“…Afrika'nın ortasında dünyaya gelmiş ve bu akla da sahip olsaydım tereddütsüz Türk Milliyetçisi olurdum…”

(Seyyid Ahmed Arvasî)

İnsanoğlu; en dışta beşeriyet âlemi, onun içerisinde –itikadî olmasa bile sosyolojik mânâda- bağlı bulunduğu dinî câmiâ (ümmet), onun da içinde millet, daha içerde etnik gruplar, en merkezde ise cemiyet hayatının nüvesi aile olmak üzere, içtimaî dairelerle sarmalanmış ve her bir daireyle muhtelif sorumluluk ilişkileri geliştirmiş sosyal bir varlıktır. Fert-cemiyet münasebetlerini, bu daireler zincirinin ortanca unsuru olan “millet” gerçekliğine göre tanzim etme esasına dayanan milliyetçilik, insanın kaçınılmaz sosyalliğini mutedil bir zemine oturtmaktadır. Evrensel değerler, din kardeşliği, kültür zenginliği ve ferdî gelişimi; enternasyonalizm, milliyetsiz ümmetçilik, cahiliye ırkçılığı ve benmerkezcilik gibi hayâlci yorumlara düşmeden lâyık oldukları mevkilere yerleştiren milliyetçilik, bu yönüyle insanı içtimaî plânda var eden bütün âmillerin âhenkle kaynaştığı bir “orta yol” olarak tarif edilebilir.

Diğer milliyetçilikleri –yahut milliyetçilik olarak adlandırılan cereyanları- bir kenara bırakarak asıl mevzuumuz olan Türk milliyetçiliğini ele aldığımızda, fevkalâde dengeli ve sağlıklı bir anlayış berraklığıyla karşılaşırız. Öyle ki bu sıhhatli muvazene, Türk milliyetçiliğini belli alanlara münhasır, siyasî kalıplara sıkışıp kalmış bir tavır olmaktan çok ötede, felsefî ve ahlâkî temellere sahip bir hayat tarzı, bir düşünce mektebi hâline getirmiştir. Yine bu sağlıklı bakıştır ki milliyetçiliğimizi kutsî ve insanî değerlerden koparmamış, onun dışlayıcı ve ayrıştırıcı bir mahiyet almasına müsaade etmemiştir. Millet hatırına (!) diğer bütün sosyolojik gerçekleri yok sayma gibi bir hezeyana düşmeyen milliyetçiliğimiz, bu dengeli tutum sayesinde değişen dünya şartlarının getirdiği meselelere kendi dinamiklerine dayalı çözümler üretebilmiş, varlığını devam ettirebilmiştir. Tarihî seyrimiz içerisinde millî varlığı tehdit eden ve belki başka milletleri kolaylıkla eritip yok edebilecek kuvvette hadiseler, bu sağlam düşünüş ve tutarlı bakış açısı karşısında tesirsiz hale gelmiş ve hatta millî varlığı daha da tahkim edecek bir fırsata dönüşmüştür.

Bütün dünyaya tesir eden bir vakıa olarak küreselleşme, yirmi birinci yüzyılın ilk on yılını geride bırakmaya hazırlandığımız şu zaman diliminde Türk milliyetçiliği düşünce mektebinin en mühim meselesidir. Millî kültürleri yok edecek Garp hegemonyasını meşrulaştırıcı bir “paravan kavram” olarak kullanılması, küreselleşmeyi, millî hassasiyetlere sahip yazarlarımızın nezdinde hep ihtiyatla yaklaşılması gereken bir olgu haline getirmiştir:

“…kozmopolitan ideolojilerin günümüz için en elle tutulur şekli olan Küreselleşme ve özellikle Saldırgan Küreselleşme, Milliyetçilik'e dıştan gelen tehditlerin en başında gelmektedir…Günümüzde küreselleşmenin almış olduğu ‘Amerikan hegemonyası’ karakteri, bir tür ‘Amerikan Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi’ne dönüşmüş bulunmaktadır.”
“Küreselleşme, globalleşme, zihniyet değişikliği gibi evrensellik iddiasını taşıyan söylemler, Türk milletinin gerek fert gerekse kültür bazında taşıdığı yüksek değerleri yıkmaya yöneliktir ve emperyalizme hizmet etmektedir.”

Son derece haklı sebeplere dayanan bu çekinceler, haliyle küreselleşmenin menfi bir kavram olarak algı dünyamıza yerleşmesi sonucunu doğurmuştur. Ancak bu çekinceler abartılmamalıdır, çünkü kalıplaşan her kanaatte olduğu gibi küreselleşme olgusuna peşin tavır alış da kendi içinde bazı sakıncalar doğurmaktadır. Bu mahsurlardan biri ve belki en mühimi de “âleme nizam vermek” gayesindeki milliyetçiliğimizin bir “üçüncü dünya ulusalcılığına” dönüşmesi tehlikesidir. Böyle bir dönüşüm, “küresel milliyetçilikler”in hüküm sürdüğü büyük sahnede, bu oyuna “anti tez” teşkil edecek bir “medeniyet projesi”ni geliştirebilme istidadına sahip yegâne kaynak olan Türk milliyetçiliğinin kolunun kanadının kırılması ve iptidâî bir reflekse indirgenmesi manasına gelir.

