Türkiye bir değerli insanını, bir değerli eski siyasetçisini daha kaybetti (28 Temmuz 2019). Hayatına ve siyaset yapma tarzına bakınca eğer bir peşin hüküm sahibi değilseniz bu “değerli” sıfatıyla kastedilenin apaçık şekilde “erdemli” demek olduğunu hemen kabul ve teslim edersiniz. Ve yakın tarihteki siyaset yapma tarz ve örneklerini de eğer birazcık olsun biliyorsanız hayıflanmadan edemezsiniz: Bu kadar zarif, bu kadar vicdan ve izan sahibi, bu derece memleketperver ve insanyüzlü, hitabet üstadı, üstelik tarihî birçok örneğine göre çok daha iyi yetişmiş ve siyasi formasyon sahibi bir şahsiyet, neden çok daha fazla siyaset yapmadı, yapamadı?.. Neydi eksik olan?

Ferruh Bozbeyli, bizim gençlik yıllarımızın parlayan siyasi yıldızlarından birisiydi. Üniversitede okuduğumuz yıllarda, her cenahtan gazete ondan hep sitayişle bahsederdi. Özellikle çok genç yaşlarda, önce Meclis Başkanvekilliğini, sonra TBMM Başkanlığını kazanması (Cumhuriyet tarihindeki örneklerinin en genci, henüz 35 ve 38 yaşlarında), bununla kalmayıp en âdil ve objektif yönetim tarzıyla herkesin takdirini kazanması, bilhassa Meclis Başkanlığında onu üst üste üç dönem boyunca rakipsiz kılmıştı. Siyasi tenkitlerinde acımasızlığıyla bilinen Muhalif Lider İsmet İnönü’nün dilinde bile onun sıfatı sürekli “genç başkan”dır ve hakkındaki ifadesi açıktan “Bozbeyli’nin kıymetini bilelim.” şeklindedir.

Bir Gelişim Teorisi ve Bozbeyli’nin Öğrenim Aşkı

Peki, neydi onu farklı kılan? Bu, çok mütevazı bir Maraş kasabasında, 1920’lerin sonunda -kendi ifadesiyle yaklaşık “yüz haneli”- Pazarcık ilçesinde doğmuş; askerliğini de yaptıktan sonra 1949’da illa da üniversite okuyacağım diye borç alınmış topu topu 35 lirayla İstanbul’un yolunu tutmuş; kayıt süresi dolmuş olan Hukuk Fakültesine girmek için nerdeyse bir sömestr boyunca mücadele etmiş yağız delikanlının azmi nereden kaynaklanıyordu acaba? Malum, toplumsal kalkınma ve gelişim teorilerinden birisi de “imkânsızlıkları aşma zaruretinin milletleri kamçılaması”dır. Derler ki, Japonya da eğer tabii kaynaklar bakımından bir Orta Doğu ülkesine benzer şartlarda olsaydı son yüz yıl içinde bu kadar büyük atılımları yapamazdı; bu zarureti duymazdı. Ben bunu bireysel gelişim teorisi bakımından de uygun görüyorum: Babası Sıddık Bozbeyli’nin, Maraşaltı yahut Pazarcık’ta beş yüz dönümlük bir arazisi olsaydı oğlu Ferruh’un 1949 şartlarında üç gün sürecek tren yolculuğuyla okumak için İstanbul’a gitmesine rızası olur muydu acaba? Pek zannetmem.[i]

