Lozan Antlaşması dağılan Osmanlı Devleti’nin külleri arasından doğan Türkiye Devleti’nin, hukuki varlığının ve bağımsızlığının uluslararası camiada resmen tanınması anlamına gelen tarihi bir başarıdır.

Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde çok zor şartlar altında yürütülen Milli Mücadele, işgalci Yunan askerlerinin denize dökülmesiyle 9 Eylül’de zaferle sonuçlandı. Türk milleti, varlığını bu coğrafyadan silip atmakta kararlı olan, Sevr’de buna büyük ölçüde yaklaşan Batı’lı emperyalist güçleri yendi. Tüm mazlum milletlere direnip savaşmaları halinde esaretten kurtulabileceklerini gösterdi; örnek oldu, moral ve cesaret verdi.

Lozan’daki görüşmeler çok çetin geçti. 19.cu yy sonlarından beri İngiltere’nin dış siyasetinde nefret boyutuna varan bir Türk düşmanlığı göze çarpar. Rumeli’den sonra Anadolu’dan da sökülüp atılmamızı isteyen, bunu şark meselesi diye tanımlayan Ehl-i Salip bağnazlığının sözcüsü ve baş aktörü o dönemde İngiltere idi. Gladstone’dan Lloyd George’a kadar Başbakanlık yapan siyasetçiler konuşmalarında Türklere insanlık ve medeniyet düşmanı yaratıklar diyerek hakaret etmişlerdir. Lozan’a gelen Lord Curzon’da diğerlerinden farklı değildi.

İsmet Paşa’nın başkanlığında Lozan’a giden heyetimizin siyasi deneyimi azdı. Geniş arşiv ve belge desteği de ellerinde yoktu. Ama cesur ve kararlıydılar. Mustafa Kemal’den kırmızı çizgilerimiz konusunda kesin talimat almışlardı. Gerekirse masadan kalkmaya hazırdılar.

Lord Curzon ve İngilizler ile Yunanlılar savaş alanında kaybettiklerini diplomatik yoldan telafi etmek, Türkiye’ye az bir şeyler verip Sevr’in yeni bir versiyonunu hayata geçirmek peşindeydiler.

İsmet Paşa’nın, Türkiye’nin en büyük talihsizliği Ankara ile Lozan arasında güvenilir haberleşme imkânının bulunmayışıydı. Biri Bükreş diğeri Malta üzerinden iki telgraf hattı da İngilizlerin kontrolündeydi. İsmet Paşa Ankara ile ne konuşuyorsa, nasıl talimat ve taktik alıyorsa anında haberdar oluyorlar, henüz yeni bir oturuma geçilirken neyle muhatap olacaklarını bildiklerinden cevaplarını peşinen hazırlamış oluyorlardı.

Görüşmeler zaman zaman tıkandı hatta bir ara kesildi, belirsiz bir süreç de yaşandı. Türkiye Misak-ı Milli’den taviz vermek, Musul ve Kerkük’ten vaz geçmek istemiyordu. Ancak İngilizler bu bölgenin petrol rezervlerini daha 19.cu yüzyılın sonlarında yaptıkları arkeolojik kazılar sırasında belirlemişlerdi. Çağın en büyük ekonomik ve stratejik unsurunu ellerinden kaçırmak niyetinde değillerdi. İşletme hakkını kendilerine bırakmak dahil hiçbir teklifimize yanaşmadılar.

Mustafa Kemal’in önünde iki yol vardı; ya savaşmayı göze alıp masadan kalkmak yahut meseleyi ileri vadeye verip, askıya alıp bir anlaşma yapmak.

Türkiye’nin askeri, ekonomik ve insani kaynaklarının ne olduğunu en iyi Gazi Paşa biliyordu. İşgal döneminde Batı Anadolu, yani ekonomik kaynaklarımızın en önemli alanı yakılıp yıkılmış harabeye dönmüştü. Askerimiz on yıldır cephelerde savaşıyordu, yorgundu. Nüfusumuz bir yandan savaşlardaki kayıplarla diğer yandan Anadolu’yu kasıp kavuran ölümcül salgın hastalıklarla azaldığından ordunun askeri takviyesinde büyük sıkıntılar vardı. İstanbul ve boğazlar işgal altındaydı; savaş halinde bu stratejik alanlardan yararlanamazdık.

Diğer yol Musul sorununu erteleyerek anlaşma yapmamızdı. Gerçi isteklerimizin hepsini bu yolla alamıyorduk; Yunanistan’ın hakkımız olan savaş tazminatını ödemesi geçiştiriliyordu. Ama öte yandan yüzyıllardır ayağımızda pranga olan başta kapitülasyonlar olmak üzere bir dizi ekonomik, hukuki ve sosyal bağdan kurtuluyor, bağımsız bir devlet olarak uluslararası camiada onaylanmış oluyorduk. TBMM’de konu çok tartışıldı.  Musul’u bırakmakla gelecekte ülkenin güvenlik ve huzurunun tehlikeye gireceği ifade edildi. Ancak yeni bir savaş durumundan doğabilecek riskler düşünülerek anlaşma yolu tercih edildi

Mustafa Kemal bu yolu içine sinerek kabul etmemişti. Meselenin peşini bırakmadı. Plebisit yapılması için çok bastırdı. İngilizler o dönemde bölge halkının büyük çoğunluğunun Türkiye’den yana olduğunu bildiklerinden bunun yolunu tıkadılar. Bu kritik dönemde art arda çıkan yahut çıkarılan Nasturi ve Şeyh Sait başkaldırıları dikkatimizi içeriye döndürmemize, ileride Hatay meselesinde olduğu gibi başka bir yöntem izlememize imkân bırakmadı.

Lozan’ı bundan dolayı “hezimet” olarak nitelendirmek akla, vicdana, tarihi gerçeklere aykırıdır, ayıptır. Dönemin reel politik ortamı, Türkiye’nin imkân ve şartları, anlaşmayla sağlanan kazanımları düşünüldüğünde Lozan kesinlikle başarıdır. Belki güney hudutlarımız, özellikle Irak hududu biraz daha farklı olabilir, sınır hattı İngilizlerin belirlediği şekilde dağların üzerinden geçirilmek yerine on on beş km. daha öteden geçirilerek bugün büyük bir sorun olan terör saldırılarını daha rahat önleme imkânı bulunabilirdi. Ancak o günkü şartlarda bunun dikkatten kaçmış olması Lozan’ın değerini ve önemini azaltmaz.

Çok zor şartlar altında evvela Milli Mücadele’yi zaferle sonuçlandıran, ardından görüşme masasında karşımızda yer alan “yedi düvel” ile diplomasi savaşı verip askeri zaferimizi bağımsız ve özgür Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak taçlandıran o büyük ecdadı, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere birlikte bu başarıları kazanıp bizlere armağan eden asker ve sivil kahramanları, Gazi Meclis’i bu vesileyle bir kere daha rahmetle, minnetle, şükranla selamlıyor; onlara keşke layık olabilseydik diye düşünüyorum.


PAYLAŞ