Duyurular
Tümü
Tarihte Bugün
  • 19.08.1277 Cengiz Han’ın Vefatı

Ata yurdumuz “Uluğ Türkistan”dan Anadolu’ya geldiğimiz günden beri, gurbet sözü hep hüzün vermiştir bize… Yıllar yılı “sıla”, deyince Ötüken’den esen yellerle gönül tellerimizi titreten hasret dolu duygular gelip oturmuştur yüreğimize… Çünkü “gurbet”; “Ata yurdumuz”dan ayrılırken düçar olduğumuz ve asırlardan beri hiç dindiremediğimiz hazin bir melal ve tarifsiz bir sızıdır içimizde… Tıpkı Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’nin ilk beytinde;

“Dinle neyden kim hikâyet etmede,

Ayrılıklardan şikâyet etmede…”

diye dile getirdiği duygular ve “hicran acısıyla şerha şerha olmuş bir kalp” gibi, bizler de “Ata yurdumuz” için, çok uzun senelerdir “Ah mine’l- firak” diye inledik için için…

Tıpkı Eski Zağra Müftüsünün; Balkanlardaki milyonlarca Türk’ün asırlar önce vatan kıldıkları toprakları terk ederken ne büyük acılar yaşadıklarını, akıl almaz işkencelere / katliamlara uğradıklarını, kafileler hâlinde ve sersefil bir hâlde ana yurda tarifsiz bir dram içinde avdet ettiklerini anlattığı eserinde;

Azîz-i kavm idik a‘dâ zelîl kıldı bizi,

Esir-i bend-i belâ vü sefîl kıldı bizi”[1]

diye feryadıyla yüreklerimizi yaktığı gibi… Tıpkı Rumeli’den, Kafkaslardan ve Cezîretü’l-Arap’tan da Anadolu’ya doğru hazin bir geri dönüş ve çile dolu bir hicret başladığında, “bize en çok yakışanın hüzün”[2] olduğu gibi… Bütün bu yaşadığımız serencam sebebiyle ve kader çizgimizin her zaman “savaş”larla, “sefer”lerle, “göç”lerle, “hicret”lerle birlikte anılması dolayısıyla olsa gerek; “gurbet” kelimesinin tedai ettirdiği manalar ve “sıla” diye ifadesini bulan vatan hasretini yâd ettiren sözler, sohbetler ve hatıralar bizi çok etkilemiş, hissiyatımızı şaha kaldırmış ve gönüllerimizi de; “Şu yüce dağları duman kaplamış / Yine mi gurbetten kara haber var” türküsünün alıp götürdüğü duygulara aşina kılmıştır… Şairin;

“Hicretlerin bakiyyesi hicranlı duygular…

Mahzun hudutların ötesinden akan sular.”[3]

diye ifade ettiği bir hâletiruhiyenin melali ve hüznü; eli kolu budanmış küçük bir Anadolu Beylerbeyliği diyebileceğimiz 780.000 kilometrekarelik bir vatan toprağına sıkış/tırıl/mamızdan beri, hükümran olduğumuz coğrafyalara duyduğumuz hasret hep duman duman başımızda tütmüştür. Ata yurdumuza ve ceddimizin vatan kıldığı gönül coğrafyamızı oluşturan diyarlara duyduğumuz tahassür, asırlardır tariflere sığmayan bir sılayırahim özlemi olmuş ve yıllar yılı hep yüreğimize batmıştır. Ve hasret ateşinde dokunan daüssıla nağmeleriyle, vuslat şafaklarını muştulayan sıla menzilli şiirler de, şarkılar da hep gönül hanemizi mesken tutmuştur… Buna mümasil; “Türk Dünyası” diye başlayan hitaplar ve “sıla”yı anlatıp ata yurdumuzu yâd ettiren kitaplar bize herkesten daha fazla tesir edip ruhumuza dokunmuş ve bizi alıp Turan ellerine götürmüştür…

İşte “Ülkü denen nazlı gelin”e sevdalı çok kıymetli gönüldaşımız ve değerli bir kalem erbabı olan Osman Oktay Bey’in; “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası; Hayaller, Hatıralar, Gerçekler…” üst başlığı altında “MODERN SEYAHATNAME” ismiyle yayımlanan son eseri de bidayetten beri ifade etmeye çalıştığımız; ata yurdumuz “Uluğ Türkistan”ı, ona duyduğumuz özlemi ve ecdada vatan olmuş gönül coğrafyalarımızı tafsilatlı bir biçimde anlatan ve tabir caizse bizlere “sılayırahim” yaptıran çok önemli bir kitaptır.

Biz kadim ülkücüler; -şimdilerde unutulsa bile- 1970’li yıllarda Temmuz ayının üçüncü haftasını “Esir Türkler Haftası” olarak ilan etmiş ve “14 Temmuz”da bu haftayı başlatıp; “yaslı-yaralı Türkler” için mitingler, gösteriler ve açlık grevleri yapmış, “Turan elleri”nde yaşanan zulümleri Türkiye ve dünya kamuoyunun gündemine getirmek ve “Dış Türkler”e dair duygu ve düşüncelerimizi ifade etmek için bildiriler yayınlamış, dergiler çıkarmış, ve paneller düzenlemiştik… Ayrıca14 Temmuz 1959’da başlayan ve üç gün süren tüyler ürperten o korkunç Kerkük Türkmen katliamını unutturmamak adına da anma toplantıları tertip etmiştik. İşte anlamlı bir tevafuk neticesi “Esir Türkler Haftası”nda; Osman Oktay Bey’in lütfederek; “Aziz Dost Dr. Mehmet Güneş’e Türk Dünyasından bir demet” diye imzalayıp, “14 Temmuz 2017” diye tarih düştüğü “Modern Seyahatname” adlı çok kıymetli kitabı postadan çıkageldi…