Tecrübe edegeldiğimiz bütün zararlı neticelerinin tesiriyle kazandığı olumsuz manasından soyutladığımızda küreselleşme, tıpkı coğrafi keşifler yahut sanayi inkılabı gibi, geri dönüşü olmayan bir süreci ifadelendirmektedir. Duraksız yenilenip hızlanan iletişim ve ulaşım araçları, siyaseten olmasa da fiilen ülkelerarası mesafeler ve hudutları kaldırmış vaziyettedir. Bu hızlı bütünleşme, süreci yönlendiren baskın kültürlerin güdümünde bir “aynîleşme” vetiresini de beraberinde getirmektedir. Her ne kadar bu sürecin durdurulmasını talep eden “romantik”ler varsa da, insanlardan devamlı gelişmekte olan seyahat ve haberleşme vasıtalarını terk ederek “mahallî” bir hayat sürmelerini istemek mümkün değildir. Akla uymayacak bu talep, aynı zamanda ilmin izzeti ve “insanlık ideali”nin gerekleriyle de bağdaşmaz.

Kezâ, küreselliğin getirdiği “kültürel aynîleşme”ye karşı, fertlerin kendi kültürlerini muhafaza etmeye mecbur tutulması da aynı ölçüde imkânsızdır. Çünkü kültür, varlığını günlük hayatta bulan, canlı bir kavram, yahut bir “hâl”dir. Günlük hayatın her aşamasında küresel kültürün bombardımanı altında yaşayan günümüz insanının her yönüyle “millî” olduğunu yahut olabileceğini iddia etmek ve böylece millîliği küreselliğin bu derece zıddı bir mevkiye oturtmak –en azından bu şartlarda- pek gülünç olur. Her ne kadar “kültür” deyince aklımıza bugün hiçbir hayatiyeti kalmamış folklorik ögeler geliyorsa da, bu tür nostaljik unsurlar, “kültür ihtilalleri” ve takip eden aynîleşme dalgasının karşısında duyulan aidiyet boşluğunun tesellisi hükmündeki “can simitleri” olarak nitelendirilebilir. Bu unsurların günlük hayatımızda ne derece yer tuttuğunu veya bu hâlleriyle tutmaya devam edip etmeyeceklerini sorgulamamız gerekir. “Kültürümüz” olarak iftihar ettiğimiz, meselâ klasik Türk musikîsi, günümüz Türk cemiyeti tarafından ne nisbette itibar görmektedir? İtibar görmüyorsa suç sadece “küresel kültürün dayattığı” müzik türlerinde mi yoksa bizim 20 ve 21. asır “Türk müziği”ni yaratamayışımız ve dünya çapında dinlenir bir kıvama eriştiremeyişimizde midir?

Kültür şu an yaşadığımız hayattır; akşam yemeğimizdir, internete girmemiz veya bir iş görüşmesinde bulunmamızdır. Dolayısiyle hangi kültürün mensubu olduğumuz, nasıl yaşadığımızla yakından, hatta doğrudan alakalıdır. O halde temelini kültürde bulan ve kendini “kültür milliyetçiliği” olarak tarif eden Türk milliyetçiliğinin “yaşayan kültür”ü oluşturmadaki önerisi ne olacaktır? Yahut milliyetçiliğimiz, bu geri dönülmez sürece kendi dinamikleriyle ne ölçüde iştirak edebilecek, “kaâl”den “hâl”e nasıl evrilebilecektir?

Bizce bu soruların cevabı, Türk milliyetçiliğinin –salt bir vakıa olarak- küreselleşme karşısında nasıl bir tavır takınacağı ile kuvvetle bağlantılıdır. Zira bu geri dönülmez süreç, aynîleşme ve yok olma haricinde üçüncü bir tercihe imkan bırakmayacak kadar hızlı ve tesirli işlemektedir. Öyleyse millî kültürümüzün ve tabiatiyle milliyetçiliğimizin devamı, “müşterek kültür”e mührümüzü vurduğumuz ölçüde, beynelmilel çapta ürettiğimiz “pratik kültür unsurları” miktarınca bahis mevzuu olacaktır. Aksi takdirde “küresel kültür havuzunun nostaljik renklerinden biri” olmakla iktifa etmemiz mukadderdir.

