Diri diri gömülen kız çocuğuna,

hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman (Tekvir 81/8-9)

“Sen dua et ki “şeri’at” demiyor evde karın!

Yoksa, boynunda bugün zorca gezerdin yuların!

Karı iş görmiyecek; varsa piçin bakmıyacak;

Çamaşır, tahta, yemek nerde? Ateş yakmıyacak.

Bunların hepsini yapmak sana âid “şer’an!”

Çocuk emzirmeye hattâ olacak bir süt anan!”

(Mehmet Akif Ersoy, Köse İmam/Safahat)

Son günlerde gerek orta gerekse yüksek eğitimde toplumsal cinsiyet eşitliği projesi ve bununla doğrudan alakalı Türkiye’nin de imzası olan İstanbul Sözleşmesi aleyhine ciddi bir cephe oluşturuldu ve tepki yüzünden hem MEB hem de YÖK, projeleri durdurduğunu ve gözden geçireceklerinin açıkladı. Ancak öncelikle söylemeliyiz ki, bu projeler 2011’deki İstanbul Sözleşmesi’nden sonra başlamıştır ve yeni değildir. Üstelik ilgili iki Kurum da, “toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin temel bir problem olarak mevcudiyeti”ni kabul ederek bu işe girişmiştir. Ancak malum çevrelerin tepkisi ve “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramını sapkınlık ve cinsiyetsizleştirme olarak tanıtmaları yüzünden, önce MEB bunu durdururken, ardından YÖK de, “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi”nin adının “Adalet Temelli Kadın Çalışmaları” olarak değiştirileceğini belirtmiştir. Şunu belirtmeliyiz ki, İstanbul Sözleşmesi’ni imzalayan ve kendi içerisinde de toplumsal olarak kadının kadın olmasından kaynaklanan her türlü şiddete, tacize, ayrımcılığa uğradığı, cehalet ve ilkellik gibi çeşitli bahanelerle ve bazen din kılıfı altında ikincil bir varlık olmaya ve kamusal alandan çekilmeye zorlandığı ülkemizde ne MEB ne de YÖK bundan vazgeçebilir.

Öncelikle şunu belirtelim ki, Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi diye bilinen ve İstanbul Sözleşmesi (2011) adıyla da anılan Sözleşme, kadına şiddete yönelik bağlayıcılığı olan ilk uluslararası sözleşmedir ve temel dayanağı Sözleşme’de şöyle açıklanmıştır:

“Kadına karşı şiddetin ve aile içi şiddetin her türünü kınayarak;

Kadınlarla erkekler arasında de jure (hukuki) ve de facto (hukuki olmayan, olgusal) eşitliğin gerçekleştirilmesinin kadına karşı şiddetin önlenmesinde temel bir unsur olduğunun bilincinde olarak;

Kadına karşı şiddetin, kadınlarla erkekler arasında tarihten gelen eşit olmayan güç ilişkilerinin bir tezahürü olduğunu ve bu eşit olmayan güç ilişkilerinin, erkeklerin kadınlara üstünlüğüne, kadınlara karşı ayrımcılık yapmalarına ve kadınların tam anlamıyla ilerlemelerinin engellenmesine yol açtığının bilincinde olarak;

Kadına karşı şiddetin yapısal özelliğinin toplumsal cinsiyete dayandığını ve kadına karşı şiddetin, kadınların erkeklere nazaran daha ast bir konuma zorlandıkları en önemli sosyal mekanizmalardan biri olduğunun bilincinde olarak;

Kadınların ve genç kızların aile içi şiddet, cinsel taciz, ırza geçme, zorla evlendirme, sözde “namus” adına işlenen suçlara ve kadınların ve genç kızların insan haklarının ciddi bir biçimde ihlalini oluşturan ve kadınlarla erkekler arasında eşitliğin sağlanmasının önünde büyük bir engel olan kadın sünneti gibi ciddi şiddet türlerine sıklıkla maruz kaldığının çok büyük bir kaygıyla bilincinde olarak;

Silahlı çatışmalarda sivil halkı ve özellikle de kadınları yaygın veya sistematik ırza geçme ve cinsel şiddet şeklinde etkileyen, devam edegelen insan hakları ihlallerinin mevcudiyetinin ve gerek çatışmalar esnasında gerekse çatışmalardan sonra toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin artma potansiyelinin bilincinde olarak;

Kadınların ve genç kızların erkeklerden daha fazla oranda toplumsal cinsiyete dayalı şiddet riskine maruz kaldıklarının ve erkeklerin de aile içi şiddetin mağdurları olabileceğinin bilincinde olarak; Çocukların, aile içi şiddetin tanığı olmak da dahil olmak üzere, aile içi şiddetin mağduru olduklarının bilincinde olarak;

Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetten arınmış bir Avrupa yaratmayı hedef edinerek, aşağıdaki hususlarda görüş birliğine varmışlardır” (İstanbul Sözleşmesi, Giriş Kısmı).

