“Turancılık Bildirgesi”nde Çok mu Çelişki Var?

Mustafa Kök[1]

Ankara Üniversitesi eski mezunlarından, büyük çoğunluğu Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (DTCF) kökenli aydının 29 Kasım 2020’de179 Akademisyen” imzasıyla ve “Turancılık Bildirgesi” başlığıyla bir metin yayımladığını biliyoruz. Eski mezunlardan bugün itibarıyla 24'ü profesör, 2’si doçent, 9’u doktor olmak üzere eğitimci, yazar, gazeteci, film yönetmeni, subay ve değişik dallarda temeyyüz etmiş aydının imza attığı bildirinin vurgusu "Turan, Türk Birliği”dir.

Geniş planda 1 Aralık 2020 itibarıyla sosyal medyaya düşen ve bazı gruplarda paylaşılan (şahsen benim de paylaştığım) "Turancılık Bildirgesi"nin genel medyada ne kadar yankı bulduğunu pek takip edemedim. Fakat sosyal medyada ve bazı milliyetçi düşünce kuruluşlarında daha çok ilgi uyandırdığını söyleyebiliriz. Eğer umulandan daha az yankı uyandırdıysa bunun sebebi, Can Azerbaycan’ın Karabağ zaferinin yarattığı coşku ve “İki devlet bir millet” söyleminin dillerde dolaştığı bir zamanda, üzerinde durulması gereken bir konu. Ve ayrıca bunda, milliyetçilerin aşırı şekilde dağılmış olmasının payı olup olmadığı meselesi de üzerinde düşünülmesi gereken bir husus olsa gerek. Ama biz bizatihi bu meseleleri konuşmaksızın, milliyetçi çevrelere yakın da durduğunu gördüğümüz hâlde bazı akademisyen ya da aydınların bu bildiriye mesafeli yaklaştıklarına şahit olduk. Bunlardan değerli bir uluslaraarası ilişkiler uzmanı akademisyen arkadaşımızın somut itirazlarını görünce ilgilenmeyi bir vazife bildik. Ve aramızda aşağıda ilgiyle okuyacağınızı tahmin ettiğim diyalog cereyan etti. Buyurun efendim:

“Aziz Dostum,[2]

1 Aralık’ta, birlikte bulunduğumuz grupta benim de paylaştığım "Turancılık Bildirgesi"ni kast ederek, “Bu metin içinde bence çok sayıda çelişki var." demiştiniz. Ben de 2 Aralık’ta sizin özelinize yazarak “Tekrar okudum, ama ben fark edemedim galiba. Çoğuyla yormayalım sizi, fakat sizce en önemli çelişki hangisidir?” diye sormuştum. Hemen verdiğiniz cevap ise [oldukça ilginç ve] aynen şöyleydi:

Çelişki Değil, Çelişkiler.

“2’nci paragrafta ‘Turan Türk birliğidir, Türklük duygusunun canlanmasını amaçlar.’;

3’üncü paragrafta ‘Turan Türk uygarlığından beslenir.’;

4’üncü paragrafta ‘Turan Türk devletleri arasında işbirliğini hedefler.’;

5’nci paragrafta ‘Turan Türk milletine dönük yapı…’ denilmiş;

6’ncı paragrafta bu kez ‘Turan İnsanlık değerlerini önceleyen bir yapı.’ deniliyor. Oysaki insanlık değerleri millet-milliyet fark etmeksizin evrensel değerler değil midir?” (Vurgular bize ait. M. K)

