Demokrasi, halkın doğrudan doğruya yada temsil yetkisi verdiği kişilerce devlet politikasına işlerlik kazandırdığı bir hâkimiyet yoludur. Esasında demokrasinin asıl can alıcı noktası, vatandaşların devlet yönetiminde eşit haklara sahip olmasıdır, ne dini ne sınıfsal ne de aristokratik değildir. Temel dayanak nokta milletin bizatihi kendisidir. 


Demokrasinin ontolojik olarak varlığı, toplumsal yapıyı yıkıma uğratabilecek çatışmaların dindirilmesi prensibine dayanır. Dinî, mezhebi, cinsel, sınıfsal çatışmalar demokrasinin ortaya çıkışının felsefi ve sosyolojik zorunluluğunu oluşturur.

Demokrasinin en ideal biçimi katılımcı demokrasidir. Demokrasi salt oy verme işleminden ibaret değildir, sivil toplum örgütleri, kitle iletişim araçları ve neticesinde oluşturulan kamuoyu vasıtalarıylasiyaseti yönlendirir veya iktidarı baskı altında tutar, denetler.

Demokrasi ile milliyetçilik kavramları arasındaki ilişki Orta çağ içinden doğmuş Fransız ihtilaline dayanır. İktidarın kendisine Tanrı tarafından verildiğini söyleyen krallar artık meşruiyetlerini bu şekilde sağlayamıyorlardı. Otoritesiz bir devlet olamayacağı için varlığını ve anlamını kaybeden krallar yerine bir otorite gerekliydi. Bu otorite ise milletin kendisiydi. İşte milliyetçilik düşüncesi de böyle bir zeminde anlam kazandı.

Türk milliyetçiliği düşüncesinin sistematiğini oluşturan Ziya Gökalp Türkçülüğü tanımlarken halkın işlevini ve toplumsal yapıdaki önemini açıkça göstermektedir. Medeniyete sahip olan aydınlar onun deyimiyle güzideler, harsın mevcut olduğu halka giderek halktan harsı bir terbiye alacak halka da medeniyet taşıyacaklardır. Burada aydının halka gitmesi ifadesi, içinde bulunulan dönem itibari ile önem arz etmektedir zira halkın yok sayıldığı hatta evcilleştirilmesi gereken bir varlık olarak görüldüğü bir dönemde halka inmek yerine halka gitmek ifadesi Türk milliyetçiliğinin en önemli sacayaklarındanbir tanesini oluşturmuştur..

Görüldüğü üzere demokrasinin olduğu gibi milliyetçiliğin de merkezini teşkil eden husus milletin kendisidir. Millet toplumsal bir organizasyon olarak ortaya çıkan, hakimiyet unsuru olarak itici gücü kendi toplumsal bütünleşmesinde bulan, geçmişte birlikte yaşadığı düşüncesinden hareketle geleceğe de birlikte yön verme ülküsü etrafında toplanan bir kümedir. Söz konusu ülkü ise milleti ayakta tutan temel dinamiktir. Bu dinamizmdir ki kitleleri harekete geçirip biz şuuru çerçevesinde; kişiden şahsiyet, şahsiyetlerden topluluk, topluluklardan toplum, toplumdan ise milleti meydana getirir.

Milliyetçilik, işte bu sözünü ettiğimiz kendi varlığının farkında olan, enerjisini tarihsel ve kültürel unsurlardan alan millet olgusuna dayanır. Birbirlerinden kopuk yığınlar halinde var olan, ortak bir tarihsel şuuru paylaşmayan toplumsal kümeler millet değil ancak topluluk meydana getirir. Hâkimiyet gücünü kendi “cevheri aslisinde” bulan toplumsal dinamik milli devletiortaya çıkarır.

Demokrasinin öznesi grup, topluluk ya da toplum değil bizatihi ferdin kendisidir. Demokrasi tek tek bireylerin eşitliğine ve karar alma süreçlerindeki özgür dünyalarına dayanır. Dolayısıyla aydınlanma düşüncesi ve modernizm öncesi toplumlarda demokrasinin işlerliliği mümkün olmamıştır.

Modern öncesi dönemde bireyler, kolektif kimlikler etrafında bir anlam taşıyordu. Kazanılmış statüler değil doğuştan aktarılan statüler geçerliliğini korumaktaydı. Toplumun bu statik yapılanması aynı zamanda toplumsal eşitsizliğin meşruiyetini sağlamaktaydı.

Milli devletler içerisinde yer alan bütün vatandaşlar eşit hak ve özgürlüklere sahiptir. İnsan hakları ve özgürlüğü çerçevesinde varlığını meydana getiren demokrasi ancak milli devlet içerisinde bir anlam ifade eder. Milli devletler ile birlikte, orta çağın bağımlı ve köle olan bireyi etnik, dini, siyasi, vs. açıdan özgürleşmiştir.

Demokrasi kavramı, ülkemizde bir zihin yönlendirme unsuru olarak öteden beri tartışıla gelmiştir. Kimi kurumlar kendilerini haklı göstermek adına demokrasi kavramına sığınmış ve bunu kendi meşruiyetlerini sağlamak için, çıkarlarını korumak adına yapmışlardır. Demokrasinin bir çok farklı görüşü içinde barındırdığı unsurunu unutup, işlerin kötüye gitmesi durumunda içinde bulunulan durumun sebebi olarak görülen demokrasiyi günah keçisi ilan etmekten kendilerini alamamışlardır.

Demokrasi içinde bir kara delik olarak öne sürülen “bir profesörün oyu ile çobanın oyu bir mi?” tartışması ne demokrasinin eşit ve özgür birey vurgusuna ne de modernleşme sürecinin temel felsefesine uygun bir tartışma olmayacaktır.

Bir diğer tartışma unsuru ise, ülkemizde özgür bireyin ortaya çıkmasını engelleyen kabile ve aşiret yapılanmasına bağlı olarak sürdürülmektedir.

Ancak tüm bu tartışmalar ışığında demokrasinin anlamsızlığı düşüncesi mevcut gerçeklik ile bağdaşmaz. Çünkü modernizm ile birlikte temelleri atılan demokratik sistem ancak modernleşmenin kimi temel merhalelerinin tamamlanması ile işlerlik kazanacaktır. Bu doğrultuda eşit ve özgür bireyin ortaya çıkışı ekonomik refahın varlığına, eğitim düzeyinin yüksekliğine ve de kentleşmeye bağlıdır. İşte bu koşulların varlığı demokrasiyi yüzde yüze yaklaştıracak, işlerliği ve anlamı önemli ölçüde artacaktır.


PAYLAŞ