Yer: Alanya

Tarih: 06.05.2017


Aziz Türk Ocaklılar,

Sayın Basın Mensupları,

Türk Ocağı Genel Merkezi Yönetimi ile Şube Başkanları’nın 2017 yılında gerçekleştirdikleri ilk istişari toplantıya hepiniz hoş geldiniz, şeref verdiniz. Bu toplantıya ev sahipliği eden Alanya Şubemizi, Başkanımız Hasan Peker’in şahsında kutluyor ve kendilerine teşekkür ediyorum.

Muhterem Dostlar,

Öncelikle sizlerle ülkemizin içinde bulunduğu durum hakkındaki bazı değerlendirmelerimi paylaşmak istiyorum.

Ülkemiz, milletimiz, bölgemiz ve aslında bütün dünya 21. yüzyıla kaotik bir giriş yaptı ve bu durum bazen şiddetli çarpmalarla, elan devam etmektedir. Sadece 2010’larda yaşadıklarımız bile nasıl bir tehlikeli süreçten geçtiğimizin açık işaretleridir: Ergenekon-Balyoz davalarıyla yıpratılan bir millî ordu; 2010 anayasa değişikliği sonucu, yargının büyük bölümünün âdeta emir-komuta ile o zaman cemaat denilen FETÖ’ye bağlanması; çözüm ve barış süreci sayıklaması ile doğu ve bilhassa güneydoğudaki bazı şehirlerin PKK’nın fiilî hâkimiyetine girmesi; Suriye savaşında izlenen hatalı politika sonucunda Suriye’nin kuzeyinde kantonlaşma; IŞİD’in eylemleri; Haziran 2015 seçimleri sonrasında PKK’nın hendek savaşlarını başlatması ve PKK’nın harabeye çevirdiği şehirlerde yüzlerce şehit verilerek denetimin sağlanabilmesi; Hükûmet ile Paralel Yapılanma arasında şiddetlenen mücadelenin 15 Temmuz’da bir askerî darbe girişimine kadar uzanması; darbe sonrası ordu, polis ve yargı başta olmak üzere devlet kurumlarında FETÖ tasfiyeleri; bu arada kurunun yanında yaşın da yanmasından kaynaklanan mağduriyetler; anayasa değişikliği ile yeniden içeride tartışmalar; OHAL ortamında ve şartlarında yapılan ve kıl payı onaylanan bir köklü anayasa değişikliği vs.

Bu baş döndürücü gündeme eşlik eden dış siyasetimizdeki gerginlikler de uzun bir liste tutar: Rusya ile kriz ve sonradan ilişkilerin düzeltilmesi çabaları; Rus uçağının düşürülmesinden sonraki bir yıllık sürede, Suriye’deki hareket kabiliyetimizin sınırlanması; beş-altı yıldır 3-4 milyon sığınmacının ekonomik, sosyal ve siyasi yükünü çekmemiz; bu nüfusun hâlihazırda ve ileride doğuracağı problemler ve bunların toplum ve devlet yapımızdaki muhtemel etkileri; sözde NATO müttefikimiz ABD’nin ısrarla Suriye PKK’sına ve unsurlarına müzahir siyaseti hatta Türkiye’ye karşı açıkça onları desteklediğini gösteren eylemleri; bu arada devlet yöneticilerimizin Kuzey Irak Kürt Yönetimine neredeyse bağımsız bir devlet muamelesi yapmalarından kaynaklanan ve ileride telafi edilemeyecek hatalar; Kerkük’ün oldubitti ile Türk kimliğinin silinmesi girişimleri; nihayet Suriye sınırımızın bir kısmında ABD’nin Afrin’de de Rusya’nın açık koruması altında Türkiye’ye yöneltilen tehdit ve şantaja karşı Türkiye’nin Sincar bölgesinden verdiği mesajlar…

