye konusunu incelerken olaya Tevhid-i Tedrisat konusunda neredeyiz diye bakmak gerekir.” diyerek sözlerine başlayan Tosun, " Tevhidin karşıtı tefrikadır, bu da çokluk anlamına gelmektedir. Eğitimde çokluk, Osmanlı döneminde de vardır. Osmanlı millet sistemi içerisinde yer alan milletler, kendi eğitimlerini, kendi sistemleri içerisinde kendisi yapardı; bu yüzden eğitimde çokluk buralarda sağlanmıştı. Ancak vizyon, misyon veya paradigma açısından millet-i hâkimenin eğitiminde bir çokluk veya tefrikadan söz etmek mümkün değildir. Mekteplerin ortaya çıkmasıyla çokluk her yerde sağlanmaya başlandı." diye ekledi. Osmanlı'da medreseler dinî eğitim paradigması üzerine, mektepler ise dinî olmayan eğitim paradigması üzerine kurulmuşlardır diyen Tosun, Tanzimat'tan sonra rüştiyeler ile birlikte ortaya çıkan mekteplerin batılı olduğunu söyledi. Bu mekteplerin azınlık mektepleri ve yabancı mektepleri olmak üzere iki kolu olduğunu söyleyen Tosun, "Bu mekteplerde de dinî olmayan eğitim verilmekteydi. Bunlar gayrimillî mekteplerdi." dedi. Osmanlı döneminde başka gelişmelerin de yaşandığını söyleyen Tosun, "Cumhuriyet'e gelindiğinde Tevhid-i Tedrisat gündeme geliyor ve 1924'te Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılıyor. Kanun’un amacı, kurumları birleştirmekti, bu başarıldı; vizyon, misyon ve paradigma birleştirilecek ve millî eğitim sağlanacaktı. Millî eğitimin dinî eğitimi kapsaması, 2. Meşrutiyet'ten beri tartışılıyordu ve millî eğitimin dinî eğitimi de kapsayacağı söyleniyordu. Fakat yaşanan süreçte millî eğitim, dinî eğitimi içeremedi. 1938 - 1939'da millî eğitimin dinî eğitimi içerme imkânı kalmadı, söz konusu dersler kaldırıldı. Tevhit sağlanamadı." diye ekledi.

“Tevhid-i Tedrisat Başarılamadığı İçin 15 Temmuz İle Karşılaşıldı.”

“Tevhidin sağlanamaması yüzünden, tarikatlar varlıklarını sürdürdüler ve yeraltına indiler.” diyen Prof. Dr. Tosun, "Bu yeraltı yapıları dinî eğitim vermek istediler. Zamanla buralarda verilen eğitimler, millî eğitimin alternatifi hâline geldi ve gizli olmak üzere paralel eğitim sistemleri ortaya çıktı. Bu süreç, 1950'ye kadar yaşandı. 1950 ve sonrasında yaygın din eğitimi ile alakalı adımlar atılmaya başlanmasıyla, devlet Tevhid-i Tedrisat’ın uygulanamayan kısmı olan tevhidi uygulamaya çalıştı. Fakat 1938-1939 yıllarında yeraltına inen yapılar, bu kurumları reddettiler. “Devlet’in İslam'ı, doğru İslam değil.” dediler ve Tevhit yine bozuldu. Bu cemaatler, zamanın ve devletin imkânlarından faydalanarak yurtlar, Kur’an kursları ve özel okullar vasıtasıyla kendi eğitim kurumlarını geliştirme yolunu tercih ettiler. En sonunda, en iyi eğitimi verdiğini düşündürten bir cemaatin ihaneti ile karşı karşıya kalındı. Bu, Tevhid-i Tedrisat’ı başaramamanın bir sonucudur." dedi.

 


PAYLAŞ

Resim Galerisi