Genç Ferruh’un kafasında, ancak okursa bir şeyler olabileceği kanaati yerleşmiş olmalı ve bu önemli bir faktör şüphesiz. Bu faktörün etkisiyle geldiği İstanbul’da, Hukuk Fakültesine bir kayıt süreci var ki, okuma özlemi yüksek olan gençlerin muhakkak öğrenmesi gerekir. Dekanından, dekan vekilinden, onlar çare olmayınca rektöründen (hatta bir keresinde sabahın köründe gittiği Rektör Bey’in evinden) genel sekreterine kadar, defalarca çalıp eli boş döndüğü kapılardan birisinde nihayet duyduğu şu sözler de olmasa bütün ümitleri boşa gidecek gibidir. Dekan vekili profesörün “müjde gibi” gelen o sözleri şöyle: “Ben burada iki günlüğüne vekâlet ediyorum, (o yüzden seni kaydettirmeye) yetkim yok. Fakat bak şu işe! Bazen insan okusun diye oğlunu İngiltere’ye gönderir. O, eli boş gelir. Bazen de karşına bir adam çıkar, ‘Ben illa okuyacağım.’ diye çırpınır. Sana yardım edeceğim. Senin için konuşacağım rektörle bir kez daha; sen beni ara, sonra…” Ve Ankara’da tek süresi dolmamış bir fakülteye (İlahiyat) kayıttan İstanbul Hukuk’a nakil işlemine, bulunmayan 28 liralık harç parasının bile bizzat o sözlerin sahibi hoca tarafından ödenmesine kadar âdeta bir dizi “macera”!.. Nihayet “yeşilin en güzel” rengini taşıyan şebekenin (öğrenci kimliğinin) elde edilişi… Herhâlde dünyada bu kadar orijinal bir başka kayıt örneği yoktur, üniversite denen öğrenim kurumuna. Ardından bin bir güçlükle, imkânsızlıklar içinde, bölük-pörçük işlerde çalışarak nihayet ele geçen küçük bir memuriyetle yedi yılda tamamlanabilen bir hukuk tahsili. Kırklı yılların sonunda Anadolu’nun göbeğinden çıkmış bir kasaba çocuğundaki böylesi bir azim ve medeni cesaret örneğine hayran kalmamak elde değil.

“Bulunmaz” Bir Kültür Çevresi

Bütün bu zorluklar içerisinde ve büyük bölümünü terk edilmiş Fatih Medresesinin iğreti şartlardaki yurtlarında kalırken bile zamanını öylesine bir değerlendirme iradesine sahip ki, gerek okuma aşkıyla eriştiği kitapların dünyası, gerekse 1950’li yıllar İstanbul’unun nadide şahsiyetleriyle “karşılaşması”, Bozbeyli’yi bilgi, olgun davranış ve estetik zevk hazinesi bakımından, emsalleriyle kıyaslanmayacak ölçüde farklılaştırır. “Karşılaşma” dedikse, bu salt tesadüflerin işi değil tabii… Diyorlar ya hani, “Aramakla bulunmaz ve fakat bulanlar ancak arayanlardır!..” Bu meyanda, sohbet halkasında yer aldığı ahlak filozofu Nurettin Topçu, aynı zamanda hocası da olan meşhur Anayasa hukukçusu Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil, ünlü Osmanlı tarihçilerinden İsmail Hâmi Danişmend, konağında hem derin sohbetler hem musiki fasılları icra edilen İbnül Emin Mahmut Kemal İnal, birisi romancı diğeri Osmanlı mimarisi uzmanı Ayverdi kardeşler (Sâmiha ve Ekrem Hakkı), Birinci Meclis’ten Mehmed Âkif’in de arkadaşı olan ünlü âlimlerimizden Hasan Basri Çantay, Zeyrek Camii imamı bir Allah dostu ve âlim Abdülaziz Bekkine ile 1950’li İstanbul milliyetçi gençliğinin bilge ağabeyi Rahmi Eray… O devirde bu şahsiyetlerden bir ikisiyle bile uzun süre oturup kalkmanın bir gencin manevi hayatına neler katacağı şüphesizken bu sayıda mümtaz insana yakın olmanın kazancını varın hesap edin. Üstelik bunlardan -kendisinden yedi sekiz yaş büyük olduğu hâlde gençlerin hitabını paylaşmak suretiyle- Nurettin Topçu’nun dahi “ağabey” diye andığı Rahmi Eray ile bir müddet ayni bekâr evini paylaşmanın kazancını… Sizin anlayacağınız, akranı olan çoğu üniversiteliler, boş vakitlerini şu ya da bu arkadaş grubuyla “hoş vakitler”e dönüştürme yarışındayken genç Ferruh Bozbeyli, elverdikçe nice boş vaktinde, gecenin bir yarısında bilmem hangi üstadın ev sohbetinden öğrenci yurduna veya evine dönüş yolundadır. Bazen “bütün vasıtaları kaçırdığından”, bir semtten ötekilere yaya yürümeyi göze alarak…

