Türkiye, 21. yüzyılın ilk yirmi yılında derin bir dönüşüm ve değişim yaşadı. Aynı zamanda dünyadaki gelişmelerin de etkisiyle büyük sıkıntılarla karşılaştı. 1990’lardan günümüze, dünyanın yeniden tasarımı girişimlerinin yanında dijital çağ, uzay egemenliği, nano-teknoloji, yapay zekâ, biyolojik savaş ve salgınlar gibi bir dizi alanda yaşanan hızlı değişim ve dönüşümler, 2020’lerde belki de geri dönülemez bir şekilde insan, toplum, devlet algımızda ve bu kavramların mahiyet ve yansımalarında yeni bir çağa girdiğimizi göstermektedir.

Tarihte elbette değişim vardır, dönüşüm vardır ancak sanayi devriminin yol açtığı köklü değişimden çok daha derin ve kapsamlı bir değişimi önceleri bilgi çağı ve bilişim çağı şeklinde adlandırılan, şimdilerde ise sayısal (dijital) çağ olarak tanımlanan dönemde yaşıyoruz.  Elan insanların yaptıkları pek çok iş robotlar ve makineler tarafından yapılmakta ancak yakın gelecekte savaşlar da dâhil pek çok kesim ve alanda “insansızlaştırma”nın boyutları bugünden tahayyül edilemeyecek boyutlara ulaşacak. İnsanların çeşitli vasıtalarla zihin kontrolünden her türlü yaptıklarının izlenmesine kadar uzanan bir dizi alanda şeffaflaşmakta olduğunu görmekteyiz. Çin örneği, bunun demokrasi dışı bir yönetim altında varacağı noktaları açıkça gösteriyor ama daha vahim tehdit ve tehlikeler; sözde demokrat, insan haklarına saygılı ve medeni Batı’nın bütün insanlığı baskı altına alacak proje ve tasavvurlarından neşet edeceğe benziyor.

Böyle büyük bir meydan okuma karşısında medeniyet değerlerimiz, millî kimliğimiz, insani hasletlerimiz mukavemet edebilecek mi, daha doğru bir şekilde sorarsak, ne gibi yeni şekiller alacaktır? Özellikle 19 ve 20. yüzyıllarda sanayileşme, teknolojik değişme gibi olguların kültürde ve medeniyet anlayışında yol açtığı olumlu ve olumsuz tesirler konusunda farklı düşünce akımlarının farklı tepkiler verdiği, farklı tutumlar takındığı malumdur. Yakın tarihimizde Batıcılar ile muhafazakâr kesim arasında yaşanan, “Batı’nın ilim ve tekniğini mi yoksa bütün medeniyetini mi iktibas etmemiz” mevzuundaki tartışmalar malumdur. “İlim ve teknolojinin değerlerden bağımsız olarak iktibas edilmesinin mümkün olmadığı tecrübeyle sabit olduğuna göre tutulması gereken yol ne olmalıdır?” sorusu da epeyce tartışılmıştır.  Türkçülüğün fikir babalarından Ziya Gökalp’ın hars-medeniyet ayırımı, bu meseleyi çözme girişimlerinden biri idi ama zamanla medeniyet kavramının Gökalp’ın verdiği anlamın tam tersini taşıdığı da ileri sürüldü. Türkiye’de belli çevreler dışında fazla yankı bulmasa da Yılmaz Özakpınar Hoca’mızın, Gökalp’ın kavramlaştırmasını âdeta tersine çevirmek suretiyle medeniyet kavramına getirdiği açılım son derecede önemlidir. Onun yakın arkadaşı merhum Erol Güngör, çeşitli kitap ve yazılarında medeniyet üzerinde durmuştur. Özellikle Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik adlı kitabında, teknolojideki değişimlerin kültür üzerindeki etkilerini derinlemesine analiz etmiştir. Daha önce, Türk Kültürü ve Milliyetçilik adlı kitabında, Gökalp’ın Osmanlı hakkındaki yorumlarını tenkit eden Güngör, milliyetçiliğin aynı zamanda bir medeniyet davası olduğunu da vurgulamıştı. Bugün sayısal çağ olgusunu anlamaya ve açıklamaya çalışırken belki derece farkı büyük olmakla birlikte tıpkı sanayi çağının yol açtığı sarsıntı ve meseleler karşısında insanların intibak yeteneklerinin vurgulanmasına benzer bir yorumla meseleye yaklaşılabileceğini düşünüyorum. Bu noktada, merhum Güngör’ün şu çarpıcı tespit ve yorumlarını hatırlatmak yerinde olacaktır:

“… sanayileşmenin zarurî bir neticesidir diye bugünkü hayatı olduğu gibi kabullenecek miyiz? (…) İnsanlık her büyük değişim buhrânında yeni intibâk yolları bulmuştur, yine de bulacaktır(..) Dinin değerleri ezelî ve ebedî ise -ki öyledir-, bunların soyut değerler olması gerekir; bunları insanlık tarihinin şu veya bu zamanındaki şartlara göre bürünmüş oldukları müşahhas kalıplardan ayırarak düşünmek lâzımdır.”[1]

Medeniyetleri politikacılar yaratmaz; medeniyetler âlimlerle sanatkârların işidir. Yeni bir İslâm medeniyeti de elbette ilim, fikir ve sanat eseri yaratanların omuzlarında yükselecektir.”[2]