Devamı da var, ama bunlardan başlayarak sizinle bir hasbıhâl yapmak istiyorum. Evet, İnsanlık değerleri millet-milliyet gözetmeksizin evrensel değerlere dayanır. Ama böyle olması onların millî değerlerle çeliştiği anlamına mı gelir? Sadece “insanlık dairesi” daha geniştir, onlar çatı değerleri olarak daha kapsayıcıdırlar. Çelişmek başka, iç içe daireler hâlinde gözükmek başka, değil mi? Bu bağlamda özgürlük, eşitlik, barış, adalet vb. değerler, insanlığın olduğu kadar (devlet hâlinde örgütlenmiş) milletlerin de geçekleştirmeyi amaç edindikleri değer ve idealleri olarak karşımıza çıkmıyor mu? Bir adım ilerisine geçersek her millet, bu değerleri paylaşabiliyor ve gerçekleştirmeyi hedef edinebiliyorsa eğer, daireyi genişleterek adına “Türk Devletleri Arası Organik İşbirliği” deyin; “Dünya Türk İttifakı” deyin; çok uzak bir hayal de olsa ileriye yönelik “Turan” deyin; Türkler bir araya gelip siyasi, ekonomik, kültürel dayanışma içerisine girdiklerinde bunlardan neden vaz geçsinler? Bu değerler kendileri için mi ihtiyaç olmaktan çıkacak, yoksa bütünüyle insanlık için mi? Bütün büyük birliktelikler, siyasi, ekonomik, askerî ittifaklar hem kendi içlerinde güç ve dayanışmayı hem de “insanlığın hayrına” ortak çalışmayı hedef edinebiliyorken, bir muhtemel Türk ittifakı söz konusu olunca neden aynı şeyler beklenmesin? Dilleri, tarihî kökenleri, soyları, ekonomik imkânları birbirinden farklı –bugün itibarıyla-  otuza yakın Avrupa ülkesi “Avrupa Birliği” çatısı altında, yukarıda arz ettiğimiz “insanlık değerlerini paylaşarak” hem kendileri hem de insanlık hayrına bir büyük birliktelik oluşturdukları iddiasında “çelişki” doğmuyor da saydığımız hususlarda onlardan daha çok ortak ölçütlere sahip Türk toplulukları “birlik” olursa neden çelişki doğmuş olacak? O yüzden ki, sizin kastettiğiniz çelişkiyi bir türlü anlayamadım.

Turan ve Dünya Barışı Çelişkisi

Devam ediyorsunuz: 7’nci paragrafta ‘Turan, bunalımda olan insanlık için de güvenli bir dünya sağlayacaktır.’ deniliyor; ama önceki paragraflar sadece Türk dünyasına ve Türklere yönelik duygu ve anlayışdaşlık üzerine yapılandırılmış. Sanki Türk dünyası arasında işbirliği vs. olursa siz de rahat edersiniz gibi bir ima çıkıyor.”

Aziz Dostum,

Bence burada bir “ima”nın ötesinde açıkça bir “iddia” var. Son beş yüz yıllık Batı tarihi ortada. O paragrafta denildiği gibi, “sömürgeci ve insanlığı yok sayan bir zihnin”, yani kastedilen “zihniyet”in, koca bir Amerika kıtasında Aztek ve İnka gibi iki yerli medeniyeti yok edip halklarını nasıl ortadan kaldırdığı, Bütün Afrika’yı sömürge yaptıktan başka halkalarını köle sürüleri hâlinde eze eze Amerika ve Avrupa’ya taşıdığı; bunlarla doymayıp Asya’nın büyük bir kısmı ve Hindistan’ı da nasıl sömürdükleri, malum… Geriye kalan Osmanlı hâkimiyet alanı hariç, neredeyse bütün dünya kanlı avuçlarının içinde… Osmanlı’nın ise, kendilerine (Batı’ya) tek rakip Rusya’nın da müdahil oluşuyla son iki yüz yıl boyunca nasıl kıskaca alındığını biliyoruz. Nihayet, bizim ata-yurdu Türkistan’ın işgal ve sömürgeleştirilme hikâyesini analım: Kendini “Batılı” sayan Rusya ile dünyanın tek Doğulu sömürgecisi Çin tarafından nasıl bölüşüldüğü, “Batı” yanıyla - “Doğu” yanıyla kanlı işgallerle nasıl ele geçirildikleri (hâlen de nasıl sömürülmeye devam edildikleri) yine malum. Bütün bunları hepimizin bildiğinden hareket eden bizim “Turancılık Bildirgecileri” diyorlar ki, “Türk uygarlığı; (…) insanlık değerlerini önceleyen bir düşüncenin ürünüdür.” [Kastettikleri şey, gerçekte daha “İnsan Hakları Bildirgeleri” filan yokken, neredeyse son dokuz yüz yıl boyunca yeryüzünde, Selçuklu ve Osmanlı Türk devletleri tarafından nasıl adalet ve barış içinde, “insani” uygarlıklar kurulduğu, sömürmek şöyle dursun, hâkim olunan bazı coğrafyalara -insanların huzur ve mutluluğu için- toplanan vergiden fazla harcama yapıldığı, olsa gerek.] “Bu yüzden tarih boyunca sömürgecileri ürküten, mazlumlara güven veren bir sığınak olmuştur.” Bildirgeci aydınlar bu bağlamda, sizin de dikkat çektiğiniz gibi, “Turan, bunalımda olan insanlık için de güvenli bir dünya sağlayacaktır.” demişler. Evet, böyle bir ümidi biz de onaylar ve paylaşırız. Ama tek şartla: Türklerdeki o eski “adalet ve merhametle yönetme şuuru” yeniden tesis edilirse… Böylesi bir Dünya Türk İttifakı” gerçekleşirse eğer, “bunalımda olan insanlık için de” –en azından örnek olarak–  neden “güvenli bir dünya sağlamış” olmasın?..