Genç Bozbeyli’nin bu isim ve çevrelerden aldığı gıdalara, dernekçilik faaliyetleri ve yayın dünyasıyla tanışmasının da payını eklemeyi unutmamak lazım. Türk Milliyetçiler Derneğinin büyük bir talihsizlik sonucu 1953 yılında DP iktidarınca kapatılmasıyla birlikte, Nurettin Topçu’nun ve Rahmi Eray’ın yönlendirmesi sayesinde onun yerine hemen kurulacak olan “Milliyetçiler Derneği”nin tüzüğünü hazırlayan iki kişiden birisi de Ferruh Bozbeyli’dir (İkincisi, yakın arkadaşı ve sonra ünlü bir Türk Edebiyatı Hocası olacak Prof. Dr. Orhan Okay’dır.) Yayın dünyasından örnekler ise sonra kendisini siyasete de teşvik edecek olan Tahsin Demiray ile Mehmed Âkif’i dahi hakkıyla tanımasına vesile olacak gayrimüslim Garbis Efendi ve onun sayesinde tanıdığı Ohannes Efendi, keza onların yayınevleri. Fakat bir şeyi daha unutmayalım; maddi bakımdan o kadar mütevazı şartlara sahip olmakla birlikte, “düşünce hayatının oluşmasında büyük etkisi olduğu”nu söylediği babasının, daha ortaokul ve lise sıralarındayken ona hazırladığı kitap okuma şartlarını da zikretmek gerek. Sonra Antakya Lisesinin seçkin öğretmenlerinin de tamamlamasıyla öyle bir okuma aşkı ve maharetine sahip olur ki Genç Bozbeyli, üniversiteye geldiğinde, ifadelerine bakılırsa kendi dünyamızdan ve Batı’dan en az 400-500 civarında kitabı okumuş olduğu anlaşılmaktadır. Hem de hiçbir “sansür”e aldırış etmeden… Mesela 1940’ların ortasından itibaren kitaplarının basımı engellenen Sabahattin Ali, onun en çok sevdiği yazarlardan birisidir. Keza, Sovyet romancı Maksim Gorki de bütün eserlerini okuduğu yazarlar arasındadır.

Yassıada Avukatlığının Açtığı Yol

Andığımız seçkin ortamlarda bulunmak dâhil, kıt kanaat geçimine bakmadan en iyi şekilde yetişmek için nice engelleri aşmış, zamanın vasıflı hocalarının elinde başarılı bir hukuk tahsili de yapmış böylesi bir insan, ya akademiye yönelip değerli bir bilim insanı ya da parlak bir avukat olabilirdi. Oysa mezuniyetten sonra henüz iki üç yıllık avukat iken patlak veren 27 Mayıs İhtilali onu önce Yassıada avukatlığına, sonra da sanki bu işin tabii bir uzantısı gibi siyasetçi olmak “talihsizliği”ne maruz bırakmıştır, denilebilir. Neden talihsizlik saydığımız, aşağıda ortaya çıkacaktır.