İstanbul Sözleşmesi’nin yukarıda bahsedilen dayanağı, maalesef, Türkiye, İslam dünyası ve dünya gerçeklerini barındırıyor. Bu noktada sözleşmeyi imzalayan ülkeler, Madde 12’de ifade edilen şu “Genel Yükümlülükler”i de kabul etmiş olmaktadırlar:

“1. Taraflar, kadınların daha aşağı düzeyde olduğu düşüncesine veya kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı ön yargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması amacıyla kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesine yardımcı olacak tedbirleri alacaklardır.

2. Taraflar herhangi bir gerçek veya hükmi şahsiyetin bu Sözleşmenin kapsamında kalan her türlü şiddet eylemini önleyecek gerekli yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır.

3. Bu bölüm uyarınca alınan tüm tedbirlerle, belirli şartlar nedeniyle hassas konuma gelmiş insanların ihtiyaçları göz önüne alınacak ve karşılanmaya çalışılacak ve tüm tedbirlerin merkezinde mağdurların insan hakları yer alacaktır.

4. Taraflar özellikle gençler ve erkekler olmak üzere, toplumun tüm bireylerinin bu Sözleşme kapsamındaki her türlü şiddet olayının önlenmesine aktif bir biçimde katkıda bulunmasını teşvik etmeye yönelik gerekli tedbirleri alacaktır.

5. Taraflar kültür, töre, din, gelenek veya sözde “namus” gibi kavramların bu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmamasını temin edeceklerdir.”

Görüldüğü gibi, Sözleşme, birçok ülkede sıklıkla görülen kadına yönelik, cinsiyete dayalı, her türlü şiddet ve ayrımcılığı ortadan kaldırmaya yönelik tedbirler alma, bu çerçevede kadın mağdurların sadece korunmasını ve desteklenmesini (yasal ve psikolojik danışmanlık hizmetleri, uzun süreli uzman desteği, finansal yardım, konut ve barınak sağlama, eğitim, öğretim ve iş bulma yardımı vb.) değil, aynı zamanda kadın mağdurların güçlendirilmesini ve ekonomik bağımsızlığının sağlanmasını ve çocuk tanıkların da korunmasını kapsamaktadır. Ayrıca Sözleşme, kadına şiddet olaylarında yapılan müdahalelerde bütüncül uygulamalara dikkat edilmesine, aile kurumunun hassasiyetinin gözetilmesine ve bilhassa çocuklar bakımından ikincil mağduriyetler yaşanmamasına dikkat çekmektedir. Sözleşmede sadece fiziki şiddet değil, aynı zamanda psikolojik şiddet, taciz amaçlı takip, sözlü-sözsüz cinsel taciz ve çocuk olsun yetişkin olsun, zorla evlendirmeye, kadın sünnetine yönelik zorlama ile kürtaj ve kısırlaştırmaya yönelik zorlamalara da engel olunması istenilmiştir.

Sözleşme, esasında, tüm aile içi şiddet mağdurlarını hedeflemekte, ancak özellikle toplumsal cinsiyete dayalı kadın mağdurlar daha fazla yaygın olduğundan bunu biraz daha özelleştirmektedir.

Sözleşmede kullanılan kavramlar da açıklıkla belirtilmiştir. Buna göre; Sözleşme’de; “Kadına Karşı Şiddet” kavramıyla tanımlanan husus; kamu veya özel alanda, 18 yaşından küçük veya büyük olsun, kadınlara karşı her türlü insan hakları ihlali ve ayrımcılık, yani toplumsal cinsiyete yönelik her türlü şiddeti, yani, kadına kadın olduğu için orantısız güç kullanmayı ve onu sindirmeyi içermektedir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, toplumsal cinsiyetle neyin amaçlandığıdır.  Sözleşmede toplumsal cinsiyetle amaçlanan şey ise, “herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler”dir. O hâlde burada önemle üzerinde durulan nokta, kadının, sırf kadın olduğu için, uğradığı her türlü fiziki, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddetin, ayrımcılığın ve cahil ve geri bırakmanın aynı çerçevede değerlendirilmiş olmasıdır.

Mevcut sözleşme, bu yönüyle, günümüzde sosyal hayatın her alanında yer alan; kadınlara veya kız çocuklarına sırf kadın oldukları için, kendi istekleri dışında, onları ikinci plana atacak derecede zorla rol biçilmesine, başta siyaset olmak üzere, kamusal alanda görünümlerine engel olunmasına, sırf kadın olmalarından kaynaklanan kültürel, töreye ve toplumsal ön yargılara dayalı ayrımcılıkların giderilmesine, buna dair sosyal, kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesine ve onların her türlü şiddetten, ayrımcılıktan kurtarılmasına yönelik bir adımdır.

