Türk Ocakları Antalya Şubesinin düzenlemiş olduğu “Ortadoğu'da ve Doğu Akdeniz'de Güç Mücadelesi” konulu konferansta; Emekli Büyükelçi Uluç ÖZÜLKER konuştu. Açılış konuşmasını Antalya Türk Ocağı Başkanı Abdullah Uysal’ın yaptığı konferansta Özülker konuyla ilgili geniş bir değerlendirme yaptı: “Yakın tarihimize baktığımızda dünyada üç defa kırılma olduğunu görüyoruz. 19. YY’de imparatorluklardan oluşan bir danışma sistemi vardı, dünyayı onlar yönetti. Fransız ihtilalinden sonra 20. Y.Y.’de ulus devlet sayısı artınca uluslararası müesseseleşmeye gidilmek mecburiyetinde kalındı. 20. Y.Y. Milletler Cemiyeti diğer uluslararası kuruluşlarla birlikte bir işbirliği çağına dönüştü. Ve bunun 20. Y.Y.’nin ikinci yarısında Soğuk Savaş ile birlikte, iki kutuplu bir denge politikasını içerdiğini de biliyoruz. Bu denge politikası, taraflar arasında bir savaş çıkmamasını da sağlamıştır. BM sistemi de bunun bir parçasıdır. Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte, dünyada yeni bir kırılma yaşanmıştır.”

Bugün artık tek veya çift kutuplu dünyadan bahsetmek mümkün değildir. Kutupların yerini dünyada güç odağı merkezler almıştır. ABD’nin küreselleşme kapsamında edindiği yer, bugün artık tek başına götürebileceği bir durum da değildir. Bu yeni merkezler, bir yandan Rusya ve Çin başta olmak üzere, BIRCS ülkeleridir. Bu arada Türkiye gibi bölgesel yeni güçlerin de önemi ve bu bağlamda etkinliği artmaktadır. Ve sonuç itibariyle, dünya bu başat güçlerin kendi aralarında bir savaşa girmeleri mümkün olamayacağı cihetle, vekalet savaşları yoluyla yönetilmeye çalışılmaya başlanmıştır.

Bunu yaparken de mikro milliyetçiliğin ön plâna çıkarılması ve oluşan bu grupların başatlar adına savaşı sürdürmesi politikası öne çıkmıştır.

RUSYA’NIN DURUMU

Rusya’nın askeri yönden büyük bir güç olmasına karşın, ekonomik açıdan aynı durumda olmamasıdır. Rusya’nın diğer bir handikabı nüfusudur. 17 milyon kilometrekarelik bir toprakta, 143 milyonluk bir nüfus yaşamaktadır. Ve bu nüfus ülke bütününde etkili olabilecek konumda değildir. Örneğin, Sibirya daha şimdiden Çin istilasına uğramış durumdadır. Rusya’nın bir diğer sorunu, siyasi ve kültürel yapısıdır. Halihazırda nüfusunun yaklaşık yüzde 20’si Müslüman toplumlardır. Müslüman kesimlerin uluslararası plânda yarattıkları sorunların Rusya’ya da ulaşmasının ciddi endişesi, bütün yöneticilerinde vardır. Örneğin IŞİD sorunu ortaya çıktığında, bunun kendisine de sirayet edebileceği kuşkusuyla, Batı ile ortak bir tutum görmekte bir beis görmemiştir. Bu hususta şimdi de fevkalâde temkinlidir. Diğer bir husus, Rusya’nın konjonktürden yararlanarak sıcak denizlere inmeyi, iki asır sonra başarabilmesi olmuştur. Halihazırda Rusya güneyde Türkiye’nin komşusu olmuştur. Suriye ile 1973’te yapılmış olan 20 yıllık anlaşmanın yerine, süresiz bir anlaşma yer almış durumdadır. İki büyük üssüyle de Doğu Akdeniz’deki varlığını her geçen gün daha fazla hissettirmektedir.

ORTADOĞUDA UYGULANAN POLİTİKALAR VE TÜRKİYE İÇİN SIKINTILAR

ABD Başkanı Bush’un politikası Ortadoğu’yu bir bütün olarak İran’a karşı organize etmekti. Bunun hem Körfez, hem bizatihi Ortadoğu bölgesi itibariyle tezahürlerini her gün görmekteyiz. Bu bağlamda Filistin sorununda ABD üç etaplı bir proje ile sonuç almak için 2003 yılında adım atmıştır. Bu projeye ABD, Rusya, BM ve AB dahildir. Ama tek söz hakkı hep ABD’de olmuştur. Şimdi Ortadoğu’ya güney komşumuz olarak Suriye’de yerleşmiş olan Rusya bu alanda da sesini yükseltmeye başlamıştır.

