İman-küfür mücadelesi, insanlığın var olmasından beri niteliği değişmeyen fıtrî bir mücadeledir. İman-küfür mücadelesi, insanın nefsinde başlayıp dışarıya doğru devam etmesi gereken ve insan olmamızı, insanlık sorumluluğunu yüklenmemizi gerektiren en önemli mücadeledir. Aklını kullanmasını, sorumluluk bilincini yerine getirerek yeryüzünün halifesi olabilenler, bu mücadeleyi başaranlardır. Bunun ölçüsü ise, önce kendi nefsimizde, sonra yakın ve uzak çevremizde, kısacası bütün dünyada; adaletin, emanetin, sosyal ve maddi nizamın sağlanabilmesine yönelik mücadelenin üstesinden gelebilmektir. İnsan olma erdemlerinin kazanılmasıyla ulaşılan bu başarı, benlik şuurundaki gerçek Ben’i, yani İlahi gücü ve “Canlar Canını” fark edebilmekle başlar ve O’nun merhametinin, inayetinin ışığıyla hareket etmekle bütün dünyaya yayılır. Bu mücadelenin esası, insanın; bencilliğini, adaletsizliğini, nankörlüğünü, riya ve gösterişini, müsrifliğini, kibrini, şükürsüzlüğünü ve bunlara dair arzularını yüceltmesini, yani Tanrı edinmesini engellemesine ve bunu cesaretle gerçekleştirmesine dayalıdır. İşte, bütün bu mücadelenin içeriği, imanın küfürle mücadelesini oluşturmaktadır. Buna göre; adaletin, diğergamlık ve fedakârlığın, cömertliğin, cesaretin, merhametin, tevazunun, şükrün ve sosyal barışın olduğu, maddi değil akli ve ahlaki değerlerin yüceltildiği toplumlarda her zaman iman küfre galip gelmiştir. Bu galibiyetin gerçek sebebi de esasında insanın kendisinden değil yükseldiği “Hakça Bakış” noktasından kaynaklanmaktadır. Bu “Hakça Bakış”, insanı, hem kendini söz konusu değerler için gözünü kırpmadan feda eden bir “Alp” yapmakta, hem de O’nu her an benliğinde hissettiği için O’na dair olan aşkını O’nun yarattığı bütün varlıkların nizamına yönelterek “Eren” haline getirmektedir. Bu bütünlükle iman mücadelesini kazanmış toplumlar, en zor zamanlarda bile ayakta kalmayı başarabilmişlerdir. Bu mücadeleyi yitiren toplumlar ise her zaman insanlıktan uzak, silik ve gerçekte imansız yaşayan toplumlardır.

Türk Milleti, tarih boyunca yukarıda bahsettiğimiz mücadeleyi hakkıyla yerine getirmeye çalışmış, İslam ile müşerref olduktan sonra ise, bunu zirveye taşıyarak bugüne kadar sürekli bir hale getirebilmiştir. Taşı, toprağı imana getiren bu zorlu mücadele, bazen çok büyük fedakârlıklar gerektirmiş ve yaklaşık yüzyıl önce neredeyse bütün Anadolu’yu ve başta Medine ve Yemen olmak üzere, Müslüman coğrafyanın önemli bir kısmını kanıyla adeta yeşertmiştir. Bu, öylesine bir mücadeledir ki, aynı asker bir tarafta Çanakkale’de savaşmış, ardından binlerce kilometre ötedeki cephelere giderek küfürle kahramanca mücadele etmiştir. Bunlar içerisinde Çanakkale savunmasının elbette destansı bir yeri vardır. Dünyanın büyük güçlerinin hep birlikte toplanıp saldırdığı Çanakkale’yi imanla dolu vücutlarıyla kale haline getiren Türk milleti, küfre karşı tek yürek olmuş ve devamındaki yıllarda bir Kurtuluş Destanı yazmayı başarabilmiştir. Çanakkale’ye gönüllü savaşmaya giden ve Eceabat’ta şehit düşen Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi Niğdeli Hasan Ethem’in, annesine yazdığı son mektupta, şehit olacağını bile bile başlayacağı son muharebeden önceki şu son dua sözleri, anlattığımız hususu özetleyen çok önemli ifadelerdir: “Ey benim Rabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i Celâlini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle.” Hasan Ethem, bu sözleri yazarak hem kendi mutluluğunu ifade ediyor hem de annesinin gurur duyarak mutlu olmasını istiyordu.