Evet, bugün de teknolojik değişmeyi ve onun getirdiği yenilikleri veri olarak kabul etmek, olumlu yanlarının yanında pek çok olumsuzluklarını da görmek durumundayız. Ancak artık bu süreçleri sadece takip ve iktibas eden olmaktan çıkarak icat ve inşa edenlerden olmak ve bu icat ve inşa işinde de temel insani değerlerimiz ve medeniyet müktesebatımızın yeniden yorumunu devreye sokmak durumunda olmalıyız. Millî kültürü tarihte oluşmuş, değişmez âdet, örf, tutum, davranış, değerler bütünü olarak gören bir anlayışla dün bir yere varılamadığı gibi bugün de yarın da varılamayacağı açıktır. Elbette millî kültürün ve kimliğin oluşumu tarihî süreçte gerçekleşmektedir ancak bunlar olup bitmiş ve kesin şeklini almış kalıplar değildir. İnsanlar gibi milletler de canlı organizmalardır. Milleti tahayyül edilmiş bir birliktelik olarak tasavvur etsek dahi o birliktelik her an yeniden tanımlanmaktadır. Durkheim’ın dediği gibi millet, her gün yeniden yapılan bir plebisit gibidir.

Bu bağlamda, Yahya Kemal ve Tanpınar’ın ifadesiyle imtidat yani “değişerek devam etme” kavramını hatırlamamızda yarar var. Kendi tarihimizden örnek verecek olursak ne Göktürkler, Hunların aynısı idi ne de Osmanlılar, Selçukluların. Ama bunların bir tarihî devamlılık içinde değerlendirilmesi gayet doğru ve isabetlidir. Türkistan coğrafyasındaki Âl-i Afrasyab veya Hakaniye denilen Türk Devleti yani Karahanlılar, Uygur mirasından etkilendikleri gibi Selçuklu ve Gazneli Türkleriyle etkileşimleri yoluyla Türk-İslam medeniyeti dairesinde bütün Türk ülkelerine etkide bulundular. Selçuklu mirasının Anadolu beylikleri ve Osmanlılar üzerindeki tesirleri ise izahtan varestedir. Ama Osmanlı, Selçuklu olmadığı gibi 14. yüzyılın Osmanlı’sıyla 16. yüzyılınki, onunla 19. yüzyılınki arasında çok önemli farklar da vardır. Dolayısıyla kimlikler de yapılar da zaman içerisinde değişime uğrarlar. Elbette asırlara dayanıklı kültür kodları, dirençli yapı özellikleri vardır. Dil, bunların taşıyıcı araçlarından biridir ama o da değişimden müstağni değildir.

En eski çağlardan günümüze kadar eski ile yeni arasında veya nesiller arasında çatışmalar ve uyumsuzluklar hep olagelmiştir. Ancak özellikle, bilişim teknolojilerinin hayatımızın neredeyse bütün alanlarına nüfuz ettiği ve onları derinden etkileyip dönüştürdüğü sayısal çağda bu durum, çok keskin ve hızlı bir hâl almıştır. Kültür değişmeleri ve özellikle zihniyet değişmesinin teknolojideki değişime göre daha yavaş ve geç gerçekleştiği varsayılır. Buna katılmakla birlikte 21. yüzyıldaki baş döndürücü değişimler dolayısıyla zihniyet ve kültür değişmelerinin de hızlandığı ve özellikle bizim gibi bir yüz yıl içinde geleneksel tarım toplumundan sanayi, oradan da bilgi ve bilişim çağı aşamalarına geçmiş toplumlarda, bunun çok karmaşık sonuçlara yol açtığı söylenebilir. Denilebilir ki, su akar yatağını bulur. İnsanoğlunun yapacağı şey, seller karşısında tedbir almaktır, selden kütük kapmak değil. Dolayısıyla yeni çağın imkânlarına da meydan okumalarına da temel insani değerleri; iyiliği, merhameti, adaleti, dürüstlüğü, yardımseverliği, kendisini başkasının yerine koymayı, kısacası yaratılanı sevmeyi, iyiliklerin kapısını açıp kötülüklere mani olmaya çalışmayı esas alan ilkeli bir tavır ve yaklaşımla eğilmek zarureti vardır. Millî kültürlerin de aynı çerçevede yenilenerek, geçmiş birikimin olumlu yönlerini yeniyle buluşturmak, ayak bağlarından ise kurtulmak suretiyle canlılığını idame ettirmeleri mümkün olacaktır.[3]

İşin özü şudur: Teknolojik değişmeler karşısında tamamen teslimiyetçi bir tavır, elbette doğru değildir ancak bu değişmelere direnmek veya onları hafife almak da asla mümkün değildir. Mesele, insan ve tabiat odaklı bir yaklaşımla teknolojik gelişmeleri yönlendirmeye gayret etmektir. Bu noktada ise insanlığa hükmetmeyi hedefleyen küresel büyük güç odakları karşısında, aralarında ülkemizin de bulunduğu dünyanın yükselen güçlerinin, mazlum milletleri de kapsayan bir yaklaşımla güçlerini birleştirmeleri ve işbirliklerini arttırmalarıdır.

 

[1] Erol Güngör, İslâm’ın Bugünkü Meseleleri, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1981, s. 240.

[2] age., s. 243.

[3] Türk Yurdu dergisinin Nisan 2021 sayısında Kovid 19 salgını ve sonrasında sağlıktan ekonomiye, uluslararası sistemden millî kültürlere uzanan çok geniş yelpazede meydana gelmekte olan ve gelebilecek değişimlere ışık tutan pek çok değerli yazı yayımlanmıştır.


PAYLAŞ