Pratik kültür unsurlarının temelde millî bir mahiyet kazanması ve küresel dolaşıma dahil edilmesi, ancak ilim ve tekniğin yerli eller tarafından üretilmesiyle mümkün olabilir. Her ne kadar nazariyede bilimin objektifliği ve evrenselliğinden bahsedilse de, ilim ve teknik, onu meydana getiren medeniyetin ölçüleriyle şekillenecek ve –ister istemez- kaşiflerinin şahsiyetiyle boyanacaktır. Bu durum, teknolojinin, bilinçli yahut bilinçsiz, üretenlerinin ruh dünyası istikametinde yol alması neticesini doğuracaktır. Barutun Çin’de asırlarca yalnız eğlence ve gösteri unsuru olarak görülmesi, fakat diğer medeniyetlerce harp aletlerinde kullanılmaya başlaması bu tesbitimizi tasdik eden güzel bir örnektir. Garp medeniyetinin mahsulü olan otomobil, acaba Türk-İslam medeniyeti tarafından icad edilmiş olsaydı aynı şekle mi sahip olurdu? Veya günlük hayatımıza az evvel bahsedilen “pratik mecburiyetler” vasıtasıyla giren “otomobil” kelimesi yerine, Türk hançeresi bu icadı nasıl isimlendirirdi?
Halihazırda kullandığımız birçok alet ve kelimeyi ele alarak çoğaltabileceğimiz bu tür fikir temrinleri, “neden ‘sepet topu’ deyince gülünç oluyor da ‘basketbol’ deyince olmuyor?” gibi sorulara cevap vermesi ve “üçüncü dünya ulusalcılığı” nev’inden tepki milliyetçiliklerinin sığlığını göstermesi bakımından mühimdir.

Türk tarihi üzerinde yapılacak çalışmalar ve varılacak neticeler, Türk milliyetçiliğinin “aynîleşme” ve umumî mânâda küreselleşme karşısında evvelce belirtilen sağlıklı tavrı yakalaması yolunda fevkalâde önemli bir rol oynayacaktır. Tarih boyunca çok farklı coğrafyalarda hayat süren ve sayısız dış tesirle karşılaşan bir kültürün özgünlüğünü muhafaza etmiş ve bu tesirleri âdeta temellük ederek daha yüksek terkipler meydana getirmiş olması, küreselleşme-millî varlık ilişkisini inceleyen fikir adamlarımıza ışık tutmalıdır. Ayrıca tarihimizde millî, dinî ve insanî ideallerin âhenkli bir şekilde kaynaşarak bir “dünya nizâmı” hâlinde yükselmesi , küreselleşme vakıasıyla daha bir ehemmiyet kazanan “evrensel değerler” ile milliyetçiliğimizin dengeli bir şekilde te’lifi için gayet başarılı bir “örnek zemin” sunmaktadır. Bu zeminin değerlendirilmesi, küreselleşme neticesinde ilk bakışta haklı çıktığı zannını uyandıran beynelmilelci akımların eksiklik ve yanlışlıklarını da ortaya koyacaktır.

Hülâsâ, yapılması gereken, içe kapanıp “küresel” tesirlere ümitsizce çözümler aramak değil; ilim ve tekniği üretmek suretiyle bu sürece bizzat katılarak “rakibi kendi sahasında karşılamak” olmalıdır. Zira küreselleşme süreci, her şeyi olduğu gibi milliyetçilikleri de küreselleştirmektedir. Bu “boyut değişikliği”ne intibak edemeyen ve aksülâmel düzeyinde kalan milliyetçilikler ise tabiî ve fıtrî bir gerçeklik olan “aidiyet duygusu”nu inkâr ederek millî varlığı yok sayan kozmopolitan akımlar karşısında boyun eğmektedir. Yirmi birinci asırda Türk milliyetçiliği fikir mektebinin en mühim meselesi olan küreselleşme karşısında, milliyetçi münevverlerimizin tarihî ve ilmî gerçeklikleri göz ardı etmeyen, sıhhatli bir tutum tesbit etmesi ve bu minvalde küreselleşmeyi millî mefkûrenin şahlanışı için muhteşem bir fırsata tebdil etmesi en samimî ümit ve temennimizdir.

KAYNAKÇA

“Durmuş Hocaoğlu ile Milliyetçilik Üzerine Söyleşi”. Siyaset Ekseni Dergisi, Sayı: 7.

Ercilasun, Ahmet Bican. “Türk Milliyetçiliği Hakkında”. Türk Yurdu, sayı:246.

Kösoğlu, Nevzat. Küreselleşme ve Millî Hayat. Ötüken Neşriyat. İstanbul, 2006.

Turan, Osman. Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi. Ötüken Neşriyat. İstanbul, 2005.

Durmuş Hocaoğlu ile Milliyetçilik Üzerine Söyleşi, Siyaset Ekseni Dergisi, Sayı: 7, 17-23 Ekim 2003, s.11

Nevzat Kösoğlu, Küreselleşme ve Millî Hayat.

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, Türk Milliyetçiliği Hakkında, Türk Yurdu, Sayı:246, s.19.

Prof. Dr. Osman Turan, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Târihi, s.10.


PAYLAŞ