Osman Oktay’ın “Modern Seyahatname” isimli bu yeni eserini elime aldıktan sonra bırakamadım ve iki gün içinde okuyup bitirdim. Türk Dünyası’nı ve gönül coğrafyamızı oluşturan yerleri bütün tafsilatıyla anlatan, okuyucuya Türk kültür ve medeniyetinden, Türk Dünyası tarihinden, edebiyatından demet demet güller sunan bu güzel eser; “Turan elleri”nin gerçek bir yol haritası olmanın ötesinde; ülkücülerin his ve heyecanlarına, hayal ve ideallerine, duygu ve düşüncelerine de tercüman olan çok önemli bir çalışma… Daha önce de çocuk ve aileye yönelik çeşitli senaryolarda ve radyo programlarında imzası bulunan; Ülkücü Hareket’in Dede Korkut’u Galip Erdem Ağabeyimizi “Bir Ülkücünün Romanı / KENDİNİ UNUTAN ADAM” isimli biyografik eseriyle anlatan ve “Kerkük Gönlümde Aşk, Yüreğimde Sızıdır” kitabının müellifi de olan şair gönüldaşımız Oktay Bey’i, bu çok önemli çalışmasından dolayı kutluyor ve Türk Dünyası sevdalıları adına kendisine can-ı gönülden teşekkür ediyorum.

"Modern Seyahatname”yle ilgili bu inceleme yazımda, eserle ilgili görüşlerimi okuyucuyla paylaşırken öncelikle kitap kapağıyla alakalı fikirlerimi, bilahare kitaba dair genel düşüncelerimi dile getirecek, daha sonra da bölümler hakkındaki mütalaamı ifade edeceğim.

Osman Oktay Bey tarafından Moğolistan’a giderken havadan çekilen ve kitaba kapak olan fotoğraf; uçağın kanadını THY amblemiyle resmeden ve Tanrı Dağları’nın bütün ihtişamını gösteren çok güzel yakalanmış anlamlı bir enstantane… Bu sanatkârane resmin kitap kapağı olması, bizlere “Göçtü kervan kaldık dağlar başında” diyen Türkistan Türklerinin, “kervan”ın geri döndüğünü görünce Türkiye’den gelen soydaşları için söylediği; “Çekik gözlü gittiniz çakır gözlü geldiniz, atla gittiniz uçakla geldiniz!” nüktesini hatırlattığını ve bu fotoğrafın kitabın ismine çok yakıştığını, resimle ismin tam bir uyum gösterdiğini, eskilerin tabiriyle söylersek “ismiyle müsemma” olduğunu belirtmek istiyorum.

Kitabın ön sözünde; “Türk Dünyası seyahatlerinizi ertelemeyin!” diyen Osman Bey, lise yıllarından beri hayalinde yaşatmasına rağmen bir türlü gidip görme imkânı bulamadığı ata yurdumuz hakkında genel bir değerlendirme yaparken Hamdullah Suphi Tanrıöver’in; “Ormana bir duvar çekerseniz ağaçları birbirinden ayırmış olmazsınız; alttan kökler, üstten dallar buluşur.” vecizesini hatırlatmakta ve “Türk Dünyası uçsuz bucaksız koskoca bir derya, bir okyanus. ‘Ol mâhiler ki deryâ içredir, deryâyı bilmezler’ kavlince biz bu deryadan habersiz yaşayıp gidiyoruz. (..,) Ben, altmış yaşından sonra da olsa gençliğimden beri hayâllerimi süsleyen Türk Dünyası’nı keşfe çıktım, gezip gördüklerimi ve yaptığım incelemeleri karınca kararınca yazıp anlatmaya çalıştım, resimler çektim... Hayallerim ve hâtıralarımla gerçekleri yoğurup fotoğrafladığım bu eserimle Türk Dünyası’nın tanıtılmasına bir katkım olur da başka dostların ve özellikle gençlerin gezip görmesine vesile olabilirsem ne mutlu bana…”[4] demektedir.

“Modern Seyahatname”; Osman Oktay’ın çeşitli tarihlerde gerçekleşen Türk Dünyası’na ve gönül coğrafyamıza yaptığı geziler sırasında tuttuğu notlara, hayallerine, hatıralarına ve yaşadığı olaylara istinaden kaleme aldığı -bir kısmını daha önce Türk Yurdu Dergisi’nde okuduğumuz- yazılardan oluşmaktadır. Bu seyahatnamede yazar; söz konusu bölgelerin tarihî geçmişini, bugünkü durumunu, coğrafi özelliklerini, mimari yapılarını, kültürel değerlerini, sanatkârlarını, edebî şahsiyetlerini, devlet adamlarını, kahramanlarını, şehirlerini, şehitlerini, şehitliklerini, camilerini, türbelerini detaylı olarak anlatmış, Turan illerine ve ecdadımızın vatan kıldığı topraklara dair çok yönlü bilgiler vermiş, inşa ettiğimiz medeniyetlerden bahsetmiş, yazdığı konuları şiirler ve anekdotlarla da ziynetlendirerek bu güzel kitabını; kültür, sanat ve medeniyet imbiğinden süzülmüş bir tarih ziyafetine dönüştürmüştür. Bu kitapta Osman Oktay, seyahat imkânı bulamadığı veya Doğu Türkistan gibi seyahat etmesine izin verilmediği yerler hakkında da tafsilatlı bilgiler aktarmış, Türk Dünyası müdavimlerinden -Özer Revanoğlu Ağabey ve Kadir Tosun Bey’den- alıntılar yapmış ve kitabi malumatın yanına fotoğraflar da eklemiştir. Osman Bey; gezip gördüğü yerlerde yaşadıklarını millî kültür birikimiyle harmanlarken satırlara döktüğü konuları “Anamızın ağzımızdaki ak sütü” olan güzel Türkçemizin billur kelimeleriyle de tezyin ettiği ve bir şair duyarlılığıyla kaleme aldığı gibi; Ülkücü Hareketin Türk Dünyasıyla ilgili hayal ve ideallerini hissiyat dolu bir anlatım ve akıcı bir üslupla dile getirirken gençlik heyecanlarımızı da kıyama durdurmuştur.