Önce kısaca Yassıada avukatlığı sürecine temas edecek olursak gerek sanıkların kendilerini ifade etme gerekse avukatlık yapma şartlarının bilerek kısıtlandığı, yani en basit “savunma hakkının bile engellendiği” bir ortamda içler acısı manzaralar ve tezgâhı kuranlar bakımından da yüzkarası bir hukuk serüveni. “Adaletin tecelli ettirilmesi” gibi bir kaygı bulunmayınca hâliyle asla “hukuki” olmayıp “tamamen siyasi nitelikteki” muhakemelerin hepsinin kaderi bu, demek yetiyorsa eğer, biz de yetinelim. Ama zamanın sözde muhakeme heyeti (en başta Salim Başol olmak üzere), hiç değilse asgari yargı şartlarını tesis edip nihai tasarrufun günahını cuntaya bıraksalardı en azından sonraki yıllarda çoğalacak yargı güvensizliklerine yol açmış olmazlardı. Genç avukat Ferruh Bozbeyli’nin, öncelikle Yassıada sanıklarından zamanın hem DP milletvekili hem de Türk Ocakları Genel Başkanı olan Prof. Dr. Osman Turan’ı savunduğunu (rahmetli Turan Hoca’nın da bu davadan beraat ettiğini) biliyoruz. İlaveten, Yassıada mahkemesinde ifade verirken ölen Sağlık Bakanı Lütfi Kırdar’ın cenazesinde “tekbir getirmek” gibi, bilmem nerede “hu çekmek” gibi, yok “İstanbul’dan Yassıada’ya tünel kazıp DP’lileri kurtarmaya teşebbüs etmek” gibi “suçlar”dan icat edilmiş “mezarcılar”, “hu hucular”, “tünelciler” adlarıyla tarihe geçen dosyalardan aldığı “Balmumcu davaları” da var. Fakat biz bütün bunları bir cümleyle zikredip asıl şimdi Ferruh Bozbeyli’nin hangi şartlarda siyasete girdiğine bakalım:

Siyasetin Göbeğinde

Öncelikle şunu kaydetmeliyiz: 27 Mayıs Komitacılarının DP kadrolarına getirdiği siyasi kısıtlama sebebiyle birçokları gibi Ferruh Bozbeyli de genç ve genel hatlarıyla tecrübesiz olarak siyasete girenlerdendir. Ama o, herkesten farklı olarak bilgi eksiklerini gidermek için sürekli kendisini yetiştirmeye çalışmakta, özellikle 1946’dan 1960’a kadar olan sürede tutulan Meclis zabıtlarına sık sık başvurmaktadır. Bu özelliği, Bozbeyli’yi hep yönetici kadrolar içinde tutmaya yetmiş; erdemli siyaset yapması için de ona fırsatlar hazırlamıştır.