Bütün bunları ve benzer hadiseleri dikkatle incelediğimizde büyük resimde iki önemli etkeni fark ederiz: Dünyada küresel bir hâkimiyet mücadelesi yürütülüyor ve taraflar bu mücadelede bizim medeniyet coğrafyamızı kullanıyor. Müslümanların kanları ve kaynakları üzerinden bilek güreşine girenler, bu mücadeleyi büyük ölçüde vekâlet savaşları ile sürdürüyor. Enerji kaynakları, enerji yolları, İsrail’in güvenliği bu mücadelede merkezî bir yere sahiptir. “Arap Hazanı”ndan sonra sıranın, bir süredir “Yeni Osmanlı” masalıyla ayartılmaya çalışılan Türkiye’de olduğu açıktı. Ordumuza yönelik operasyonlar, devlet içinde devlet yapılanması vb. hep bu büyük dönüşümde Türkiye’nin elini zayıflatma stratejisine hizmet içindi. 1990’larda CIA’nin Türkiye sorumlularının ve onların içimizdeki basın mensubu kılıklı uzantılarının iğvası ve onların emelleriyle birleşen yerli işbirlikçilerin siyasi ihtirasları Türkiye, Türk dünyası ve İslam âlemi önünde 1990’ların başlarında açılan hacet kapılarını sırat köprüsüne çevirdi. Zor günlerden geçiyoruz, ama büyük bir milletiz ve bunların üstesinden gelecek gücümüz ve irademiz vardır.

Türk Ocağının bu meseleler karşısındaki tavrı açıktır: Biz Ergenekon-Balyoz davaları sürecinde kurunun yanında yaşın yanmasına, bu topraklardaki varlığımızın en önemli teminatlarından biri olan ordumuzun yıpratılmasına karşıydık. 15 Temmuz gecesi, daha Cumhurbaşkanı Erdoğan televizyonlarda görünmeden tavrımızı belirlemiş ve açıklamıştık. Türk Ocağı, tarihî birikimine ve demokrasiyi mündemiç milliyetçilik anlayışına yakışır şekilde, darbeye karşı Türk milletinin ve demokrasinin yanında olduğunu ilan etti. Sonraki süreçte ise darbe girişimine katılanlar ve bu işin arkasındaki örgüt hakkında hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde gerekli her türlü işlemin yapılmasını destekledik. Süreç boyunca, şahsi meseleler veya başka sebeplerle masum insanlara karşı suçlama yöneltenlere itibar edilmemesi için gerekli uyarıları da yaptık. Bugün geldiğimiz noktada, dışarıdan yönlendirildiği açıkça görülen FETÖ’nün, millî yapımızda meydana getirdiği tahribatın boyutlarının gerçekten de ürkütücü olduğunu hepimiz görüyoruz.

Ergenekon ve Balyoz’dan 15 Temmuz’a uzanan sürecin perde gerisindeki beyinlerinin asıl maksadı, Türk ordusunu mefluç hâle getirmekti. Yaşanan ağır travmaya rağmen Suriye’nin kuzeyindeki ihanet koridoruna son anda Fırat Kalkanı ile “Dur!” diyen kahraman Mehmetçik’e şükran borçluyuz. Gerek içeride gerekse Suriye ve Irak’ta terör örgütlerine ve onların sözde müttefik hamilerine karşı yürütülen savaşta şehitler tepesini hiç boş bırakmayan Ömerleri, Alileri, Hüseyinleri, Selimleri, Muratları velhasıl bütün Mehmetçik’i rahmetle anıyorum.

Anayasa Meselesi ve Uyum yasaları

Değerli Gönüldaşlarım,

Türkiye’nin içeride ciddi bir darbe girişiminin yol açtığı tahribatla dışarıda ise bizi kıskaca almaya çalışan bir yeniden tanzim operasyonuyla uğraştığı bir dönemde, anayasa sistemi açısından son derecede şümullü ve köklü bir değişiklik halkoyuna sunulmuş; halk oylamasının sonucunda da milletin aşağı yukarı yarısı “Evet”, diğer yarısı “Hayır” oyu vermiştir. Her şeyden önce ve ilk olarak şunu belirtmeliyiz ki, bu sonuçlar çok iyi okunmalı ve bunlardan çıkarılması gereken dersler, herkes ama herkes tarafından iyi anlaşılmalıdır.