“Modern Seyahatname”de Osman Oktay yüreğinin sesini satırlara dökmüş ve -yeri geldiğinde- duygu çiçekleriyle telvin ettiği şiirlerini de okuyucuyla paylaşmıştır. Zaten bu kitabın her sayfasında; inanç, millî mefkûre ve Türk kültürüyle şekillenmiş bir tarih şuurunun; idealizm, reel politik ve medeniyet tasavvuruyla biçimlenmiş Turan ülküsünün ve mensubiyet duygusunu millî kimliğe dönüştüren değerler manzumesinin cümle cümle, mısra mısra arzıendam ettiğine de şâhit olursunuz. Ayrıca Osman Oktay Bey’in bu çok kıymetli kitabında; gönül gönderinde “Turan aşkı” dalgalanan, dudaktan “Türkistan” sözü çıkınca, kalbi soylu bir tahassürün hüznüyle yanan, Evlad-ı Fatihan deyince bakışlarına bir ebr-i nisan oturan, Urumçi, Ötüken, Kerkük, Kırım, Karabağ, Halep, Yemen yâd edilince gözleri bulutlanan, Türk Dünyası’na kara sevdalı, ecdadımızın vatan kıldığı gönül coğrafyalarımıza yürekten bağlı, “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman” olan ülkücü hareket mensuplarının mukaddes davalarının, turkuaz duygularının, Turan özlemlerinin ve ertelenmiş vuslatlarının da dile getirildiğini görürsünüz…

Şurası muhakkaktır ki, Türk milliyetçileri; hep büyük düşünmüş, hep büyük idealler peşinden koşmuş, hep büyük hayâller kurmuş, hep en uzaktaki ufku görmüş ve akıllara durgunluk veren çok büyük mefkûreleri hep “Kızıl Elma” yapmış ve bu hedefleri gerçekleştirme gayret ve kararlılığını da devamlı yüreğinde taşımıştır… Mesela Balkan Bozgununu yaşadığımız Osmanlı’nın en zor zamanlarında, Devlet-i Aliyye’nin her açıdan tükendiği ve “Hasta Adam”ın malum sona yaklaştığı sekerat döneminde dahi Türk milliyetçileri; azmini ve inancını hiç bir zaman kaybetmemiş, istikbâlden ümidini hiç kesmemiş, karamsarlığa asla teslim olmamış, “sönen kibritin son alevi” olarak dağ gibi yürekleriyle karanlığa ışık saçmışlardır… Osmanlı’nın dünkü eyaletleri karşısında çok büyük bir hezimet yaşayıp yüz karası bir “hacalet”e düçar olduğu “Balkan Harbi” gibi bir savaşın sonrasında bile Türk milliyetçisi münevverler; sarsılmaz bir inanç, kavi bir iman, tarihî bir destan ve coşkun bir heyecan içinde çok büyük bir hedef ortaya koyarak;

“Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan;

Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan…”[5]

diye haykırmışlardır. Fakat bu inanılmaz azim ve ufku, dillere destan kararlılığı ve hayâller ötesi bir mefkûreyi; “Vatan için, vatanından başka her şeyini gülerek fedâ etmiş”[6] olanlar ancak anlayabilirler. Bu hâletiruhiyeyi bir de; “Hayatlarını avuçlarındaki bir kor yığını gibi taşıyarak yaşayan”[7] Enver Paşa’nın yol evlâdı olan; “Vatanımın ha ekmeğini yemişim, ha uğruna kurşun!”[8] diyebilen ülkücüler idrak edebilirler. Hayata madde penceresinden bakanlar, AB kapılarında pâye arayanlar, millet gerçeğini idrak edemeyenler, Türk milliyetçiliğini kavmiyetçilik zannederek tahkir edip düşmanlık besleyen nev-zuhur muhafazakârlar bu asil Türk ruhunun ne demek olduğunu, Türk’ün fıtrat ve asaletinin ne anlama geldiğini hiçbir zaman anlamazlar / anlayamazlar / anlamak istemezler... Ecdadından tevarüs ettiği asaletten beslenen, önce Türk birliği diyen ve yıllar yılı Turan türküleri söyleyen biz ülkücüler;

“Ellerin yurdunda çiçek açarken,

Bizim ele kar geliyor gardaşım…

Bu sınırı kimler çizmiş gönlüme,

Dar geliyor, dar geliyor gardaşım….”[9]

diyerek coğrafî hudutların, demir perdelerin ve kızıl ufukların bir gün mutlaka aşılacağını büyük bir inanç ve aşkla dile getirdik ve ruhumuzda ter ü taze yaşattığımız Turan idealini ve Nizam-ı Âlem ülküsünü hiç soldurmadık… Bizler; Kafkaslardan esen yellerde Fergana Vadisi’nin kokusunu duyduk, Karadeniz çırpınırken Bakü’ye, Kırım’a selam gönderip; “Kafkaslardan aşacağız / Türklüğe şan katacağız” dedik… Altaylardan Tuna’ya gönlümüzü şal eylerken; Urumçi’ye, Taşkent’e, Buhara’ya, Semerkant’a, Almatı’ya, Bişkek’e, Bakü’ye, Bahçesaray’a, Grozni’ye özgürlük istedik… Ve esir Türklerin hürriyet mücadelesini devamlı gönül gönderimizde dalgalandırdığımız gibi, yıllar yılı mukaddes Al-Bayrağımızdan şanlı Gök Bayrağımıza hep umut ışığı ve mücadele azmi de taşıdık...