Devam ediyor ve soruyorsunuz: “‘Turancılık, hiçbir millete düşmanlığı amaç edinmez.’ denilmiş, ama düşmanlık ötekileştirmenin ileri boyutu değil midir?” Bu sorunuzu da hiç anlayamadık. Biz de müsaadenizle bir soruyla karşılayalım: Avrupa Birliği, dışarda kalanları ötekileştirmiş olmuyor da “Dünya Türk Birliği” anlamında oluşması hayal edilen “Turancılık” neden dışarda kalan milletleri ötekileştirmiş olsun?..

Bir adım daha ileri gidip yine soruyorsunuz: “Ayrıca Türk dünyası içinde yaşayan diğer etnisiteler ne olacak? Yani bu politika bir yandan kucaklayıcı diğer yandan dışlayıcı olmuyor mu?” Bize göre bu da haksız bir soru. Dün Selçuklu ve Osmanlı’da, bugün Türkiye’de, içinde barındırdığı “etnisiteler”i kucaklamasını bilen, hatta son yedi yıldır beş milyon “göçmen etnisite”yi bağrına basan Türkler, “Türk dünyası” içinde birlik sağlayınca hafızlarını mı kaybedecekler?

Turancılık, “Etnik Merkezcilik” ve Başka Milletlere Hoşgörü Çelişkisi

Devam ediyorsunuz: “Yani bu metin oldukça etnosentrik [etnik merkezci] ve eksepsiyonalist [kendini ayrıcalıklı görür nitelikte]. Benzer şeyleri Çin, Japon, Rus, Arap, Slav siyasal kültüründe de okuyoruz. Herkes böyle düşünürse nasıl olacak?” Aşkolsun azizim!.. Siz hem yukarıda arz ettiğimiz tarihî bilgilere vâkıfsınız (O sebeple hep, “malum” ifadelerini kullandık.) hem de uluslararası ilişkiler uzmanı olmanız hasebiyle adlarını saydığınız milletleri, onların “siyasal kültürlerini” de iyi bilirsiniz. Hadi Japonlara imtiyaz tanıyıp hariç tutarsak diğerlerinin hangisi, hâkim oldukları topluluklara tarihte Türklerin adaletli, hoşgörülü, diğerkâm, kendi tebaasını “Allah’ın emaneti” olarak görüp gözeten, onlara kendisi yemeyip yediren, giymeyip giydiren yönetim felsefesiyle muamele etmiştir? İsterseniz sırayla ve birer cümleyle biz de değerlendirelim:

Çin siyasal kültürünün çok öncesinden örnek vermemize gerek yok, Göktürklerle komşuluklarından bu tarafa fazlasını sayıp dökebiliriz. Bugün gelinen noktada ise, eski ikiyüzlü ve sinsi tabiatı dünyanın malumu: 1949’dan beri işgal ettiği iki Türkiye büyüklüğündeki Doğu Türkistan’da [sözde özerklik tanımasına rağmen] demografik yapıyı nasıl ters yüz ettiği, akıl almaz soykırım politikaları yetmiyormuş gibi nihayet dünyanın gözünün içine baka baka kurduğu yeni Nazi kamplarına milyonlarca Müslüman Doğu Türkistanlıyı, sözde “eğitim kampları” korkunç yalanıyla nasıl hapsettiği, Birleşmiş Milletler’e ulaşan raporlarla sabittir.