Bozbeyli’nin siyaset yaptığı dönem (1961-1978), Türkiye’nin siyasi ve sosyal çalkantılar içinde geçen en kritik yıllarıdır. On yedi yılın genel siyasi tablosu, bilindiği gibi kaba hatlarıyla şöyledir: Her şeyden önce 27 Mayıs sonrası Yassıada’da yargılananlardan eski Dışişleri Bakanı Zorlu ve Maliye Bakanı Polatkan ile Başbakan Menderes’in idamları MBK tarafından onaylanmış ve ne acı ki, 15-17 Eylül tarihlerinde infaz edilmişlerdir. (CHP lideri İsmet Paşa’nın, “asılmamaları için” Gürsel’e mektup yazması, Gürsel’in “Yassıada Gardiyanı” Albay Tarık Güryay’a son anda telefon etmesi işe yaramamıştır.) Âdeta süngülerin gölgesinde siyaset yapılmaya çalışılmaktadır. Bu ağır psikolojik baskılar altında yapılan 15 Ekim 1961 seçimlerinde CHP, basının ve askerlerin, kendinden yana olan bütün gayretlerine rağmen, Meclis’e ne tek başına iktidar olabilecek ne de Cumhurbaşkanı’nı seçecek sayıda üye gönderebilmiştir. Başta askerler olmak üzere herkes tedirgindir. Askerler; Komitacıların başı Gürsel’i Cumhurbaşkanı seçtirmek telaşı, İsmet Paşa ve CHP ileri gelenleri, ordunun kışlasına dönüp dönmeyeceği endişesi, AP’liler ise CHP ve askerlerin kendilerine rahat siyaset yaptırmayacağı korkusu içindeler. 1965 seçimlerine kadar art arda üç koalisyon, bir cumhurbaşkanlığı seçim krizi (Gürsel’in seçilmesi), iki askerî darbe teşebbüsü (22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 Talat Aydemir kalkışmaları) yaşanır. 1965-69 arası, eğer 1968’de başlayan boykotlu, işgalli üniversite olaylarını saymazsanız Demirelli AP’nin düzenli kalkınma yılları olarak anılır. Ama askerlerin üniversitelerdeki anarşiyi kontrol bahanesi, 12 Mart 1971 Askerî Müdahalesi’ni getirir. Bu arada AP içindeki “Yeminliler Hareketi”nden kaynaklanan hizipleşmeler (Demirel’in, kendine tabi olmayan herkesi tasfiye planı), AP’nin bölünmesine ve içinden Demokratik Partinin (DP) doğmasına yol açar. Bozbeyli de Yeminliler’in dışında kaldığı için önce Meclis Başkanlığından sonra da AP’den istifa eder. Ardından, gönüllü gönülsüz DP’ye geçer ve hiç istemediği hâlde, âdeta mecbur bırakılarak bu partiye genel başkan seçilir (Bozbeyli, S. Bilgiç’in kendisine “Sen Genel Başkan olmazsan intihar ederim.” dediğini söylüyor.). Celal Bayar’ın da desteğiyle ilk zamanlar bazı çevrelerde DP, “sağ”ın yeni adresi zannını uyandırmıştır. Ama hayli ilginçtir, Parti’nin 1975 MC Hükûmeti’ne girmesinin istenmemesi, yapılan kanaat oylamasında da Bilgiç dâhil “Girmeyelim.” diyenlerden 7 kişinin, “Girelim.” diyenlerden 2 kişiyle bir olup MC taraftarı olarak DP’den istifa etmeleri, 1973 seçimlerinde yüzde 12’ye yakın oy alan partinin 1977 seçimlerinde yüzde 1’lere kadar düşmesi, sonun başlangıcı olur. Ve 6 Mayıs 1978’de Bozbeyli siyasete, bir daha dönüp bakmayacak şekilde veda eder. İşte bu tablo içinde aktif siyaset yapan Bozbeyli’den birkaç somut anekdot aktararak “erdemlilik” örnekleriyle yazımızı tamamlayalım.

Erdemli Şahsiyet Erdemli Siyasetçi

Ferruh Bozbeyli, Yassıada ve Balmumcu davalarındaki gözlemeleriyle siyasetçilere ve siyasete hayli yaklaşmış hatta “bilenmiş” görülmeli ki, 1961’in başında eski kuvvet komutanlarından E. Org. Ragıp Gümüşpala’nın başkanlığında kurulan Adalet Partisinin (AP) “Kurucular Heyeti”nde yer alır. Kendisini teşvik eden kişi, kitap okuma merakından tanıştığı yayıncı Tahsin Demiray’dır.

1961 seçimleri bitmiş ama daha yemin töreni bile yapılmamışken askerlerin baskısı altında Cemal Gürsel’in Cumhurbaşkanlığı adaylığına imza toplanmaya başlanır. Yeterli imza toplanmazsa Meclis’in de açılmayacağı dedikodusu ortalığı kaplar. Oysa millet, her tarafa “Cumhurbaşkanımız Ali Fuad Başgil” diye yazılar yazmaktadır. AP’nin daha ilk grup toplantısında kargaşa arasında konuşmaya çalışan Tahsin Demiray’dan mikrofunu alan Ferruh Bozbeyli, ilk siyasi şaşkınlığını da yaşar. Çünkü henüz söze başlayacakken bir milletvekili arkadaşı -yukarıda andığımız korkulardan dolayı- ceketiyle mikrofonu kapatırken şöyle söylemektedir: “Bu mikrofonun ucu bir yerlere bağlıdır, İsmet Paşa dinler, Komiteciler dinler.”. Bunun üzerine Bozbeyli kızgınlıkla, “Ben milletvekiliyim, benim konuşmamı Sağır İsmet de duysun, Cemal Gürsel de duysun, Komiteciler de… Herkes duysun, ne demek bu yahu? Korkuyla bu iş olur mu?..”. Bir alkış, bir kıyamet kopar. Ama karşı çıkanlar da olur. Mesela, İhsan Sabri Çağlayangil ve İsmet Sezgin başta olmak üzere, “Sen Meclis’i batıracaksın, arının kovanına çomak soktun.” derler. Sonraki gelişmeler malum, Komiteci Fahri Özdilek ve Sıtkı Ulay, Başgil Hoca’yı adaylıktan vazgeçmesi için hayatıyla tehdit ederler. Hoca buna bile direnecek cesarettedir, ama yeni seçilen Meclis’in dağıtılacağı endişesiyle hem adaylıktan vazgeçer hem de seçildiği Samsun Senatörlüğünden istifa eder ve dört beş ay sonra da birkaç yıllığına İsviçre’ye naklolur.[ii] Ama AP Grup Başkan Vekili Bozbeyli ve birlikte hareket edenlerin büyük çoğunluğu, tek aday kalan Gürsel’e oy vermemek için boş oy kullanırlar.[iii]

