Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana İran-Türkiye ilişkileri, bir iki konuda yaşanan ve daha sonra üstesinden gelinen gerginlikler dışında sorunsuz süregelmiştir. Buna karşın, 1979 yılında gerçekleşen İslam Devrimi, İran’ın her ülkeyle olduğu gibi Türkiye ile ilişkilerinde de bir dönüm noktası olmuştur. 1990 yılının ağustos ayında başlayıp 1991’in şubat ayında sona eren Körfez Savaşı ve 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin yıkılması, İran İslam Cumhuriyeti’nin dış politikasında köklü değişiklikler getirmiştir. Şah döneminde bölgede Soğuk Savaş’ın çizmiş olduğu çerçevede Sovyetler Birliği karşısında etkisini son derece arttırmış olan Amerika rakipsiz kalmış ve İran’ın artık “yakın müttefik” yerine “büyük şeytan” olarak nitelendirdiği, bölgede istenmeyen ve hatta kendisine karşı cihad ilan edilen bir dış güç konumuna düşmüştür. Bu tarihten sonra İran dış politikası daha içe dönük hale gelmiş ve bölgede Arap ülkeleriyle işbirliğine dayalı bir yaklaşım edinmiştir. Bunun yanında, İran’ın artık Lübnan’da Hizbullah’a destek verdiği ve dine dayalı söylemlerinin çoğunlukla ABD’yi ve haritadan silmekle tehdit edip “küçük şeytan” olarak nitelendirdiği İsrail’i hedef aldığı, bunun sonucunda ise uluslararası arenada genel anlamda tepki çektiğini görmekteyiz. 


Bugün İran, İslam devrimini ihraç etme çabaları, Hamas ve Hizbullah gibi terörist örgütlere destek vermesinin yanında nükleer programı ile en çok tartışılan ülkelerin başında gelmektedir. Ahmedinejad, her fırsatta İran’ın nükleer programının tamamen barışçıl olduğunu belirtmekte, fakat İran’ın nükleer silah yapma kapasitesine ve teknolojisine sahip olduğunu eklemekten de geri durmamaktadır. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı raporlarına göre İran’ın nükleer programı uluslararası ölçütlere uygun olarak görülse de yetkililer Atom Enerjisi Ajansı’nın bütün programı gözlemlemesine izin verilmediğini belirtmektedir. İran’ın nükleer programının belirsizliği karşısında ABD’nin tavrı, öncelikle George W. Bush döneminde en kötü ihtimale karşı hazırlıklı olmak ve nükleer enerjinin “İran rejimi”nin elinde olmasının ABD’nin ve bölgenin çıkarlarına uymadığını vurgulamak şeklinde olmuştur. Fakat, 2008 seçimleriyle iktidara gelen Demokrat Parti ve Başkan Barack Obama, İran’a yönelik yaptırımların ağırlaştırılması konusunda girişimlerde bulunmasının yanında nükleer program konusunda dış politika söylemini değiştirmiş ve İran’ın şeffaf bir program izlemesi koşuluyla nükleer enerji üretme hakkı olduğunu kabul etmiş, iki taraflı müzakere niyetini açıklamıştır.

Türkiye’nin ise İran’ın nükleer programı ve ABD ile İsrail’in tehdit algılamaları karşısındaki tutumu oldukça ilginçtir. İran’ın muhtemel bir nükleer silahlanma programı Türkiye için de bir tehdit oluşturabilecekken Türkiye’nin başbakan ve dışişleri bakanı tarafından yapılan resmi açıklamalar, daha çok İran’ın güvenlik sorunlarının ve algılamalarının bir savunması niteliğindedir. Bu noktada enerji açığını nükleer santrallerle kapatma arayışı içinde olan Türkiye’nin, İran’ınkine benzer bir engelemeye maruz kaldığı ve bu psikolojinin de İran yanlısı tutuma sebep olabileceği göz ardı edilmemelidir. Şubat ayında İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Muttaki ve Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun görüşmeleri sonucunda yaptıkları ortak basın toplantısında, Davutoğlu Türkiye’nin tavrını açıkça ortaya koymuş, İran’ın barışçıl nükleer teknoloji geliştirme hakkının olduğunu, çatışmaların ise ancak diplomasi yolu ile çözülebileceğini belirtmiş ve İran’ın dost ve kardeş ülke olduğunu vurgulamıştır. Diğer taraftan Başbakan Erdoğan da açıklamalarında Ahmedinejad’ın yakın dostu olduğunu belirtmekte ve bölgede İsrail’in nükleer silaha sahip olmasının bölgedeki istikrarsızlığın asıl nedeni olduğunu, İran’ın da İsrail karşısında algıladığı tehdidi vurgulamaktadır. Bu açıdan, Türkiye’nin bu konuda bir tür arabuluculuk üstlenme niyetinde olduğu ve her ne kadar Davutoğlu sorunun diplomatik yollarla çözülmesi için girişimlerde bulunmuşsa da, İran’ın bu konudaki tavrının net olmadığı söylenebilir.

ABD’nin nispeten ılımlılaşan ve iki taraflı görüşme yolunu işaret eden söylemlerine karşın, İran’ın ABD’yi ve özellikle de İsrail’i hedef alan politika ve resmi açıklamaları, İsrail’in de aynı şekilde tehdit sıralamasında İran’a ilk sıraları vermesi ve ABD’nin Güvenlik Konseyi’nde ve bölgede İran’a karşı kamuoyu oluşturma çabaları bu konudaki gerginliğin yatışmasının önündeki engeller olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca, İran’ın niyetinin açık bir şekilde belirlenememesi ve seçim dönemi ve sonrasındaki iç dinamikleri de sorunu daha da karmaşık hale getirmektedir.

Sonuç olarak, İran, İslam Devrimi’nden sonra dış politikasına hakim olan anlayışa, Hamas ve Hizbullah gibi terör örgütlerine verdiği desteğe ek olarak bugün de özellikle ABD ile iplerin iyice gerilmesine yol açan nükleer programı ile uluslararası arenada tartışma konusudur. Dahası, nükleer programı ve bu programın bir bölümünün gözlemlenmesine izin vermemesi nedeniyle, Orta Doğu’nun (aslında olmayan) istikrarına bir tehdit olarak görülmektedir.

Buna karşın, Türkiye, tarihsel olarak iyi ve az sorunlu süregelmiş ilişkilerini devam ettirmekte kararlı görünmekte ve İran’ın nükleer programını barışçıl olması koşuluyla desteklemektedir. Ayrıca, Davutoğlu tarafından atılan adımlar, Türkiye’nin diplomatik bir çözüm için girişimlerde bulunmaya hazır olduğunu göstermektedir. Ne var ki, İran’ın niyetinin resmi açıklamalarından net bir şekilde okunamaması ve bu konuda Batıdan gelen baskıları rejimine karşı bir tehdit olarak görmesi, ABD’nin çeşitli uluslararası platformlarda İran’a karşı sergilediği tutum ve temel olarak iki ülkenin kimliksel ve kültürel özellikleri göz önüne alındığında, bütün belirsizliğiyle beraber, çözüm yolu uzun bir süre daha kapalı duracak gibi görünmektedir.


PAYLAŞ