Rusların (Slavların), bütün Balkanları büyük ölçüde nasıl Slavlaştırdığı, Türkistan coğrafyasını -yukarıda zikrettiğimiz gibi- nasıl hunharca işgal ettiği, tebaası Türklere gerek Çarlık, gerekse Komünist dönemlerinde [özellikle Stalin zamanında] akıl almaz soykırımlar uyguladığı; özetle en son Kırım’ın ikinci kez istilasından 28 yıl önce Karabağ’ın düpedüz işgal edilip Ermenistan’a “hediye” edilmesine kadar çiğnediği hangi barış, adalet ve insanlık tecavüzünden bahsetmeyelim ki?.. (Şükürler olsun, Azerbaycan’ın Ermenistan karşısındaki yeni “Karabağ zaferi” yüreklere bir nebze su serpti.)

Müslüman Arap kardeşlerimize gelince; Türklerin Abbasilerden beri Hz. Peygamber sevgilerine binaen “kavm-i necip” sayıp hürmet ettiği, ordu teşkilatlarını ayakta tuttuğu, uğurlarına kanlarını döktüğü Araplar, geçmişte ırkçı ve ayrımcı uygulamalarının delili olarak “şuubiye” hareketlerine sebep olmuşlardır. Kendilerine ölesiye hizmet eden milletimiz dâhil, Arap olmayan herkesi “mevali” (köle) kategorisine koymaya kalkıştıkları, tarihî bir gerçek. Sonrasında ise 400 yıllık Osmanlı idaresinde “hâdüm’ül Haremeyn” anlayışıyla hizmet gördükleri hâlde kalkıştıkları Vahhabî isyanları, günümüzde bile (özellikle Suud kanadında) hâlâ Osmanlı’dan kalma mimari eserlerin kökünün kazınmaya çalışılması malum…

Bütün bunlar ortada iken nasıl olur da [geleceğe yönelik]Dünya Türk Birliği” amacını güden o ataların çocuklarını, sırf bu amaçlarından dolayı yukarıda saydığımız milletlere benzetecek şekilde, dünyaya “etnik merkezci” bakmakla suçlayabiliriz? Aksine, onlar demiş oluyorlar ki (hadi sizin söylediğiniz gibi bir nebze de “ima” olsun); “âyinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz; biz tarihte ırkçılık yapmadık, o kadar soykırıma uğradığımız hâlde soykırım suçu işlemedik; dün “tebaamız”, bugün “vatandaşımız” olan insanları -soyu, dili ve kültürü farklı olanlar dâhil, hele de bin yıldan beri- Müslüman iseler “kardeş” bildik, değil ise “insan olmak kâfi” dedik… Geçmişte gerçekleştirdiğimiz bu değerler ve onlara dayanan “siyasal kültürümüz”, gelecekte kurulmasını özlediğimiz insani “Türk Birliği”nin de teminatı olarak görülmelidir.”

Peki, yukarıda adını saydığınız diğer milletlerden hangisi geçmiş uygulamalarını “ideal gelecekleri” için teminat gösterebilirler?

Buna rağmen, “Turancılık Bildirgesi” metninden hareketle oraya imza atan aydınları eksepsiyonalist [kendini, yani milletini ayrıcalıklı gören] diye nitelemekte ne kadar haklısınız, bilemiyorum. Ama şahsen biz onlar kadar Turancı sayılmasak da (çünkü bizim bir de Anadolucu damarımız var ki, sanırım siz buna da “çelişki” dersiniz)[3], sırf şu mütevazı metnimize bakarak bizi bir “eksepsiyonalist” kabul edebilirsiniz. Çünkü Türk milletinin, soy üstünlüğü iddiasıyla değil, ama tarihten günümüze insanlığa yaptıkları hizmetler ve geçekleştirdikleri değerler itibarıyla, saydığınız bütün o milletlerden daha ayrıcalıklı” bir yerde durduğunu söylememizin hiçbir sakıncasının olmadığı kanısındayız. Tarih şahittir ki, milletimiz insanlığa gönüllü olarak hizmet etmişken başka milletler insanlığı (tabii, somut temsilcileri olan tek tek milletleri) kendilerine zorla hizmet ettirmişlerdir. Sömürgecilik tarihleri meydanda…

Sorularınıza bakmaya devam edelim isterseniz: “‘Turancılık, hiçbir millete düşmanlığı amaç edinmez.’ denilmiş; ama daha sonra ‘tarih boyunca sömürgecileri ürküten...’ [diye bir ibare] geçiyor. Bu sömürgeciler bir millet değil mi?” diyorsunuz. Doğru, sömürgeciler de birer millet, ama Türklerin adil ve diğerkâm devlet felsefeleri kendilerini ürkütmüş, en azından kıskandırmış olabilir. Nitekim "Konstantinopolis'te Latin serpuşu görmektense Türk kavuğu görmeyi yeğlerim." sözü, ürküntü değilse de kıskançlık yaratacak kadar, tarihî bir sözdür. Ama o metinde söylendiği üzere, ilke olarak hiçbir millete karşı düşmanlık güdülmez. Malum, milletlerin örgütlü yapıları olan devletlerin, dostları ve düşmanlarından çok menfaatleri olduğu öğretilir.