Getirilen değişiklik, tarihî önemde kapsam ve muhtevaya sahiptir. Tarihî geleneğimizde var olan başbakanlık makamı ve bakanlar kurulu ilga edilmiştir. Bu hüküm 2019 seçimleriyle kesinleşecektir. Devlet sistemimizde yürütme erkini bundan sonra halk tarafından seçilecek Cumhurbaşkanı tek başına üstlenecektir. Onun atayacağı yardımcıları, bakanlar ve üst düzey bürokratların ise siyasi sorumluluğu olmayacaktır.

Anayasa değişikliği ile birlikte tarihî geleneğimiz olan başbakanlık kurumuna olduğu gibi, yüz yıllık tecrübeye, parlamenter demokratik sisteme de veda edilmiştir. Parlamenter sistemin tadili ve güçlendirilmesinin daha doğru bir seçenek olduğunu savunanların görüşlerine itibar edilmemiş ve açıklanan sonuca göre, az bir farkla da olsa, tarihî tecrübemizi iyileştirmek yerine değiştirmek tercih edilmiştir.

Bu değişikliğin eleştirilen yönlerinden en kritik olanı, denge ve kontrol mekanizmalarının yetersizliği dolayısıyla fiilen kuvvetler birliğine gidebilecek bir yolu açmış olmasıdır. Bu çerçevede, hükûmet üzerindeki denetim işlevi neredeyse imkânsız hale getirilen Meclis’in ağırlığının azalacağına, sözlü soru mekanizmasının göstermelik kalacağına dair ciddi kaygılar ifade edilmektedir.

Şimdi, önümüzdeki süreçte uyum yasaları gündemdedir. Bu çerçevede asıl önemli konu, daha önce de ifade ettiğimiz gibi Siyasi Partiler ve Seçim Kanunları’dır. Bu değişikliğin en sakıncalı yanı, yukarıda da değinildiği üzere, kuvvetler ayrılığının zayıflatılması hatta bazılarına göre ortadan kalkması şeklinde tezahür edebilecek hükümlerdir. Olağanüstü Hâl şartlarına rağmen bu kadar yüksek seviyede “Hayır” oyu çıkmasının en önemli sebebi de budur. Bu sakıncaları gidermenin yolu da uyum yasalarıyla millî iradeyi mümkün mertebe en yüksek seviyede yansıtacak yasal düzenlemeler yapmaktır. Bu konuda Meclis’teki partiler arasında en geniş mutabakatın sağlanması için azami gayret sarf edilmelidir. Yargının bağımsız ve tarafsız olması açısından da birtakım tedbirler düşünülmelidir. Toplumun en azından bir kesiminde üst yargı kurumlarına karşı oluşan güvensizliğin giderilmesi bakımından bu son derecede önemlidir.

Önümüzdeki süreçte Türk siyasetinde çok şümullü bir yeniden şekillenme yaşanacaktır. Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi adı altında yapılan değişiklik, Türkiye’de 27 Mayıs’tan sonra yapılan en köklü sistem değişikliğidir. Bundan sonra partilerin tek başına iktidara gelmesi değil, bir başkanın seçilmesi söz konusu olacaktır. 2015 yılında yaşanan Haziran ve Kasım seçimleri de 16 Nisan halk oylaması da karizmatik bir lidere rağmen ilk turda seçimin bıçak sırtında olduğunu gösteriyor. Kaldı ki, ileride şartların değişmesiyle ilk turda birinci partinin alacağı oyun yüzde 40’ın altına düşmesi beklenebilir. Bu durumda Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ittifaklar gündeme gelecektir. Daha şimdiden bu konular tartışılmaya başlanmıştır.

***

Aziz Ocaklılar,

Sırat köprüsünden geçtiğimiz bu dönemde, önemli meselelerimizin başında ekonomi gelmektedir. Güçlü bir ekonomisi olmayan devletlerin uluslararası arenada etkili olması mümkün değildir.