Biz Turancılar; Türklüğü Edirne’yle Kars arasına sıkıştırmak isteyenlere karşı sesimizi sürekli yükselttik ve hançeremizi yırtarcasına okuduğumuz şiirlerde;

“Benim vatanımın sınırları Edirne’de başlayıp, Kars’ta bitmez!

Hazer’imin hürriyet, hürriyet diye çalkalandığı kıyılardan başlar,

Tâ Viyana’da biter…”[10]

dizelerinde ifadesini bulan düşüncelerimizi büyük bir inançla ifade ettik… Azerbaycan’daki, Kırım’daki, Kerkük’teki, Bağdat’taki, Kudüs’teki, Batı Trakya’daki, Gümülcine’deki, Üsküp’teki, Kıbrıs’taki, Halep’teki, Humus’taki kardeşlerimizin derdi de bizim derdimiz, onların sevinci de bizim sevincimizdir dedik… En namüsait şartlarda ve en karanlık dönemlerde bile esir Türk illerinin bağımsızlık mücadelesini, Uluğ Türkistan’daki bütün kardeşlerimizin ve dünyadaki cümle mazlumların susturulan sesini, “İnsanlara hürriyet, milletlere istiklâl” parolasıyla devamlı bayraklaştırdık… Ve “Güzel Türkistan senge ne boldu / Sebep vakitsiz güllering soldu” diyen Uluğ Türkistan’ın şehit şairi Çolpan’ın;

Yığlama yurdum, eğerçi bol küninde yok bahar,

Gelgüsi günlerinde baht yıldızı oynap kalar.”[11]

 

(Ağlama yurdum, eğer ki bugününde yoksa bahar

Gelecek günlerinde baht yıldızı elbet doğar.)

 

dizelerini de dilimizden hiç düşürmedik…

"Modern Seyahatname”yi okurken, işte bütün bu duygu ve düşünceler resmigeçit yaptı gözlerimizin önünden… Ve Türk’ün yürek sesi, Türkiye’nin beşik kertmesi, idealizmin son efsanesi olan ülkücülerin; 1991 yılında SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte gökyüzünü lâle bahçesine çeviren Türk Devletlerinin bayraklarının dalgalanmasıyla nasıl aşka geldiğini, esir Türk illerinin istiklâline kavuşmasını gözyaşları içinde, şükür secdeleriyle nasıl büyük bir heyecanla karşıladıklarını bir kere daha gururlanarak yâd ettik… Zira biz ülkücüler; Türk Ocaklıların 1912’de gördüğü Turan hayâllerinin 21. asrın şafağında, 1990’lı yıllarda gerçek olmaya başladığına şahitlik etmiştik… Ancak geçmişte bize söylenenleri de hiç unutmamıştık: Bir zamanlar ülkücü hareketin mensupları olarak; “Türk Dünyası elbette bağımsızlığına kavuşacak, Turan ülküsü mutlaka gerçekleşecek, o günlere için hazırlıklı olmalıyız!” dediğimiz zaman, -şimdilerde ulusalcı geçinen bazıları da dâhil- birileri bizlere müstehzi nazarlarla bakıyor ve o günlerde Türk milliyetçilerini -ağababaları SSCB ve Kızıl Çin’in talimatlarıyla- “ti”ye alıyor; “Bunlar; ata binip, kılıç kuşanıp okunu yayını eline alıp Orta Asya’ya sefere çıkacaklar!” diye akıllarınca bizimle alay ediyorlardı… Ancak zaman içinde Türk milliyetçilerinin her dediği doğru çıktı, onların fikirleri iflas etti ve komünizm yıkıldı… Allah’ın (CC) bize bir lütfu olarak Türk Dünyası hürriyetine kavuştu, Ay-Yıldızlı mübarek bayrağımızın yanında -şimdilik- 6 Türk Devleti’nin bayrağı daha semalarda dalgalanmaya başladı... Marksistlerin “ kızıl ütopyaları” tarihin çöplüğüne atılırken, “Şanlı Türk’ün bayrağını Turan ele asacağız” diyenlerin hayâlleri gerçek oldu… Daha yapılacak çok şey olsa da, “demir perdeli soğuk savaş yılları” çok geride kaldı… Bundan sonra Yüce Rabbimizin izni ve inayeti; bizim alın, akıl ve gönül teri dökeceğimiz çalışma ve gayretimizle tamamlanmamış hayallerimiz de, yarım kalmış sevdalarımız da tamamına erecek ve “Tarihin beklediği Türkler” de yeniden tarihî mefahiriyle buluşacaktır inşaallah…

Osman Bey’in kitabını okurken -elbette hazırlıksız yakalanmamız, eksikliklerimiz, yanlışlarımız, hatalarımız, parçalanmışlıklarımız ve pek çok anlamdaki yetersizliklerimiz olsa da- hayal denilen Turan idealinin hayatiyet kazanıp nasıl da ete-kemiğe büründüğünü “ayne’l-yakîn” ve “ilme’l-yakîn” olarak gözümüze, gönlümüze ve zihnimize içiriyoruz… Gerçekten de “Modern Seyahatname”yi okurken; kimi zaman duygu seline kapılıp heyecan içinde kalıyor, kimi zaman hüznün her renginden hisse alıyor, kimi zaman yaşadığımız hakikatlerin hayâllerimizi aştığına şahit oluyor ve şairin yarım asır önce yazdığı;