Başka bir sorunuz şöyle: “‘Turancılık, Türk milletine dönük bir yapıyı...’; ‘Turan, bunalımda olan insanlık için de güvenli bir dünya sağlayacaktır.’ Bu iki cümle çelişik değil mi?” Hayır, bize göre de bu iki ifadenin çelişik değil, iç içe daireler sayılması gerektiğini, yukarıda söylemiştik. Türk milletinin, “Türk Birliği”nin güvenliği ile “insanlığın güvende olması”, niçin birbiriyle çelişki teşkil etsin?

“Türk Keneşi (Konseyi)”nden “Turan Ülküsü”ne

En son sorularınız: “Ayrıca, Türk devletleri arasında işbirliğini bu şekilde bir program olmadan da geliştiremez miyiz? Ben o coğrafyalara gittim adamlar konuya hiç de bizim gibi yaklaşmıyorlar. Bence Türk devletleri arasında işbirliğinin geliştirilmesi çok iyi bir hedef, ama metin çok sert geldi bana.” Türk devletleri arasındaki işbirliği, elbette çeşitli yollarla geliştirilir. Nitekim malum, 2009’dan itibaren kurulmuş olan ve hâlen beş devletin dâhil olduğu Türk Keneşi (Konseyi), kastettiğiniz gibi pratik amaçlarla kurulmuştur. Ama Türk Birliği veya Turancılık fikrinin/ülküsünün yüz yılı aşkın bir geçmişi ve ideolojik arka planı var. Dolayısıyla ideolojilerin [felsefi mahiyetleri bir tarafa] bilimsel, kültürel, siyasi alt yapılarla beslenip aydınlar eliyle topluma mal edilmesinin yaratacağı sinerji, eğer iyi terkip edilirse dinamik bir motor gücü oluşturulabilir. Özellikle İkinci Meşrutiyet’ten bu tarafa Genç Kalemler ile Türk Ocaklarının yayın organı olan Türk Yurdu kadrolarınca, yani Ziya Gökalp’tan, Ömer Seyfettin’den, Köprülü Fuat’tan, Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu’larına [en son Atsız’lara] uzanan düşünce ve ideal adamları eliyle Turancılığın anlamı, amaçları, kapsayıcılığı, kültürel ve siyasi hedefleri tartışılıp bir “literatür” oluşturulmuştur, malum… Geçmişte Harsî Türkçülük (Turancılık), Siyasi Türkçülük, Demokratik Türkçülük vb. tartışmalar meşhurdur. Nihayet bu tartışmalarda ulaşılan hâkim görüş olarak genelde “Türkçülük-Turancılık” fikri için; dünya ölçeğinde Müslüman Türklerin birliğini kapsayan, demokratik karakterde, tarihi ve sosyal şartlara göre gelişeceği tasarlanan bir ideolojidir, denebilir. Böylesine fikrî, bilimsel hamule kazanmış bir ideolojinin, tarihî ve psikolojik birikimlerinden istifade etmek, milliyetçi aydınlar ve gençler için daima cazip gelmiştir, gelmektedir. Bu anlamda, dünyanın ve Türklük âleminin ulaştığı bugünkü şartlarda hatırlanmak ve gündemde tutulmak istenişinin tarihî olduğu kadar güncel haklı sebepleri olduğu söylenebilir.