2016, Türkiye için gerçekten zor bir yıl oldu. Kasım seçimleri sonrasında, Ak Parti içinde yaşanan sıkıntılar sonucunda önce bir genel başkan / başbakan / hükûmet değişikliği, kısa süre sonra da bir darbe girişimi yaşandı. Daha sonra gündeme gelen anayasa değişikliği ile siyasi gelişmelerin ön planda kaldığı bir yıl geçirdik. Terör ve Suriye meselesinin de ağır etkisi altında, yıla nispeten iyi başlayan ekonomi, ilk yarıda %4,5 büyümenin ardından üçüncü çeyrekte %1,8 oranında küçüldü. İlk üç çeyrekte büyüme %2,2 oldu. Büyümenin kaynaklarına bakıldığında ise geçen senelerde olduğu gibi iç talep ağırlıklı büyümenin devam ettiği, bunun yanında kamu harcamalarının katkısının giderek arttığı görülüyor.

İnşaat sektöründen kaynaklanan kısmi canlanmalar hariç, yatırımlar bakımından 5-6 yıldır sıkıntı yaşanıyor. İhracatta ise 2016 yılındaki düşüş dikkat çekiyor. Bunun arkasında büyük ölçüde, bir hizmet ihracat kalemi olan turizmde yaşanan kayıplardır (TÜSİAD Raporu’ndan).

IMF'nin yılda iki kez açıklanan Küresel Ekonomik Görünüm Raporu’nun Nisan sayısında, Türkiye için büyüme rakamları Ekim 2016 sayısına göre revize edildi.

Ekim ayında, Türkiye'nin 2017 yılında %3 büyüyeceği tahmin edilirken son raporda bu rakam %2,5'e düşürüldü. Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) verilerine göre Türkiye, 2016 yılında %2,9 büyüme kaydetti. IMF, son raporunda gelişmekte olan ülkeler açısından ekonomik büyüme potansiyelinin karmaşık bir tablo çizdiğini vurgularken Türkiye ve Orta Doğu'da jeopolitik gelişmeler dolayısıyla büyümenin geride kaldığını belirtiyor. Avrupa'nın gelişmekte olan ülkeleri için ekonomik görünümün lehte bir görünüm çizdiği ancak Türkiye için durumun böyle olmadığı dile getiriliyor:

"2016'nın üçüncü çeyreğinde büyümede görülen keskin yavaşlamanın ardından, ekonomik aktivitede ılımlı bir hızlanma bekleniyor. 2017'de güçlü net ihracat ve ılımlı mali teşvik ile büyümenin yüzde 2,5'e ulaşması bekleniyor. Görünüm, artan siyasi belirsizlik, güvenlik endişeleri, liranın değer kaybı yüzünden ortaya çıkan yabancı para cinsinden borcun artması sebebiyle belirsiz hâle gelmiş durumda."

Küresel ekonomik aktivitenin ise uzun zamandır beklendiği üzere yatırım, imalat ve ticarette döngüsel bir iyileşmeye gireceği düşünülüyor. Dünya ekonomisinin 2016'daki %3,1'lik büyümeden, 2017'de %3,5'e, 2018'de %3,6'lık bir büyümeye çıkması, buna rağmen Türkiye’de enflasyon ve işsizliğin artacağı tahmin ediliyor. İnşaat ve tüketim odaklı ve ağırlıklı bir görünüm arz eden ekonomide üretimi teşvik edici ve Türkiye’nin kaynaklarını uzun vadeli üretim odaklı bir bakış açısıyla harekete geçirmek gerekiyor.

***

Aziz Dostlar,

Türkiye’nin önündeki yol haritasında aşağıdaki hususlar son derecede öncelikli ve önemlidir:

1. Temsilde adalet asasına dayalı bir seçim kanunu ve gücünü genel başkandan değil delege ve seçmenden alan milletvekillerinin seçilmesine zemin teşkil edecek bir siyasi partiler kanununun hazırlanması.

2. Devlette yeniden yapılanmada liyakat ve ehliyet ölçülerine harfiyen riayet edilmesi, dinî cemaat ve tarikatların siyasi gayelerle hareket etmelerinin önlenmesi.