İstanbul Sözleşmesi’nin en dikkat çekici yanlarından birisi, ortaya koyduğu ilkelerin sadece hukuki yönden değil, toplumun bütün alanlarında, özellikle eğitimde, hayata geçirilmesinin sağlanmasına yönelik maddeleridir. Bu çerçevede, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin engellenmesinin eğitim yoluyla bir davranış kalıbı hâline sokulması hedeflenmiş ve 14. Maddesinde şöyle denilmiştir:

“Taraflar, yerine göre, tüm eğitim seviyelerinde resmi müfredata, kadın erkek eşitliği, toplumsal klişelerden arındırılmış toplumsal cinsiyet rolleri, karşılıklı saygı, kişisel ilişkilerde çatışmaların şiddete başvurmadan çözüme kavuşturulması, kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve kişilik bütünlüğüne saygı gibi konuların, öğrencilerin zaman içinde değişen öğrenme kapasitelerine uyarlanmış bir biçimde dahil edilmesi için gerekli tedbirleri alacaklardır.”

Görüldüğü gibi bu maddede belirtilen hususlar, insan olma yönünden kadınla erkeğin eşitliğini vurgulamakta, cinsiyetsizleştirmeyi, kadını erkekleştirmeyi veya erkeği kadınlaştırmayı değil, toplumda ve eğitimde fırsat eşitliğini, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddet ve baskıya dayalı yönlendirmeleri engellemeyi amaçlamakta ve bunun eğitim kademelerinde süreklilik arz eden bir davranış kalıbına sokulması istenmektedir.

İstanbul Sözleşmesi’nde “toplumsal cinsiyet eşitliği” tabiri temel ilkeler, amaçlar veya tanımlarda hiç geçmemekte, sadece Sözleşmenin uygulanmasını izleyecek uzmanlar grubunun oluşturulmasına dair 66. Maddenin 4. Fıkrasında seçilecek üyelerin özellikleri arasında bir kere geçmektedir. Buradan anlaşılan da, yine, erkek ve kadının cinsiyetsizleştirilmesi değil, insan olarak eşit görülmesidir. Bu ise cinsiyet adaletini ortadan kaldırmamakta, bilakis ikameye çalışmaktadır. Üstelik bu tabir, yani kadınla erkeğin insan olma bakımından eşit olması, cinsiyetlerinin farklılığının mağduriyetlerine sebep olmaması, birilerinin zannettiği gibi, Avrupa tecrübesinde ortaya çıkmış bir tabir değil, bizatihi İslam’ın bütün insanlık tarihinde kadına olması gereken değeri verdiği, kadınla erkeğin aynı nefisten yaratıldığını (“sizi bir tek nefisten yarattı” (Nisa 4/1; Rum 30/21; Nahl 16/72)) bildiren ayetlerle sabit bir hakikattir.

Tartışmalarda en çok yer alan sapkın cinsel yönelimlerin meşrulaştırılması meselesine gelince; bu, İstanbul Sözleşmesi’nde “cinsel yönelim” tabiri olarak bir yerde geçmekte (4. Madde, 3. Fıkra), burada da cinsel yönelimleri meşrulaştırma şeklinde değil, bundan dolayı kimsenin şiddet veya ayrımcılığa uğramamasından söz edilmektedir. Maddenin ilgili fıkrası aynen şöyledir:

“Taraflar bu Sözleşme hükümlerinin, özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin; cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hâl, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin edeceklerdir.”

İstanbul Sözleşmesi, buraya kadar aktardığımız yönleriyle elbette töre ve namus cinayetlerini ve recm cezasını savunanları, kırsal aile yapısından gelen önyargılı zihniyete sahip olanları, kadınların kamusal alanda, bilhassa yöneticilik konumunda, üniversitelerde, hatta camilerde ve iş hayatında görünmelerini istemeyenleri, fakülte kantinlerini ve sınıflarını ayırmak isteyenleri, kadınların tek başına seyahatini bile câiz görmeyenleri, kısacası toplumsal değişim ve değişen aile yapısı ve rollere karşı yeni hiçbir şey üretemeyip hâlâ bin yıl önceki aileyi bugünkü aile yapısı diye sunanları, kaç yüzyıl önce yazılmış klasik fıkıh kitaplarından, çoğu Arap örfüne dayalı olarak çıkardıkları hükümlerle bugünkü toplumsal hayatı düzenlemeye çalışanları rahatsız edecektir. Mevcut dinî içerikli kitapların çoğunda ve MEB okullarındaki dinî içerikli ders kitaplarında kadına yönelik ayrımcı, ikincil plana itici toplumsal önyargıların aynen korunduğu ve bunun kültürel ve sosyal yenilenmenin sağlıklı bir şekilde ortaya çıkmasını engellediği yapılan araştırmalarla açıkça ortaya konulmuş bir husustur. Bu yüzden MEB’in bütün ders kitaplarını ve bilhassa dîni içerikli ders kitaplarını bu bakış açısıyla yeniden gözden geçirmesi gerekmektedir.