Ben o coğrafyalara gittim, adamlar konuya hiç de bizim gibi yaklaşmıyorlar.” sözünüz, açıklanmaya muhtaç. Yani kastettiğiniz, Türk dünyasındaki aydınlar Turancılık kavramından ürküyorlar demekse, henüz Rusya’nın psikolojik baskıları sürerken bunu gayet tabii karşılamak gerekir. Başka birçok problem de söz konusu olabilir. Türkiye’de bile dünden bugüne ne kadar rahat tartışılabildiği ortada, değil mi? 1931’de Türk Ocaklarının kapatılmasının görünmez sebeplerinden birisi, bu teşkilatın ideolojisi sayılan Turancılıktan huzursuzluk duyan Sovyet Rusya’nın Türkiye’ye yaptığı baskılardır, denir. (Sebebi, içerisinde taşıdığı, dünden bugüne hep tedirginlik duyduğu Batı Türkistan’a yayılmış kendi Türk tebaasıdır, şüphesiz.) Keza aynı baskıların yansıması olarak 1944 Türkçülük-Turancılık Davası ve nice Türkçü ünlü bilim ve fikir adamının “tabutluk işkenceleri”, akıllardadır.

“Bence Türk devletleri arasında işbirliğinin geliştirilmesi çok iyi bir hedef, ama metin çok sert geldi bana.” sözünüz ise, meselenin taşıdığı ideolojik bagajın sizde yarattığı psikolojiye yorumlanabilir. Aksine bu metin çok sert hazırlanmış sayılmaz. Ama ideolojik metinler çoğunlukla sert üslupta kaleme alınırlar, bilirsiniz. Yoksa kimse kaale almaz. K. Marx ile F. Engels, Komünist Manifesto kitabının son cümlelerini “proleterya”ya hitap ederek “Avrupa’da bir heyula dolanıyor -komünizm heyulası-. Kaybedecek zincirlerinizden başka bir şeyiniz yok. Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!” diye bitirmeseler, daha ilk planda o kadar velvele koparabilirler miydi?

Kaleme aldığım yukarıdaki değerlendirmeleri akademisyen dostumuza gönderince birkaç gün sonra ilave açıklamalar geldi.[4] Bunlardan anladığımız kadarıyla bu defa temel kaygı, “Turancılık Bildirgesi”nin barındırdığı çelişkilerden de daha ziyade, yani iddialarımızda samimi ve tutarlı olsak bile “Bizim birbirimizi nasıl anladığımız değil, başkalarının bizi nasıl algıladığı önemli.” noktasında toplanıyordu. Şüphesiz bu da önemli... Fakat bu, daha başka bir tartışmayı gerekli kılar.

Sonuç Yerine

Geçen Aralık başında yayımlanan “Turancılık Bildirgesi”nin -biri muhalif diğeri muvafık- iki akademisyen olarak bizim zihnimizdeki yansımaları bunlar. Şüphesiz böyle bir metin, çok çeşitli öncelikler, hedef ve kaygılar; keza üslup meselesi, bu anlamda diplomasi dili vs. göz önüne alınarak eleştirilebilir. Bunların hepsi de ayrı ayrı önemli. Fakat “muhalif kaygı” doğrudan doğruya "çelişkiler" meselesini öne çıkarınca biz de o eksende düşündük.

İmdi, Türk dünyasının ister mefkûre (ülkü/ideal), ister düpedüz ideoloji deyin, hemen yüz yılı aşan bir Turancılık Davası vardır. Bugüne kadar bu davayı yıkılmakta olan Osmanlı’yı ayakta tutmak, o mümkün olmazsa hâkim unsur Türk varlığına yeni bir enerji aşılamak için bir heyecan unsuru olarak görenler oldu: Enver Paşa’yı Türkistan’da, Çeğen Tepesi’nde yutan heyecan!.. Ama bu kadar zaman sonra, sefere çıkan eratın “Asker nereye?” sorusuna verdiği “Kızıl elmaya!” cevabı bir tarafa, 2020 yılında sadece bir tek üniversite mezunlarından 179 aydın “Turancılık Bilirgesi”ne imza atıyorsa bunu salt bir heyecan olarak görmek mümkün mü? Tam da onların tanımladığı gibi “Turancılık; tarihi, töresi, ahlakı, coğrafyası, mitolojisi ve sanatıyla Türk uygarlığından beslenen millî bir düşünce sistemidir.”

Sonucu şöyle bağlayalım: Yeryüzündeki bütün Türk topluluklarının tek bir devlet çatısı altında toplanması, dün olduğu kadar, şüphesiz bugün de uzak bir hayal, bir “ütopya”!.. Hâlâ ilk amaç “ Türk devletlerinin sınırlarının birleştirilmesi değil”, “Dilde, fikirde, işte birlik” sağlamak. Ama Türk Keneşi’nin nicelik ve nitelik bakımından geliştirilmesiyle Türk toplulukları arasında gerçekleştirilecek işbirlikleri sayesinde, “iki devlet bir millet” ilkesinden kinaye, şartların olgunlaştıracağı daha uzak ufuklara bakmanın ne sakıncası var?

