Açılış konuşmasını yapmak üzere kürsüye gelen Türk Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mehmet Öz sözlerine, konunun önemine ve katılımcıların bu alandaki yetkinliğine vurgu yaparak sözlerine başladı. Öz, " Çeşitli çevrelerce son birkaç yılda dillendirilmeye başlanan ancak bizim uzun zamandır söylediğimiz anlattığımız bir şey var. Bu da Türkiye'nin beka meselesi. Türkiye'nin sözde çözüm süreci ile büyük Ortadoğu projesi ile sokulduğu yolun aslında sıkıntılı bir süreç olduğuna işaret etmiştik." diyerek sözlerine devam etti. "Son dönemlerde topluma din adamı olarak lanse edilmiş insanlar fetvalar veriyor, kaynaşmalara neden oluyor." diyen Öz, istişare kurulları oluşturarak, alanında uzman kişilerden en iyi şekilde yararlanarak bunun önüne geçilebileceğini belirtti.

LİYAKATSİZ SADAKAT İÇİNDE İHANETİ BARINDIRIR

Hem oturum başkanı hem de konuşmacı olarak katılım sağlayan Prof. Dr. Hasan Onat, "Konunun üç temel boyutu var: Tarihi arka plan ile alakalı boyut, sosyolojik boyut, hukuki boyut." diyerek sözlerine başladı ve konuşmasında cemaat ve tarikatların dinde yeri neresi, mezhep ve tarikat oluşumları meşruiyetlerini nereden alıyor ve bu oluşumların önünün nasıl açıldığından bahsedeceğini söyledi. Mezhep, cemaat tarikat ve benzeri oluşumların dini asli unsurları olmadığını, bunların dinin anlaşılma şekiller olduğunu söyleyen Onat, temel sorunun bu tür oluşumların kendilerini dinin yerine koyması olduğunu söyledikten sonra "Osmanlı bir kayıt devletiydi. Osmanlı nerede, ne kadar, ne tür cemaat var hepsini bilirdi ve bunlar daima kayıt edilirdi. Ancak bugün devletin elinde hiçbir cemaatin kaydı yok. Türkiye'de hangi bu tür yapılanmanın hukuki zemini var?" dedi.  FETÖ meselesinde bocalanma nedenini de hukuki zeminin olmamasına bağladı. Onat, "Devlet, bu tür oluşumları 2 açıdan denetlemeli. Bir, bu oluşumlar kanunlara uygun bir şekilde yürüyorlar mı? İki, bu oluşumların kaynakları neler, nasıl harcamalar yapıyorlar? Devletin bu tür oluşumlara alan açmaması gerekir. FETÖ bu şekilde bir bela haline geldi. Çünkü, devlet alan açtı." dedi. Devletin belli gruplara aidiyetten dolayı liyakatsiz alımlar yaptığını, terfi verdiğini söyleyen Onat, "Liyakatsiz sadakat içinde ihaneti barındırır." dedi.

FETÖ MESELESİ ANLAŞILMAK İSTENİYORSA İŞE NURCULUKTAN BAŞLANMALI

"Çeşitli belediyelerin bir takım gruplara arsa verdiği, bina tahsis ettiği gibi haberler çıkıyor. Buradan anlıyoruz ki devlet bu tür oluşumlara alan açmaya devam ediyor." diyen Onat, "Bu tür oluşumlara yer açmak, devletin bekasının tehlikeye düşmesine neden olur." diye vurguladı. Onat, çözümün ise Osmanlı'nın vakıf tecrübesinden yararlanılması, Türkiye'nin dernek tecrübesini iyi kullanması ve Batı'nın sivil toplum tecrübesinden yararlanılması olarak 3 başlık altında toplanabileceğini söyledi. Onat, "15 Temmuz'dan gerekli dersin alındığını düşünmüyorum. Daha önce bir televizyon programında da söylediğim gibi FETÖ meselesi anlaşılmak isteniyorsa işe Nurculuk'tan başlanmalıdır. Tarikat ve benzeri yapılanmaların arka planını iyi okumak gerekir. Tasavvuf ile tarikatın ayrımı iyi yapılmalı. Tasavvuf muazzam bir birikimdir. Ama siz tutupta İbn-i Arabi'nin her söylediğini vahiy gibi algılarsanız sonuçta karşınıza FETÖ'ler çıkar." diyerek sözlerini sonlandırdı.