“Gerçek hayâli aştı, ufuklar uzak değil.
En olmaz isteklere uzanmak yasak değil.
Uçuyor rüzgâr gibi altımdaki küheylan
Ne kadar dizginlesem yavaşlayacak değil”
[12]

dizelerde ifadesini bulan bir büyük ülkünün gerçekleşmesinin ve 7 bağımsız Türk Devleti’yle Turan mefkûresinin hayata geçmesinin bahtiyarlığını yaşıyoruz…

“Modern Seyahatname” de 21. asrın şafağında Türk Dünyası’nda Osman Gazi’nin Şeyh Edebâlî dergâhında gördüğü o mübarek rüyaya benzer düşler görmeye başladığımızı, Cenab-ı Allah’ın lütf-u ilahisiyle 1991 yılında bizim önümüze çok büyük fırsatlar çıktığını; araya hasret giren, gurbet giren, demirperde giren kardeşlerimizle aramızdaki menzil menzil büyüyen hasretlerin; vuslat türküleriyle, azatlık şiirleriyle, hürriyet sevdasıyla, din ve milliyet aşkıyla nasıl tüketildiğini okuyoruz… Bu kitabın sayfalarında; fizikî olarak olmasa da fiilî olarak Turan ülküsünün goncaya durduğunu, ancak daha yapılacak çok iş, alınacak çok mesafe ve aşılacak pek çok mesele olduğunu görüyoruz… Bu problemleri halletmek için de; çok büyük bir gayretin gösterilmesi gerektiğini, hayatın gerçekleriyle, tarih şuuruyla, mesuliyet duygusuyla ve ibret nazarıyla meselelere bakıp çözümler üretilmesinin elzem olduğunu da idrak ediyoruz… Çünkü artık Turan sevdası bir hayal olmaktan çıkmış, içi doldurulması gereken bir hakikate dönüşmüş, bu büyük aşkın temellerini tahkim etmek ve daha da güçlü hâle getirmek bize kalmıştır… Şimdi artık hep birlikte bize düşen vazife; duygusal ve platonik davranışların ötesine geçmek; dünya şartlarını ve güç dengelerini iyi okuyup ona göre hareket etmek; ekonomik, siyasi, kültürel iş birliğini sağlamak ve Gaspıralı İsmail Bey’in yıllar önce büyük bir vukufiyetle işaret ettiği “Dilde, fikirde, işte birlik” ilkesini hayata geçirmektir. Bütün bunlar tarihin ve coğrafyanın bize yüklediği görevlerdir... Dünkü soğuk savaş döneminde hayal görünen esir Türk illerinin bağımsızlığı bugün nasıl gerçekleştiyse; kültürel, ekonomik, askerî ve siyasi iş birliğimiz de inşallah öylece hayata geçecektir... o zaman, “Türk Dünyası” tabirinin de gerçek manasıyla içi doldurulmuş olacaktır... o zaman, 80 milyonluk Türkiye’nin değil 300 milyonluk Türk Dünyası’nın gücünden bahsedilecektir... Yeter ki, biz inanç ve gayretle çalışalım, iş birliğinin nelere muktedir olduğunu idrak edelim, bir millet -şimdilik- 7 devlet olduğumuzu bilelim ve Türk Dünyası idealinin büyük bir aşk olduğunu, nesilden nesile devredilmesi gerektiğini ve gayret kuşağının her alanda kuşanılmasının şartın ötesinde bir mecburiyet olduğunu bilelim ve bu yolda fedakârane çalışarak -tek taraflı da olsa- gayret gösterelim… Hani Üstat ne diyordu “Vur kazmayı dağa Ferhat / Çoğu gitti, azı kaldı.” Ve aslolan Aslı’ya kavuşmak isteyenlerin Ferhat olmasıdır... Aslolan, bu sevdaya baş koyanların bu dava için; ter dökmesi, gayret göstermesi, elini taşı altına koyması, zahmet çekmesi, cansiperane çalışması ve laf değil, iş yapmasıdır… Ecdadımız ne güzel söylemiş; “Emeksiz yemek, zahmetsiz rahmet olmaz!” diyerek… Unutmamak gerekir ki, işin özü çalışmaktır ve gerisi laf ü güzaftır…

Yaşanan hakikatlerinden ve dünya gerçeklerinden de azade kalmayan “Modern Seyahatname”nin müellifi de; yapmamız gerekenleri; bizdeki ve Türk Dünyası’ndaki mevcut eksiklikleri, yapılan yanlışlıkları, düzeltilmesi gereken işleri ve yapılmaması gerekenleri de satır aralarında dile getirmiştir. Azerbaycan’da düzenlenen bir ilmî toplantıda sunduğu ve bu kitaba da koyduğu bir tebliğde; şu çok önemli tespitleri yapmış ve “Kısacası az laf edip, çok iş yapmak zorundayız. Parlak sözlere, hamasi nutuklara karnımız tok. Aşkla, şevkle çalışalım; birlik olalım, güçlü olalım. Sözlerimi, bir Azerbaycan mahnısından aldığım mısra ile bitiriyorum: ‘Suyu anmagla susuzluk neçe keçsin?[13] demiştir. Ne hacet başka söze, gayret düşüyor bize…