Tarih 4 Haziran 1964, Gümüşpala rahmetli olunca AP Genel Başkanlığı seçimi gündeme gelir. Sadettin Bilgiç ile Süleyman Demirel aday olurlar. Bilgiç’in taraftarları, Demirel’in masonluğu iddiasını ortaya atarlar. Tartışmalar yaygınlaşır. AP çevreleri için masonluk suçlaması aleyhte bir durum. Bunun üzerine Demirel, kendisinin kayıtlı olduğu loca değil de başka bir locanın başkanlığına dilekçe yazar ve oradan “Üye listemizde Süleyman Demirel ismine rastlanmamıştır.” diye bir belge alıp Kongre’de gösterir. Demirel yarışı, 150 oy civarında farkla kazanır. Üstelik Bilgiç ve taraftarları müfteri durumuna düşerler, bozulurlar. Bozbeyli de Bilgiç lehinde oy kullanmıştır. Kongreden sonra bir arkadaşlarının evinde toplanırlar, bazıları Demirel’in aleyhinde konuşur ve bu partinin yaşamayacağını söylerler. Bozbeyli itiraz eder; seçim bitmiş, Süleyman Bey kazanmıştır ve artık hukuken seçilmiş bir başkanımız var. Bunu yapmayın, böyle konuşursak bu parti asıl bundan sonra bozulur. Artık genel başkanımız Demirel’dir, der. Ama yanında oturan Sadettin Bilgiç, “Bırak angaje olsunlar.” diye müdahale eder. Yani, Demirel’in aleyhinde konuşmalarını hoş görür ve bunu yapanların “bir daha geriye dönemeyeceklerini” düşünür.

Bozbeyli o yıllarda, Parti’sinin Meclis Başkanvekilidir ve “Çok gençsiniz o zaman, kırk yaşın altında, siyasetin böyle inceliklerini bilmiyor musunuz?” diye gelen bir soruya, âdeta kendi siyaset felsefesinin ipuçlarını da barındıran şu cevabı verir: “Evet bilmiyordum. Benim geldiğim yerde edindiğim bir şey... Allah’a bin şükür (…), İstanbul’da önemli insanlar tanımışım, bunlardan ders almışım, dinlemişim. Kendisini kusurlu gören (…), yanlış yapabilirim diyen insanın eksiksizi, kusursuzu, hatasızı araması diye bir durum vardır. Bu, felsefedir, ahlaktır, dindir belki. Eğer kendi hatasının, yanlışının farkındaysa arayışı başlar. Çok az insan bu kulvara giriyor, beni bu kulvara sokan kişi Nureddin Topçu’dur. (…) Hep bunu söylerdi. ‘Arayacaksınız.’ derdi.”.

Hakikat Olan Söz mü Münasip Olan Söz mü?