3. Suriye ve Irak’ta Türkiye’nin toprak bütünlüğüne tehdit oluşturacak oluşumlar konusunda kararlı bir siyasetin izlenmesi ve sözde müttefiklere bu konunun onların anladığı dilden anlatılması.

4. Eğitim sistemimizin hür düşünceli, yaratıcı ve icatçı nesillerin yetişmesi istikametinde yapılandırılması.

5. Din anlayışımızda, bağnaz, tekfirci ve ötekileştirici akımlara karşı hoşgörü ve akıl temelinde bir yeniden dirilişin hayata geçirilmesi.

6. Yargı bağımsızlığının kâmil manada sağlanması ve “Devletin temeli adalettir.” düsturunun hayata geçirilmesi.

7. Bunların hepsi kadar ve belki de daha önemlisi bina, yol, havaalanı inşaatları ağırlıklı olarak canlı tutulmaya çalışılan ekonomimizin gerçek üretim ve ihracat kapasitesinin arttırılması ve işsizliğe karşı mücadele edilmesi.

Türk Milliyetçileri ve Türkiye’nin Geleceği

Son 15 yıldır yaşananlar, genel olarak Türkiye’de olduğu gibi, Türk milliyetçileri üzerinde de derin tesirler yaratmıştır. Bunlar üzerinde hem millet olarak hem de hassaten Türk milliyetçileri olarak durmamız ve düşünmemiz icap ediyor. Tarihimize ve müktesebatımıza bir bütün olarak sahip çıkan, milleti tarihî planda da güncel olarak da ayrıştırmayan bir anlayışı geliştirmek durumundayız.

Unutmamalıyız ki, bizim davamız ne kuru cihangirlik ne de kuru kuruya övünmeye dayalı, içi boş bir milliyetçilik davasıdır. Bizim davamız, bu asil milletin geçmişten geleceğe uzanan serüveninde adalet ve nizam kavramlarında simgeleşen “Kızıl Elma”nın peşinde koşmak davasıdır. Bin yılı aşkın bir süredir önder olduğumuz İslam dünyasına ve bütün insanlığa örnek olma davasıdır. Bu bir kuru siyasi hâkimiyet meselesi de değildir; bir medeniyet davasıdır. Çünkü tarihte Türk, zorunlu kaldığı durumlar dışında, asla içe kapanmacı ve dışlayıcı değil; fethedici, yani yeni kapıları açıcı, kuşatıcı, kapsayıcı ve düzen götürücü bir millet olmuştur. Bugün Türk milliyetçileri, sıkıştırılan ve dar bir alana hapsedilen milletimizin Anadolu’daki yeni Ergenekon’undan çıkışı olan Millî Mücadele’yi de 3 Mayıs 1944’te kendi devletleri tarafından maruz bırakıldıkları işkenceler sonrasındaki gelişmeleri de tarihimizin uzun hikâyesindeki yerlerine oturtmalıdırlar.

Türk milliyetçileri, 21. yüzyılın bütün insanlık için taşıdığı anlamı ve getirdiklerini anlamazlarsa Türk milletine de Türk dünyasına da vaat edebilecekleri hiçbir şey olmayacaktır. Onun içindir ki “3 Mayıs Ruhu”nun harekete geçirdiği heyecan ve coşkuyu bilgi, bilim ve tefekkür ile mezcedemezsek sadece kendimizi avutmuş olmakla kalırız. Doğu Türkistan’dan Kırım’a, Türkmeneli’nden Balkanlara uzanan coğrafyamızda kardeşlerimizin uğradığı zulüm ve baskılara karşı kısa, orta ve uzun vadede çözümler bulmamızın yolu, Türkiye’yi güçlendirmekten ve Türkiye’de millî şuuru sağlamlaştırmaktan geçiyor. Bunun için sadece siyasi alandakilere değil ve hatta daha çok bilim, kültür, sanat alanındaki Türk milliyetçilerine görev düşmektedir.