* * *

Bengü Yayınları tarafından “Gezi Yazısı” kategorisinde yayımlanan “Modern Seyahatname”; on iki bölümden oluşmuş ve her bölümün hitamında da konuyla ilgili -müellif tarafında çekilen- fotoğraflara yer verilmiş olan 336 sayfalık bir eserdir…

Anadolu Türklüğü ile aynı soydan gelen ve aynı kökten dal vermiş Türkistan Türklüğünün, Evlad-ı Fatihan yurtlarının ve gönül coğrafyamızın anlatıldığı “Modern Seyahatname”nin ilk bölümünde; Tanrı Dağları’nın gölgesindeki Kırgızistan, Özbekistan ve Kazakistan’a yapılan ziyaretler bütün detaylarıyla anlatılmış… “Manas’ın at oynattığı topraklar”a, “Dünyanın en yeşil başkenti Bişkek”e, Cengiz Aytmatov’un da mezarının bulunduğu “Hüzün durağı Atabeyt”e, “Türk Dünyası’nın ilk minaresi Burana”ya ve “Aziz Olan Issık Göl”e gidilmiş. “Baştanbaşa dutlar ve leylekler ülkesi”[14] diye vasfedilen Özbekistan gezisinde “Taşkent’ten Semerkand’a” geçilmiş, İmam Buhârî Hazretleri’nin, Emir Timur’un ve “Orta Asya’daki tek sahâbî olarak bilinen Peygamber Efendimiz’in amcası Hz. Abbas’ın oğlu Şâh-ı Zinde (Yaşayan Şah) Kusam b. Abbas’ın türbesi”[15] ziyaret edilmiş… Buhara’da Bahaeddin Şâh-ı Nakşıbendi Hazretlerinin türbesinde, Hive’deki Ebu’l-Gazi Bahadır Han’ın mezarında Fatihalar okunmuş. Ve her bölümün sonunda olduğu gibi, bu seyahat notlarının hitamına da Osman Bey gezip görülen yerlerde çektiği fotoğrafları koymuş… Bürokrasinin gadrine uğrayan yazarımız; Türkmenistan ziyareti için vize alamamış olsa da “İnadına Türkmenistan”[16] demiş ve bu ülke hakkında tafsilatlı bilgiler aktarmış… Osman Oktay, Yesevî Yurdu Kazakistan gezisini anlatırken de, Kazak Türkleri, Almatı, Astana, Çimkent, Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî, Dîvân-ı Hikmet ve Abay Kunanbay hakkında da çok doyurucu malumat vermiş…

Vize almalarına rağmen, Doğu Türkistan’a ziyaret etmelerine, “Türk Ocaklı oldukları” gerekçesiyle izin verilmeyen, Urumçi Havaalanı’nda tam on saat bekletildikten sonra Çinli yetkililer tarafından; “Derhal ülkemizi terk etmeniz gerekiyor”[17] denilerek sınır dışı edilen Osman Oktay ve on dört arkadaşı, çok arzu etmelerine rağmen Doğu Türkistan’ı ziyaret edememiş… Ancak Osman Oktay; “Orda Bir Ülke Var Uzakta”[18] başlığı altında; Doğu Türkistan, Uygur Türkleri, Tanrı Dağları, Urumçi, Hotan, Turfan, Kâşgar, Kâşgarlı Mahmud, Balasagunlu Yusuf Has Hâcip, Edip Ahmed Yüknevî hakkında da geniş bilgiler nakletmiş… Osman Oktay ve Türk Ocaklı Arkadaşları; “Gerçi bizler Çin’e set çektiren Mete Han’ın ordusunda birer çeri, Çin Sarayı’nı basan Kür Şad’ın yiğitlerinden birileri değildik”[19] deseler de; “15 Bozkurt”, “Çin keferesini” ürkütüp titretmiş, Ölümlerle eğlenen tunç yürekli Türkler”[20] algısının ve korkusunun Kürşad’dan beri hâlâ Çin semalarında yankılandığını da bütün dünyaya bir kere daha göstermiştir.

Osman Oktay; “Ötüken’e Yolculuk” başlığını verdiği, “Uçsuz bucaksız bozkır ve çöllerden oluşan” Moğolistan gezisinde; Büyük Bozkır İmparatorluğu’nu kurarak dünyaya hükmeden Cengiz Han, Moğollar, Moğolistan ve Çağatay Türkçesi’nin büyük edibi Ali Şir Nevâî hakkında da detaylı bilgiler aktarmış… Ayrıca yazar; Kazak köyünde kıldıkları Cuma namazını, yedikleri “Sirne” denilen Kazak düğün yemeğini Dukha Türkleriyle karşılaşmalarını, Ötüken coğrafyasını, Orhun Vadisi’ni ve Türk kültür tarihinin eski abidelerinden olan Orhun Yazıtları’nı da tafsilatlı olarak satırlara dökmüş… Bilge Kağan, Köl Tigin, Tunyukuk ve bu Türk büyükleri adına dikilmiş olan kitabeleri de detaylı olarak anlatan Osman Oktay; Asırlar öncesinden bizlere seslenen Bilge Kağan’ın; Ey Türk – Oğuz Beyleri, milleti, işitin: Yukarıda gök çökmese, aşağıda yer delinmese; Türk Milleti, ilini Töreni kim bozar? Ey Türk Milleti, titre ve kendine dön!” ikazını da mükerreren dile getirmiş.[21] Eğer beş bin yıllık devlet geleneği olan Türk Milleti titreyip kendine dönerse ve asil ruhunun yeniden farkına varırsa neler olmaz ki şu dünyada… Mazlumlar kol-kanat bulur, âlem tâgutlardan kurtulur, dünyaya lekesiz ve gölgesiz bir adalet nizamı kurulur, XV. ve XVI. asırlarda olduğu gibi, 21. yüzyıla da yeniden Türk mührü vurulur…