Unutmayalım ki, 2018 yılında Netenyahu, Rusya’ya yedi ziyarette bulunmuştur. Dolayısıyla Rusya’nın Ortadoğu’daki etkinliği ve ağırlığı giderek artmaktadır. Ancak daha henüz ABD’nin hem mali yönden, hem silahlanma yönünden Ortadoğu’daki varlığını tehdit edebilecek boyutta değildir. Bu itibarla değişik kültürel ve etnik grupları bir araya getirme politikasının, nasıl bir başarı ile sonuçlandırılabileceği kuşkuludur. Veya bununla beraber ABD ile Rusya’nın rakip olarak ortaya çıkacakları böyle bir ortamda, yeni bir zımni mutabakatla birlikte hareket etmelerinin yolunu açabileceği de akılda tutulmalıdır.

ABD Ortadoğu’daki varlığı ve İsrail’in güvenliğini sağlama bağlamında, Suriye’de bölücü bir politikaya yönelmektedir. Fırat’ın doğusunda yüzde 30’luk bir Suriye toprağını içine alan geniş bir alana yayılmıştır. Burada SDG adı altında PKK/PYD’ye topyekûn arka çıkmaktadır. Bu bağlamda unutulmamalıdır ki, PKK ABD’de bir terör örgütü kabul edilirken, Rusya’da bu konumda değildir. Moskova ve St. Petersburg’da PKK/YPG büroları serbestçe icraat yapabilmektedir. Bu açıdan bakıldığında, Suriye sorununda aslında birbirine düşman olan Rusya ile ABD’nin, Suriye’de bu bağlamda zımni bir mutabakat içinde oldukları açıkça görülmektedir. Bir başka ifadeyle, birbirlerinin ayaklarına basmadan Suriye’nin bölünmesini birlikte hazırlamaktadırlar. Fırat’ın doğusu ABD için vazgeçilmez bir politika olarak ortaya konulmakta ve İran’a karşı bir mücadele unsuru olarak düşünüldüğü ifade edilirken, aslında daha uzun vadede bir Kürt devleti kurulması açısından da değerlendirilmekteymiş, görünümü vermektedir.

Bu Türkiye Cumhuriyeti açısından yeni sıkıntıları da beraberinde getirmekte olup, ciddi bir açmaz teşkil etmektedir. Bir yandan müttefikimiz olan ABD’nin haksız ve hukuksuz biçimde attığı adımlara muhatap kalırken, diğer yandan adeta bilinçli şekilde Rusya ile daha fazla yakınlaşmaya itilmektedir. Türkiye elbette Rusya ile yakın ilişki içinde olma seçeneğinde ileri adımlar atmakta hakkı olan bir ülkedir. Bunun anlamı, tabiatıyla Türkiye’nin Batı’ya rakip olabilecek bir durum yarattığı şeklinde değerlendirilemez. Türkiye sonuçta NATO ülkesi olarak zaten Batı’nın önemli bir parçasıdır. Ama bir noktadan sonra Ortadoğu sarmalında kendini güvenceye alabilmek ve savunma ihtiyacını da hissetmesi doğaldır. Önümüzdeki dönemde, Ortadoğu’nun Sykes-Picot döneminde çizilmiş haritasının yeniden oluşturulma noktasına taşınacağı artık yadsınamamaktadır.

TÜRKİYE’NİN UZUN VADELİ ÇIKARI

Türkiye-ABD ilişkilerinin görülebilir bir gelecekte ne kadar müttefiklik kapsamındaki beklentilere cevap verebileceği de sorgulanması gereken kuşkulu bir durumdur.

Diğer yandan Türkiye’nin Rusya’ya da topyekûn güvenebilmesi ne kadar doğru olur, bu da sorgulanmalıdır. Tarihimiz kuşku duymamız için yeterlidir. Son yüzyıllık Cumhuriyet dönemimizin ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ politikasının niçin şimdi daha da büyük önem taşıdığı, bütün bu gerçeklerin ışığında bir kez daha kanıtlanmış durumdadır. Ve Türkiye’nin uzun vadeli çıkarını da oluşturmaktadır. Caydırıcı güce sahip, ancak barışçı düşünce ile hareket eden Türkiye, herhalde sadece bölgesi itibariyle değil, dünyada da saygınlık ve itibarı artan bir ülke olabilecektir.


PAYLAŞ