Derler ki, siyasetin bir tanımı da “hakikati” değil, fakat “münasip” sözü söyleme sanatıdır. Felsefi ahlaktaki adı ise “konformizm”... Malum, bunun zirvesi diplomasi dili. Bozbeyli kendi siyasi hayat ve tecrübelerini anlatırken İsmet Paşa’dan, sık sık da Süleyman Demirel’den bu dile dair örnekler verir. Bir iki yerde, “Demirel, doğruyu konuşmak yerine münasip laf etmeyi daha iyi bilir.” der. Bozbeyli’nin TBMM Başkanlığı döneminde yaptığı Moskova ziyaretinde bu dili kullanma zarureti, kendi başına da gelir. Çünkü hiç aklında yokken Sovyet Meclisi “Duma”da konuşmasını isterler, kabul eder. Hazırlıksızdır. Burada Türkiye’de yanlış anlaşılmayacak “münasip bir lakırdı” bulmak zorundadır. Bir akşam hazırlanır, iki yerde “alkışlanacak sözler” bulur. Meclis Başkanı olarak “Sizleri ‘saygıyla’ selamlarım.” dese Türkiye’de yanlış anlaşılabilir. (Aslında bir millet ve onun meclisine saygı duymayı tabii gördüğü hâlde ayıbı göze alır.) Ertesi gün, “daha münasip” bir kelimeyle söze başlar, “Yüksek heyetinizi ‘hararetle’ selâmlarım!” der. Ama özetle, bir hayli “hakikat” ifade eden şu cümlelerle devam eder: “Sizlerle komşuyuz. Komşuluğumuzun çatık kaşlar, öfkeli bakışlarla geçmesine taraftar değiliz. İsteriz ki, birbirimize daha güvenerek, iyi komşuluk ilişkileri kuralım. Büyük bir devletle komşu olmak çok zordur. Büyük devlet komşusunu korkutur. Siz de bizi korkutuyorsunuz. Korkan insan ittifak arar; NATO’ya niye girdiniz, diye bize sormayın. Yine korkutursanız, yine ittifak ararız.” Konuşma bittikten sonra Devlet Konseyi Başkanı Podgorni odasına davet eder ve “Konuşmanız çok etkileyiciydi. Ama Kars’ı, Ardahan’ı biz istemedik. Onu Stalin istemişti.” der. Bozbeyli, şehirlerin adlarını anmamıştır oysa, “Bizi korkuttunuz.” sözünü Podgorni öyle anlamış. Bozbeyli bu defa hem “hakikat” kabilinden taşı gediğine koyar hem de bir “münasip söz” daha bulur: “Sizin rejiminizde bir gün, bir başka Stalin gelip gelmeyeceğini ben tahmin edemiyorum. ‘Keşke herkes sizin gibi’ olsa!..”.

Yazı sınırlarını aştığı için bu örnekleri daha fazla çoğaltmak istemiyoruz.[iv] Ancak, sonuç olarak Ferruh Bozbeyli’nin, gerek yetiştiği ortam itibarıyla gerek genç yaşta edindiği kültürel birikim ve idealizmi sebebiyle, bizzat kendimizin de içinde yaşadığımız o günün Türkiye’sine “hayli fazla gelen bir siyasetçi” olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. (Bugünün Türkiye’sinde olsa fazla gelmez miydi? Takdir sizin!..) Girdiği ve yirmi yıla yakın içinde yaşadığı siyasi ortamlarda yer yer şahit olduğu zorbalığın, en yakın arkadaşlarından dahi gördüğü vefasızlığın, hak-hukuk ve demokrasi yerine “ne pahasına olursa olsun başarı” arayışının,  yetenek ve birikimleri çerçevesinde herkesi hizmete koşturmak yerine hizipçiliğin, özellikle de hakikati ifade yerine “münasip söz söyleme”nin alışkanlık hâline getirilmesi, onu siyasetten uzaklaştırmıştır. Eh, kendisinden yaklaşık yirmi yıl sonra, yaşadıkları benzer tecrübelere bakarak “siyaset zalimdir” diyenler, boşuna söylememişler!..[v] O yüzden yukarıda, böylesi bir şahsiyetin siyasete girmesinin “talihsizlik” olduğunu söyledik. Ama o şatlarda bile onun, gerek insan olarak gerek siyasetçi olarak, erdemsiz siyaset yapmaktansa siyaseti feda etme yoluna gittiğini kesinlikle söyleyebiliriz.