Ve bozkurtlar; Orhun Şelalesi’nin soğuk sularında “çimip”, çelik gibi olduktan sonra hep birlikte Kürşad Marşı’nı söylemişler ve:

“Kürşad’ın narasıyla indik Tanrı Dağı’ndan

Ruhumuzu kandırdık Orhun’un kaynağından

Bu kaynaktan içenin yürekleri tunç olur

Türk’e kefen biçenin ölümü korkunç olur.”[22]

sedalarıyla yeri göğü inletmişler.[23]

Osman Bey’in, Türkiye dışındaki Türk Dünyası’na ilk seyahati Azerbaycan’a olmuş… Bu gezide yazarımız; Hazar Denizi’nin kıyısında kurulmuş olan Bakü’yü ziyaret etmiş, Hazar’a hâkim bir tepedeki Şehitler Hıyabanına, Türk Şehitliği’ne ve Devlet Mezarlığı’na gitmiş, Ebulfeyz Elçibey’e ve bütün şehitlerimizin ruhuna Fatihalar göndermiş… Bakü’de bulunan Türk Şehitliği Abidesi’ne; Ayrılır mı gönül candan / Türkiye Azerbaycan’dan!” mısraları hakkedilmiş.[24] Ve bu gezideki her şey, Bahtiyar Vahapzâde’nin;

 

“Bir millettik iki devlet, aynı arzu, aynı niyet

Her ikisi cumhuriyet, Azerbaycan Türkiye”

 

dizelerindeki ifadelerini her yönüyle doğrulamış. “Modern Seyahatname”nin Azerbaycan’la ilgili bölümünü okurken “Rütbesiz Mareşal” Galip Erdem’in 24 Kasım 1969 tarihinde kaleme aldığı ve “… Bana hayalperest diyorlar… Aptallar... Hayâl kurmasını bilmeyenlerin insan değil, ancak eşek olabileceklerinden haberleri bile yok..”[25] diye biten Bakü Geceleri” isimli o hasret yüklü yazısını ve “Kafkaslardan esen yellerin Turan ufuklarını bir lâle bahçesine çevireceğine, Uluğ Türkistan’ın semalarında mübarek bayraklarımızın dalgalanacağına” dair yıllar öncesinden verdiği muştuyu hatırlamamak ne mümkün...

 

Osman Bey’in Orta Avrupa ziyaretinde özellikle gittiği yer elbette ki; “Hun Türklerinin ulu Hakanı Attila’nın karargâhı, Muhteşem Süleyman’ın yadigârı, Köstence Limanı’ndan çıkıp Tuna üzerinden tersine süzülerek gelen İnce Donanma’nın sığınağı, ‘Bir yaz günü Tuna’dan kafilelerle geçen’ akıncıların otağı şehir, Budapeşte!”[26] oluyor… Budapeşte’de Tuna’yı doya doya seyreden Bey; “Bir nehir bir şehri bu kadar mı güzelleştirir, geçtiği yerlere bu kadar mı hayat verir Allah’ım?[27] diyor. Oktay’ın Tuna üzerine yazdıklarını okudukça yâdımıza rahmetli Hayati Vasfi Taşyürek’in şu dizeleri düşüyor:

“Buluştuk Budapeşte’de,
Tuna yandı, ben ağladım.
Geçmişi yâd ede ede,
Tuna yandı, ben ağladım.

Dert yığılmıştı özüne,
Türk tütüyordu gözüne,
Sürdüm yüzümü yüzüne,
Tuna yandı, ben ağladım.
Aral dedi, Musul dedi,
Kafkas, Kerkük nasıl dedi,
Anlat usul usul dedi,
Tuna yandı ben ağladım.

Bozkurt dedi, Ülkü dedi,
Ülkü besler Türk’ü dedi,
Türk kurtarır Şark’ı dedi,
Tuna yandı, ben ağladım.”
[28]

Balkan seyahatine de çıkan Osman Bey; Evlâd-ı Fatihan diyarlarını da çok tafsilatlı olarak anlatmaktadır. Buralardaki ecdat yadigârı câmileri, tekkeleri, namazgâhları, hanları, hamamları, çarşıları, köprüleri satırlara dökmekte, ayrıca bu binaların banilerini ve bugünkü hâllerini de dile getirmektedir. Yunanistan’daki, Makedonya’daki, Kosova’daki Bulgaristan’daki Türk şehir ve eserleri hakkında detaylı bilgiler verdiği gibi, Yahya Kemâl’in şehri Üsküp’ü de hüzünle yâd etmektedir. Yazarımızın; Kosova’da; “Savaş meydanında şehit olan ilk ve tek Osmanlı padişahı” I. Murad’ın iç organlarının gömülü olduğu “Meşhed-i Murad Hüdâvendigâr”ı ziyareti de okuyucuyu ziyadesiyle etkilemektedir. Sultan Murad Han’ın I. Kosova Savaşı öncesi -8 Ağustos 1389 gecesi- ihlasla yaptığı o mübarek duanın; “Yâ İlâhî! Bu mü’min askerleri küffâr elinde mağlup edip helâk eyleme! Onlara öyle bir zafer lütfet ki, bütün Müslümanlar bayram eylesin! Dilersen o bayram gününün kurbânı da şu Murad kulun olsun!”[29] diye niyaz eden bölümünü okuyunca gözlerimiz terlediği için, biz de kitabı kapatıp Murad Hüdâvendigâr’a “üç İhlas bir Fatiha” gönderdik…

Osman Oktay Bey, “Yavru Vatan Kıbrıs” bölümünde bizleri Kıbrıs tarihinin sayfaları arasında dolaştırdığı gibi, yazarımızdan; “Yalnız Mücahit” Rauf Denktaş’ı, “Kıbrıs Türk’tür Türk kalacaktır.” sözünün ne anlama geldiğini, vatan savunmasının nasıl yapılaması gerektiğini ispat eden bozkurt amblemli Türk Mukavemet Teşkilatı’nın mücadelesini ve Kıbrıs’taki ziyaret yerlerini de geniş olarak öğreniyorsunuz.