Türk milliyetçilerinin Türk tarihine ve kültürüne bütünlük içinde bakmaları, tarihimizin dönemlerini ve şahsiyetlerini birbirleriyle yarıştırmamaları gerekir. Siyasi gündemin etkisiyle, birilerinin yapıp ettiklerine kızarak tarihimizi parselleyemeyiz. Tarihte olup bitenleri kutsallaştırıp dondurmak da yanlıştır, bugünkü anlayışlarımızla tarihi yargılamak da… Son dönemde ne yazık ki Osmanlı geçmişimize ve bizi bin küsur yıldır şekillendiren dinimize yönelik saptırılmış yorumlar yüzünden bazılarımız aşırı tepki vererek yabancılaşmış batıcılar gibi yorumlar yapabiliyor. Tarihimizde büyük doğrular da var yanlışlar da… Toptancı yaklaşımlar ve yorumlar yanlış, ama bütüncü bakış bu demek değildir. Bütüncü bakış, iyisiyle kötüsüyle, zaferiyle yenilgisiyle tarihimize sahip çıkmaktır. Ortak tarih şuuru, gelecek tasavvurumuzun kaynağı ve temelidir. Türklüğün tarihî oluşumunda Türkçenin ve İslam’ın temel taşlar olduğu gerçeğini kimse inkâr edemez. Ezici çoğunluğu Müslüman olan milletimizin kültürünü, asrın idrakine uygun yani çağdaş bir anlayışla yeniden yorumlamak, işlemek ve geleceğe taşımaktır görevimiz.

Bu büyük görevde, fikir tartışması ve yeni fikirler ortaya koymak çok önemli. Ancak bir çekincemi vurgulamak isterim. Gerek dinî değerlerimiz gerekse diğer kültürel değerlerimiz konusunda tartışırken tarih dışı ve köktenci anlayışla tarihi bütünüyle kutsayan anlayış arasında sıkışıyoruz. Mesela kimileri İslam dininin ve kültürünün tarihî birikimini bir kenara atıp sadece Kur’an’a bakmak ve çağın değerleriyle hareket etmekten bahsederken kimileri de tarihî birikimi dinleştiriyor. Akletmek, bilginin peşinde olmak, araştırmak ile yükümlüyüz. Ama bir medeniyet inşası, sadece bilim ve teknolojiden ibaret değildir; gönülleri kazanmak, insani değerleri yüceltmek ve ruh dünyamızı zenginleştirmek de şarttır. Onun içindir ki, bilgi, akıl ve akılcılık yanında irfan ve gönül dünyamızı da kaplayan bir terkibe ihtiyaç vardır. İfratla tefrit arasında gidip gelmek yerine asli değerlerin yerini de bileceğiz, tarihî birikimi de tümüyle kutsamak veya reddetmek yerine süzgeçten geçirerek günümüze ve geleceğe taşıyacağız. Kültürümüz kimliğimizdir, onu inkâr ve reddedemeyiz ama zaman zaman nefis muhasebesi yaparak kendimizi tazelemek, tecdit etmek de şarttır. Kısacası, köklerimiz mazide ama gözlerimiz atide olacaktır. Bunun için de gençlere ve gençliğe hem önem hem de kulak vereceğiz. Donanımlı, millî şuur sahibi, çağın gidişatını kavramış gençlerimizin yetişmesi için onlara her türlü imkân ve fırsatı sağlamak en önemli görevimizdir.

Sözlerime son verirken kuruluşundan bugüne kadar Türk Ocaklarına ve davamıza emeği geçip ahirete intikal eden büyüklerimizi rahmetle anıyorum. 3 Mayıs 1944’te tabutluklarda imtihan veren Atsız’dan Türkeş’e, Tevetoğlu’dan Togan’a bütün Türkçüleri minnetle yâd ediyorum. Vatanımızı kanlarıyla yoğuran, al bayrağı indirtmeyen, ezanı dindirtmeyen bütün şühedayı şükranla anıyorum. Bu toplantımızın hayırlara vesile olmasını Yüce Tanrı’dan niyaz ediyorum. Allah yâr ve yardımcımız olsun. Tanrı Türk’ü korusun ve yüceltsin.

Prof. Dr. Mehmet ÖZ

Türk Ocakları Genel Başkanı


PAYLAŞ

Resim Galerisi