Mustafa Kemal Paşalar, Enver Paşalar, Cevat Paşalar, Hüseyin Avni Paşalar, Kazım Karabekir Paşalar, Fevzi Paşalar, Hasan Askeriler vb. daha nice isimsiz kahraman komutanlar ve askerler, 104 yıl önce bugünlerde çok büyük bir iman mücadelesinin örneğini vererek şehitlik ve gazilik mertebelerine ulaşmışlardır. Türk milletinin küfürle olan tarihi mücadelesinde bu ilk değildi son da olmadı. Halen bu mücadele devam ediyor, kıyamete kadar da devam edecek. Sadece şekli ve mahiyeti değişiyor. İnsanı en çok üzen de bu mücadele, yapılan bütün hatalarla birlikte, günümüze kadar ciddiyetle devam etmesine rağmen, son yıllarda giderek zaafa uğratılmaya çalışılıyor. Bunun temel sebebi; milletimiz içinde milliyetsiz, vatansız, bayraksız ve enternasyonalist sosyalistlerin, sözde muhafazakâr ümmetçilerin, “kindarlık” ve nefret üzerine kurulu ideolojilerle ile zehirlenmiş selefi tabiatlı cahil dindarların, kökleri dışarıda bazı dini grupların, hiçbir değer tanımayan liberal kapitalistlerin, bilinçsiz ve maneviyat düşmanı sözde milliyetçi ve “ulusalcı” tayfanın zihniyetidir. Bu zihniyet, büyük bir gaflet ve hıyanet içerisinde bu milleti tarihi boyunca ayakta tutan Türk milli kimliğini, vatan şuurunu, tarih bilincini ve imanını hedef almıştır. Her yönden ülkenin millet olma yapısını zedelemeye çalışan bu zihniyet; bir taraftan, Sünni-Şii, Alevi-Sünni, Modernist-Gelenekçi şeklinde mezhep ve inanç bölünmelerini hedef alırken, bir taraftan da “yalan söyleyen tarih”, “derin tarih” teraneleriyle tarih şuurunu hedef almakta, Kurtuluş Savaşı’nı küçümsemekte, öte yandan ülkenin bir mozaik olduğunu, bayrağının, isminin ve hatta İstiklâl Marşı’nın değişmesi gerektiğini hafızalara işlemeye çalışmaktadır.

İslam dünyasının kurtuluşu ve imanın küfre galibiyeti için en yakın umut, Türkiye ve Türk dünyasının dirilişi ve tarihi sorumluluğunu yüklenmesidir. Bu yüzden, Türk çocuklarına ve gençliğine eğitimin her aşamasında Çanakkale Ruhu’nu iliklerinde hissettirecek projeler geliştirmemiz gereklidir. Bu çerçevede tarih şuurunu, millet olma bilincini her yönden geliştirecek, vatana ve bayrağa aidiyet duygusunu güçlendirecek bir eğitim modelini kurmamız elzemdir. Bunları yaparken, yukarıda izah edildiği üzere, imanın küfürle mücadelesinin bir medeniyet ve ahlâk meselesi olduğu unutulmamalıdır. Çünkü imanın küfürle başedebilmesi için erdemli bir devlet temelinde hareket etmesi, bilgi ve teknolojiye sahip olması gereklidir. Aksi takdirde benliğe işlemeyen kuru, ezberci, slogancı ve şekilden ibaret bir anlayış hakim olacaktır ki, bu, imanı değil küfrü besleyen bir yaklaşımdır.

Yüce Rabbimiz, başta Çanakkale olmak üzere bütün şehitlerimize rahmet etsin, bizlere de onların bıraktığı emaneti koruyabilme, yaşatabilme şuuru ve erdemi nasip etsin.


PAYLAŞ