“Modern Seyahatname”nin son bölümünde tarumar olmadan önce yapılan Suriye ve Irak seyahatlerinin notlarını da hüzünle okuyorsunuz… Bugünkü taş üstünde taş kalmayan perişan hâli ve yaşanan insanlık dışı katliamları düşündüğünüzde; “Ah Halep! Vah Halep[30] diyen sayfalardaki hüznü tepeden tırnağa bütün benliğinizde yaşıyorsunuz… “Irak, Bize Irak mı?” bölümünde; kinini din yapan eblehlerin ve piyon “cihatçı”ların kimlerin oyuncağı olduğuna ve aynı dinî nidalarla birbirini katleden Müslümanların hâline kahroluyorsunuz… Sık sık dile getirdiğimiz; ‘Sağlığın, vatanın ve devletin kıymeti ancak kaybedilince anlaşılır’ gerçeğinin; Suriye ve Irak’ta; hâk ile yeksan olmuş vatanlara, katledilen canlara ve paramparça olan insanlara bakarak bir kere daha görüyor, Türk Milleti’nin dilinden düşmeyen; “Allah; devlete, millete zeval vermesin!” duasının, tarihî tecrübeler ışığında söylenmiş ne kadar önemli bir niyaz olduğunu ve ne derin manalar ifade ettiğini de bu vesileyle bir kere daha idrak ediyorsunuz…

Hâsıl-ı kelâm “Modern Seyahatname”; Turan illerini ve gönül coğrafyamızı ziyaret edecek herkesin, bu seyahate çıkmadan önce mutlaka okuması, altını çizerek not alması ve yanında götürmesi gereken bir yol haritası ve bir başucu kitabıdır. Keza bu çok önemli eser; Türk Dünyası sevdalılarının; hayallerini, ideallerini, hâtıralarını, mefkûrelerini yorumlayarak anlatan, çarpıcı anekdotlar ve enstantanelerle fotoğraflayan modern bir “sılayırahim”dir… Osman Oktay Bey’i bu kıymetli eseri için bir kere daha tebrik ediyor ve en kısa sürede yeni çalışmalarıyla da musafaha etmek istediğimizi hassaten belirtmek istiyorum.

Eser, Bengü Yayınları Tel: ( 0312) 311 70 52 bilgi@benguyayincilik.com ve internet ortamında Kitap Yurdu’ndan temin edilebilir.

 

[1] Hüseyin Râcî Efendi, Tarihçe-i Vak‘a-i Zağra, 37

[2] Hilmi Yavuz, Hüzün ki En Çok Yakışandır Bize

[3] Yahya Kemal Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz, Açık Deniz, 7

[4] Osman Oktay, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası Hayaller, Hatıralar, Gerçekler; Modern Seyahatname, 7-8

[5] Ziya Gökalp, Kızılelma - Şiirler, Turan, 14

[6] Süleyman Nazif’in Süleyman Askerî Bey için söylediği söz

[7] Nevzat Kösoğlu’nun Enver Paşa ve Son Osmanlı Nesli için kullandığı tabir

[8] Ülkücü Şehit Alpaslan Gümüş’ün sözü

[9] Abdurrahim Karakoç, Vur Emri, 9

[10] Şeyh Şâmil Şiiri

[11] 1897’de Özbekistan’ın Andican şehrinde doğan ve bir ömür Ata yurdumuzun bağımsızlığı için mücadele veren Türkistan’ın millî şairi Abdülhamid Süleyman (Çolpan), Sovyet yönetimi tarafından pek çok kez tutuklanmış ve 1938 yılında da kurşuna dizilerek şehit edilmiştir. “Çolpan”ın pek çok şiiri bestelenmiş olup en önemli şiir kitabı “Oyganış” (Uyanış)tır.

[12] Mehmet Çınarlı, Gerçek Hayali Aştı, Gerçek Hayali Aştı, 37

[13] Osman Oktay, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası Hayaller, Hatıralar, Gerçekler; Modern Seyahatname, 184

[14] Osman Oktay, a.g.e., 30

[15] Osman Oktay, a.g.e., 28

[16] Osman Oktay, a.g.e., 59

[17] Osman Oktay, a.g.e., 77

[18] Osman Oktay, a.g.e., 139

[19] Osman Oktay, a.g.e., 155

[20] Nihal Atsız, Yolların Sonu, Türklerin Türküsü, 50

[21] Osman Oktay, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası Hayaller, Hatıralar, Gerçekler; Modern Seyahatname, 109

[22] Nihal Atsız, Yolların Sonu, Türklerin Türküsü, 50

[23] Osman Oktay, a.g.e., 118

[24] Osman Oktay, a.g.e., 186

[25] Galip Erdem, Ülkücünün Çilesi, Bakü Geceleri, 235

[26] Osman Oktay, a.g.e., 230

[27] Osman Oktay, a.g.e., 231

[28] Hayati Vasfi Taşyürek, Ülkü Tomurcukları, 44

[29] Osman Oktay, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası Hayaller, Hatıralar, Gerçekler; Modern Seyahatname, 263

[30] Osman Oktay, a.g.e., 303


PAYLAŞ