MEB’de farklı şehirlerde 40 pilot okulda önceki yıllarda (2014’ten başlayarak) uygulanan ve yakın zamanda biten (ETCEP olarak bilinen) Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi, yukarıda bahsedilen İstanbul Sözleşmesi’nden sonra toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda farkındalık yaratma amacıyla uygulamaya konulmuş önemli bir projedir. MEB, bu projeyi yaparken, kız çocuklarının eğitimden mahrum bırakılması, eğitime yönelenlerin önemli bir kısmının meslek yöneliminde yanlış bilgilendirilerek, başta mühendislik ve cerrahlık olmak üzere, bazı alanlarda kısıtlanmaları gibi hususları dikkate almış, ayrıca kadınların kamusal alanda dengeli olarak görev alamadığından hareket ederek bu ayrımcılıkların engellenmesinin eğitimle hal yoluna koyulabileceğini düşünmüştür. Bu noktada; okulların koridorlarında ve ders kitaplarında meşhur bilim kadınlarının da resimlerinin yer almasını, bilim adamı yerine, bilim insanı tabirinin kullanılmasını özendirmiştir.

MEB’de bu projenin uygulanması sırasında cinsel yönelim serbestliğinin teşvik edildiğine dair örnekler olmuşsa, bunun, İstanbul Sözleşmesi’nin veya MEB’in uyguladığı projenin bir amacı olmadığı MEB’in projeyle ilgili yayınlarında da görüleceği üzere açıktır. Bunu yapanlar, muhtemelen projeyi fırsat bilerek, durumdan vazife çıkarmaya çalışanlardır.

Toplumsal cinsiyet eşitliği projesi, adı üstünde, biyolojik olmayan ve toplumsal yapının bilinçli veya bilinçsiz dayattığı kadın ve erkek arasındaki kadının aleyhine olan eşitsiz güç ilişkilerinin, ayrımcılıkların, şiddetin ve mahrumiyetlerin giderilmesine yönelik bir çaba olarak devam etmelidir. Bu projeyi kendi kötü emellerine alet etmek isteyenler varsa tabii ki, buna engel olunmalıdır. Devlet, ailenin ve toplumsal yapının ve bu yapılardaki rollerin günümüzdeki değişiminin tabii bir husus olduğundan hareketle; bireylerin, insan olmaktan kaynaklanan haklarını korumaya almalı, cinsiyet farklılığının, bilhassa kadın olmanın, hak kaybına ve fırsat eşitliğinin ortadan kaldırılmasına sebep olmasının önüne geçmelidir.

Günümüzde sözde kanaat önderleri veya merdiven altı dinî eğitim yapan cemaat ve tarikatların fütursuz sözcülerinin, siyasetten de destek alarak, bilhassa toplumun dinî ve manevi duygularını sömürmek suretiyle, kadınların kamusal alanda görünür olmalarına, üniversitelerde eğitim almalarına, bilhassa akademik alan başta olmak üzere, engel olma çabaları ve bunu sözlü, görüntülü ve yazılı bir şekilde, dini de alet etmek suretiyle, alenen propaganda etmeleri, kadınların görevinin evde oturup çocuk bakmak olduğunu savunmaları ülkemizin durumunu açıkça ortaya koymaktadır. Bunların üniversitelerdeki uzantılarının, mezun ettiğimiz çok başarılı kız öğrencilerimizi, asistanlık sınavlarında birinci sırayı aldıkları hâlde, yüzlerine açıkça söyleyerek, cinsiyetlerinden dolayı, güya dinî hassasiyetlerle, sınavı kazandırmadıkları veya daha baştan “kadın”larla çalışmak istemediklerini söyleyerek evraklarını eksik saymaları artık ülkemizde sıradan bir olay hâline gelmiştir.

Eğer MEB, bir projeye engel olacaksa, bundan daha tehlikeli olan, sözde tarikat ve cemaatlerle, çeşitli bahaneler adı altında yaptığı sözleşmeleri bitirmelidir. Ne spor ve izcilik adına, ne değer eğitimi adına ne de diğer sanatsal ve sözde Osmanlı Türkçesi öğretmek gibi faaliyetler adına çeşitli cemaat ve tarikatlarla yapılan sözleşmeler, gerçek maksadına matuf değildir. Bunların esas amacı, MEB okullarından ve yurtlarından kendi gruplarına adam devşirmektir. MEB, devletin bir kurumudur, hiçbir şekilde devlet üniversiteleri ve devlet kurumları dışında bir projeye girmemelidir.


PAYLAŞ