İMAN, AHLAK, İBADET VE MUAMELAT

Prof. Dr. Hasan Onat'tan sonra sözü alan Prof. Dr. Sönmez Kutlu, "İslam temelde dört şeyden oluşur. İman, ahlak, ibadet ve muamelat. Geçmişte ortaya çıkan İslam düşünce ekolleri bu alanlarda fikir beyan ediyorlardı. Fakat hepsi kendi alanını biliyordu. Mesela Türk dünyasında ahlakı Yesevilik temsil eder." diyerek sözlerine başladı. "Türk tasavvuf tecrübesinde cinsiyet ayrımcılığı üzerinden bir dindarlık oluşturulmamıştır ve zaten bu hiç istenmemiştir." dedi. Kutlu, "Türk düşünce hayatında tasavvuf asla bir kalıba sıkıştırılmak istenen bir şey olmamıştır. Mesela Pir-i Türkistan deniyordu. Bugünkü gibi belli bir kalına sıkıştırılmış, belli bir grubun şeyhi değildi. Safiyyüddin'e Pir-i Türk denirdi. Bunlar bütün Türk toplumuna hitap ederdi ve tüm Türk toplumunun ortak değeriydiler." dedikten sonra " Geçmişte sufiliğin üç temel görevi vardı. Bunlardan birisi ahlakın yükseltilmesi. Yani bireysel ilişkilerde İslam'ın ahlak anlayışını ön plana çıkartarak dindarlıkta, amellerde, medeni ilişkilerde ahlakı öncelemek. İkincisi hakaiki diniyeyi intişal. Dinin gerçeklerini insanların anlayabileceği bir şekilde insanlara anlatmak. Üçüncüsü de İslam toplumlarının, Müslümanların birlik ve beraberliğini sağlamak." diye ekledi.

İNSANA SAYGI, AKLA VE İLME ÖNEM

Ahmet Yesevi'nin toplumun mağdur düşmüşlerini insanlık onuruna yaraşır bir şekilde yaşama hakkı tanımak için bir takım ilkeler koymaya çalıştığını söyleyen Kutlu, "Türk tasavvuf anlayışında akıl asla reddedilmiyordu. İnsana saygı göstermek, akla ve ilme önem vermek son derece önemliydi. Ahmet Yesevi, Semerkand ve Buhara'da Maturidi-Hanefi medreselerde eğitim görmüş ve sonrada işin ahlaki boyutuyla dindarlık boyutunu konar-göçer insanlara aktarmaya çalışmıştır. Divan-ı Hikmet'te de şöyle diyor: 'Ben burada ayet ve hadislerden anladığımı size aktarıyorum.' Burada akıl vardır. Bugünkü gibi ilham falan almamıştır. Ahmet Yesevi, doğrudan doğruya aklıyla Allah'ın vahiylerine muhattap olmuş ve oradan çıkarttığı gerçekleri ortaya koymuştur." dedi. "Maturidi'nin eserlerinde de hikmet vurgusu öne çıkar. Hikmetin bir anlamı da bir şeyi olması gereken yere koymak, hak sahibine hakkını vermektir. Ve aslında bunun özeti adaleti gözetmektir." diyen Kutlu, "Gerek Ahmet Yesevi ve daha sonrasında Türk toplumlarında yaygınlaştığı dönemde Yesevilik, insanlara azabı anlatmıştır ama aynı zamanda daima insanları ümidvar kılmaya çalışmıştır. Çünkü insanları günahkarlık psikolojisine sokarsanız o insanlarda marazi durumlar ortaya çıkar." diye ekledi.

AHLAKLI OLMAK OLUP BİTEN BİR SÜREÇ DEĞİLDİR

Kutlu, "Türk tasavvufu insan-ı kamil konusunu bir anda olup biten bir özellik olarak görmedi. Hz. Muhammed'in hayatına da baktığımızda, Hz. Muhammed bile 23 yıllık dönemde Allah tarafından terbiye edildi ve ahlakı geliştirilmek suretiyle büyük bir ahlaka sahip olmasına rağmen Allah onu zaman zaman uyardı. Kamil, kemale erme süreci devam eden demektir. Ahlaklı olmak olup biten bir süreç değildir. Maalesef bugünkü tasavvuf anlayışında insanlar kendilerini birine bağlamakla, birkaç tesbihata hasrederek ahlaklılığı olup bitmiş bir hadise olarak görüyorlar." dedi. "Bugün yaşanan marjinalleşmiş tarikat dindarlığında kadın bir cinsel nesne gibi kabul edilmektedir. Erol Güngör'ün de dediği gibi 'Akıllı olmak ahlaklılığı doğurabilir.Aklını kullanmayanlar ahlaklı olamaz.'." diyen Kutlu, "Yesevi geleneğinde ve Türk toplumlarında genelde ahlak kısmı, ibadet ve inanç konularıyla ilişkisi açısından değerlendirildiğinde hiçbir zaman bir sufi itikat kitabı yazmaz. Sufinin işi insanların itikadını ölçmek değildir. Aslında sufilerin meşrebi geniştir. Bu sözden sufilerin, günahkar insana, yetime, yoksula, kimsesize gel diyecek kadar geniş bir felsefeye sahip olduğunu anlamamız gerekir. Ancak günümüze gelindiğinde, sufilik itikadı, fıkhı kontrol etmeye başladı. Durum böyle olunca ahlak zabıtası gibi davranmaya başladılar." diye belirtti. "Yesevi geleneğinde, insana kafir bile olsa çok büyük bir önem verilirdi. İnsanın kalbini incitmek, Allah'ı incitmek olarak görülüyordu. Yunus'ta da Kabe'yi yıkmak gibi görülüyordu. Bugünkü gibi, ekranlarda birilerinin adını zikrederek, onun hakkında en neciz en rezalet kelimeler kullanarak insanları tekfir etmek sufilik tarihimizde asla yok." Kutlu, sözlerini Mehmet Akif Ersoy'un bir sözüyle bitirdi: "Sürdüler Türk'e tasavvuf diye olgun şırayı."

