Konuşmacı : Avukat Muhammed Yunus Kuruca

Ülkemizde 3 Nisan 1930 tarihinde yürürlüğe giren Belediye Kanunu çerçevesinde, belediyelere yeni görevler tevdi edilmiş ve bu görevler arasında “fakir ailelerin ikiz çocuklarına, öksüz ve fakir kimsesiz çocuklara para ve hekim, ilaç, yeme, içme, giyinme, barınma, tahsil yardımı” yapılmasına karar verilmiştir. Yine bu kanuna göre çocukların terbiye edilmeleri, dilencilikten men edilmeleri, ailesi tarafından terk edilen çocukların korunup kollanması, sahipsiz çocuklara eğitim, barınma, iş bulma gibi vazifelerin de verildiği görülmektedir. Aynı yılı içinde çıkarılan Hıfzıssıhha Yasası’na göre en düşük çalışma yaşı olarak da 12 yaşın kabul edilmiş olması, o günün şartlarının ne kadar zorlu olduğunu da göstermesi açısından dikkate alınmalıdır (Resmi Gazete 14.4.1930). 

1949 yılında kabul edilen 5387 sayılı Korunmaya Muhtaç Çocuklar Hakkında Kanun; 765 sayılı TCK’daki “suçlu çocuk” ayrımını ortadan kaldıracak hükümler içermemektedir. Korunmaya muhtaç çocuk kapsamında, “kimsesiz” çocuğu kastettiği, diğer çocuklar için ise, “Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre,  haklarında korunma tedbirleri alınmasında zaruret görülen çocuklar” ifadesini kullanılmaktadır. Eksikliklerine rağmen, o dönemde çıkarılan Korunmaya Muhtaç Çocuklar Hakkında Kanun; korunması gereken tüm çocukları, ister suçlu ister suçsuz olsun tüm çocukların refahını temel amaç edinen bir kanundu (Uluğtekin, 2004: 49).

Türkiye’de çocukların ceza sorumluğunun başlangıcı konusunda asgari yaş sınırı 12 olarak kabul edilmiştir. Bu yaş sınırı sağır ve dilsiz çocuklar bakımından 15’tir. Bu nedenle; 12 yaşından küçük bir çocuğun (veya 15 yaşından küçük sağır ve dilsiz çocuğun) ceza sorumluluğunun var olup olmadığı araştırılmaz. Ancak bu araştırmanın yapılmayacak olması, bu yaş grubundaki çocuklar hakkında sosyal inceleme yapılmayacağı anlamına gelmemelidir. Zira sosyal inceleme raporu sadece ceza sorumluluğunun olup olmadığı konusunda karar vermede göz önünde bulundurulacak bir belge değildir. Bu rapor ayrıca çocuğun ihtiyacının fark edilmesi ve durumuna uygun karar verilmesi amaçlarına da hizmet eder (Çocuk Adalet Sistemi, 2013: 69).

Çocukluktan gençliğe geçiş sürecinde bulunan on iki yaşını doldurmuş ve fakat henüz on beş yaşını tamamlamamış kişiler, genellikle işlediği fiilin bir haksızlık oluşturduğunun bilincinde olmakla beraber, bazı durumlarda fiili işlemekten kendini alıkoyamamakta ve bazı davranışlar açısından iradesine yeterince hâkim olamamaktadır. Bu nedenle, suç oluşturan bir fiili işlediği sırada on iki yaşını bitirmiş olup da henüz on beş yaşını bitirmemiş olan kişilerin, işlediği suç açısından davranışlarını yönlendirebilme yeteneğine sahip olduğunun belirlenmesi hâlinde, ceza sorumluluğunun olduğu kabul edilmiştir (Çocuk Adalet Sistemi, 2013: 71).

Kızların suç işleme oranı en yüksek %5,5 iken, bu oran erkeklerde %96,3’tür. Bu verilerden erkek çocukların kızlara oranla suça itilmesinin daha fazla olduğu görülmektedir. Suç türleri açısından; genel olarak çocukların en çok işledikleri suç hırsızlıktır. Bu suça ilişkin oran mahkemeye çıkarılan çocukların %78,8’idir. En çok işlenen diğer suçlar ise müessir fiil, cinsel suçlar ve adam öldürmedir. Suç türleri açısından kız ve erkek çocuklarının farklılıklar görülmektedir. Erkek çocuklar cinsel suç, adam öldürme ve gasp gibi suçları daha çok işlerken, kızların hırsızlık suçunu daha fazla işledikleri görülmektedir (Özdemir, 2004: 52).

 

Kaynakça

1. Çocuk Adalet Sistemi Çalışanları Eğitim Programı, Sosyal Çalışma Görevlileri İçin Eğitim Kitabı, Editörler: Emrah Kırımsoy ve diğerleri, Proje Paydaşları. Adalet Bakanlığı ve diğerleri,  Ankara, 2013.

2. Resmi Gazete 14.4.1930.

3. ÖZDEMİR, Hande.(2006). Türk Hukukunda Çocukların Yargılanması, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı.

3. ULUĞTEKİN, S. Sevda. (2004). Çocuk Maskelemeleri ve Sosyal İnceleme Raporları, Türkiye Barolar Birliği Yayını, Ankara.


PAYLAŞ