 

[1] Dr., Em. Felsefe Öğr. Üy.

[2] Gerçek isim perdelendi.

[3] Hem “Türkçü-Turancı”, hem de  “Anadolucu” olabilmeyi birçok aydınımızın da “çelişkili” göreceği şüphesiz. Oysa biz şöyle bakıyoruz: Türk tarihini bir bütün olarak ele almanın daha doğru olduğunu düşünmekle beraber, yaşadıkları coğrafya ile hemhâl olmuş her Türk topluluğu, kendi topraklarının tarihine, orada oluşan karakteristik kültür ve medeniyet iklimine daha çok muhabbet duyabilir ve bu da tabiidir. Anadolu Türkü, ışıldağını kendi coğrafyasından Türk dünyasına doğru çevirirken Azerbaycan, Kırgız, Kazak, Özbek, Uygur vb. Türkler de aynı şekilde kendi coğrafyalarından ileri Türk ufuklarına doğru yönlendireceklerdir. (Mevlânâ’nın pergel teşbihi de kullanılabilir.) Bu da bir çelişki değil, aksine merkezden çevreye mütemmim bir tarih ve kültür tezi sayılabilir. Zaten tarih ve kültür eğitiminde pratik olarak da hâlen uygulanan, bundan başkası değildir.

[4] Aziz dostumuz, “Açıklık kazandırdığınız yerler daha anlaşılır. Fakat metinden sizin sahip olduğunuz duygu ve düşünceleri anlamak zor.” dedikten sonra, özetle şunları ifade ediyordu: “İnsanın milliyetiyle iftihar etmesi iyi bir şey. Bundan kuvvet alır. Fakat milliyetçilik düşüncesi tarihte kötü örnekleriyle malûl. O nedenle insanı duraklatıyor.”; “Ayni milletten olan insanları bir araya toplamak düşüncesine dış politikada ‘revizyonizm’ deniliyor. Bunun uluslararası politikaya yansıması hep olumsuz olmuş. Ruslar bu politika ile Osmanlıyı parçalamışlar: ‘Slavofizm’ deniliyor. ‘Pan Germanizm’ hakeza…”; “İçimizdeki Kürt gençler de benzer düşünceler taşıyorlar. Bunun sonucu İran, Suriye, Irak ve tabii en kötüsü Türkiye'ye (olumsuz yansıyor)” ; “Dolayısıyla Türk devletleri arasında bir birlik kurmanın en (salim) yolu (…) ekonomik çıkarlara (dayanmak). (…) Çünkü bu meseleye bizim gibi bakmayan çok insan var oralarda [Türk dünyasında].”; “Avrupa Birliği bir ‘etnisite’yi merkeze almaz. (…) Turan ise ‘etnosentrik.’ ” ; “Atalarımızın sahip olduğu özelliklerin sadece genetiğe dayanmadığı, bunun bir anlayış ve terbiye meselesi olduğu aşikâr. Aksi hâlde onlar Türk’se biz kimiz? Bir Türk’sek onlar kim? O kadar fark var yâni.”; “Geçmişteki Türkler de, geçmişteki koşullar da çok farklı idi. Tarihten değil yakın tarihten örnekler verebilmek lâzım. Maalesef (…) (bilimin ve teknolojinin pek çok sahasında) yeterli olduğumuzu söyleyemeyiz.”; “Çok yetenekli D. Türkistanlı (bazı) öğrenciler (…) Amerikan üniversitelerine başvuruyorlar. (…) Başvurularda Türkiye’ye Çin’le ilişkileri nedeniyle güvenme(dikleri) ve kendilerini burada güvende hissetme(dikleri) geçiyor. Çok düşündürücü bir şey… (…) Bugün bulunduğumuz yer burası.”; “Ben de bir Kıpçak Türkü olarak gayet müftehirim. (…) “(Ama) Türk’e karşı vefa, maalesef çok az yerde var.”; “Amaçlarınızı anlıyor ve kahir ekseriyetle katılıyorum, ama bizim birbirimizi nasıl anladığımız değil, başkalarının bizi nasıl algıladığı önemli. O nedenle bence metin ciddi bir revizyon ya da daha fazla açıklama gerektiriyor.”


PAYLAŞ