DİNİ BİLGİ BOŞLUĞU VE DUYGUSAL BOŞLUĞU

Prof. Dr. Sönmez Kutlu'dan sonra sözü Prof. Dr. Mehmet Ali Kirman aldı. Kirman ,sözlerine "Bu oluşumlar dini bilgi boşluğundan besleniyorlar. Çünkü, dini bilgisi olmayan insanların dini yönden manipule edilmeleri son derece normaldir. Eğer çocuğa ailede, okulda dini bilgiler verilmezse çocuk bu bilgi boşluğunu başka yerlerde telafi etme yoluna gidiyor. Birde duygu boşluğu olayı var." diyerek başladı. Kirman, bu tür oluşumlara 'yamalı bohça' tabirinin tam anlamıyla oturduğunu söyledikten sonra " Bu tür oluşumlar kendilerine bu kadar rahat taraftar toplayabiliyorsa burada ilk suçlu ailedir. Çünkü dini bilgi boşluğunun ilk sorumlusu ailedir. Duygu boşluğunun oluşmasının nedeni de çocukların çok özgür bir ortamda yetişmesidir. Çocukların, gençlerin özgür bir ortam ihtiyacı kadar otorite ihtiyacı da vardır.  Başıboş özgürlük gençleri rahatsız ediyor ve bir otoriteye, karizmatik lidere ihtiyaç duymalarına sebep oluyor. Bu tür oluşumlarda  bu ihtiyacı dolduruyor. " dedi. Türkiye'de bir din piyasası oluştu diyen Kirman, "Dini, mistik fonksiyonlar üstlenerek bir şekilde sosyalizasyon yapan bu oluşumlar zamanla hastaneler açtı, okullar açtı, zamanında yasak gördükleri futbol alanında transferlere sponsor oldu yani seküler fonksiyonlar geliştirdiler." dedi. Bu kaymayı saptayacak yöneticilerden yoksun olmamız yüzünden bugün bu durumdayız diyen Kirman, "Devlet böyle oluşumlara karşı regülator görevi görmelidir." diyerek sözlerini sonlandırdı.

FETÖ BİR DEVŞİRME HAREKETİDİR

Prof. Dr. Mehmet Ali Kirman'dan sonra sözü Prof. Dr. Kadir Arıcı aldı. Arıcı, "Cemaatler, şahıs topluluğu niteliğinde kuruluşlardır. Ancak hukuken yoklar. Bunlar hem kültürel hem sosyal hem de iktisadi dayanışma kuruluşları durumundalar. Bunlar toplumdaki tüm eksikliklerden faydalanarak hayat buluyorlar. Bu cemaatlerin, tarikatların günümüzde olduğu gibi tarihte de iktidara ortak olma mücadeleleri var. Bunlar bir güç oluştururlar ve bu gücü daima maksimize etmeye çalışırlar. Güçleri yeterse devleti etkileyip, devleti yönetmeye de kalkarlar. Halbuki demokratik sistemde devleti yönetmeye talip olmanın yeri siyasi partilerdir." diyerek sözlerine başladı. Arıcı, bugünkü dini kuruluşların artık dini amaçlı kuruluşlar olmadığını ve bu kuruluşların dini tandanslı baskı grupları haline geldiğini söyledi. Demokratik sistemde baskı gruplarının aynı zamanda menfaat grubu olduğunu söyleyen Arıcı, "Bu baskı grupları ya iktidar olmasını istedikleri partiyi desteklerler, ya iktidarı desteklerler ve kendi çıkarları doğrultusunda kararlar çıkmasını sağlarlar. Siyasi partiler bugünkü cemaatleri oy depoları olarak görmektedir ve bu oy depolarını ele geçirmeyi arzulamaktadır. İktidara gelindiğinde de bu oy depolarını kullanmanın bir faturası ödenmek durumundadır. Bu mekanizmanın suistimalini engellemek için bir takım tedbirler almak gerekir. İlk olarak kayıt dışılık ile mücadele edilmesi ve kayıt dışılığı engellemeye yönelik politikalar geliştirilmesi gerekir. Yani vatandaşlık kültürünün geliştirilmesi lazım. İkinci olarak kişiliği geliştirmemiz lazım. Unutulmamalıdır ki; FETÖ bir devşirme hareketidir."

ETKİN BİR DENETİM SİSTEMİ

Arıcı, cemaatleri kapatmanın bir çözüm yolu olmadığını söyledikten sonra "Cemaatlerin zararlı faaliyetlerini engellemenin yolu hukuk devleti ilkesinin doğru düzgün bir şekilde hayata geçirilmesinden geçer. Bunun yanında bürokrasi bir an önce kendine getirilmelidir. Sosyal devleti hayata geçirilmelidir. En önemlisi de bir an önce etkin bir denetim sistemi tesis edilmelidir."

Program soru cevap kısmıyla sona erdi.


PAYLAŞ

Resim Galerisi