Ruhu şad, mekânı cennet olsun!..

 

[i] Rüştiye’de okuması dolayısıyla köy tahsildarlığı ve özel idare kâtipliği yapan İstiklâl madalyalı Baba Sıddık Bozbeyli, İstanbul’un yolunu tutan oğluna imkânsızlıklarını şu acı sözlerle dile getiriyor ve onu “çok etkileyen” şu öğüdü veriyor: “Başın dara düşerse senin en sadık yardımcın bizzat kendin olacaksın; kendi kendine yardım edemeyecek hâle düşme. (...) Tevfik Fikret, İstanbul için köhne Bizans diyor; öyledir belki, ama orada iyilikler de vardır kötülükler de … Sen neyi arayacağına iyi karar vereceksin.”

[ii] Bu konunun ayrıntısını Rasim Cinsli ile İsmail Dayı, Ferruh Bozbeyli’den daha ayrıntılı anlatırlar. İlginç hikâye şöyle: “Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılacağı günün gecesinde darbeci generallerden Fahri Özdilek ve Sıtkı Ulay, Başgil’le görüşürler. İlkin Cumhurbaşkanlığı yerine Senato başkanlığını teklif ederler. Hoca reddeder. Sonra onu hayatı ile tehdit ederler. Bunun üzerine Başgil, generallere sorar: “Paşalar, siz hiç harp gördünüz mü? Harpte savaştınız mı?”. “Hayır.” derler. Bu defa, “Paşalar! Ben Kafkas Cephesi’nde dört sene savaştım! Harp sırasında ölüm akla gelmez! Ben şu anda canımı değil, milletimin geleceğini düşünüyorum.” Darbeciler için tek yol kalır. Silaha sarılmak; seçimi iptal etmek, seçilen Meclis’i dağıtmak! Ve bunu da kendisinin adaylığını bahane ederek yapacaklar. Bunu anlayan Hoca, milletin kazandığı başarıyı tehlikeye atmak istemez. Kararanı verir ve adaylıktan çekilir. (Rasim Cinisli, “Demokrasi Kahramanı Hocam Ali Fuad Başgil,” 19-20 Nisan 2008, Çarşamba Belediyesi, Ali Fuad Başgil’i Anma Sempozyumu’nda yapılan konuşma metninden.) 19 Mart 2008’de kaybettiğimiz yayıncı ve eski milletvekillerinden İsmail Dayı ise, Hoca’nın vefatının (17 Nisan 1967) birinci yılında yazdığı anma yazısında, bu olayda tehditle sonuç alamayacaklarını anlayan paşaların onun gönlüne girmeye çalıştıklarını naklediyor. Hatta Başgil’e, “Türk milletini artık kendilerinin idare etmediğini (yani baskı altında kaldıkları grupların oluştuğunu M.K.), bu günde milleti onun basiretinin kurtarabileceğini söylemişlerdir.” (Bkz. “Bir Milletin Gönlüne Taht Kuran İnsan: Ali Fuat Başgil”, Hareket dergisi, S: 29, s. 25. Mayıs 1968. Her iki kaynak için Bkz: Mustafa Kök, İsmail Hakkı Akın Hatıra Kitabı, Dergâh Yay., İst. 2009, s. 26 vd.

[iii]Ama dinleyici localarını dolduran rütbesi belli bazı subayların, herkesin duyacağı tonda kendilerine savurdukları küfürler, kendi milletvekillerinden emekli General M. Ali Aytaç’ın da onlara verdikleri aynı tonda karşılıklarla…

[iv] Onun hakkında yayımlanan ve çalışmamızda bizim de esas aldığımız şu eseri tavsiye ederiz: İhsan Dağı, Fatih Uğur (Haz.), Yalnız Demokrat, Ferruh Bozbeyli Kitabı, Timaş Yay., İst. 2009.

[v] Bkz: Ezel Erverdi, Siyaset Zalimdir – Aydın Menderes’le Bir Parti Tecrübesi- Ülke Yay., İstanbul, 2016.

 

 

 

 


PAYLAŞ