ABD Başkanı Biden’ın 1915’teki Ermeni olaylarını “soykırım” olarak nitelendirmesi, beklenen bir karardı. Son yıllarda bu ülkede hızla tırmanıp yayılan Türkiye karşıtlığı, siyasetçilerin konuşmalarına, Senato ve Temsilciler Meclisi kararlarına yansıyor; Türkiye, eski bir müttefik olarak değil hesap sorulması gereken hasım bir ülke gibi görülüyordu. Özellikle Demokrat üyeler, Kongre’den Türkiye aleyhinde kararlar çıkartarak Başkan’ı yönlendirmeye çalışıyorlardı. Trump döneminde amaçlarına ulaşamadılar. Ancak Joe Biden’ın seçimi kazanması, Kongre’nin her iki kanadında da üstünlük sağlaması sonucu dengeler tamamen değişti. Üstelik Beyaz Saray’da oluşan yeni kadrolarda, Millî Güvenlik, Dışişleri ve Pentagon gibi kurumlarda yer alan isimlerin çoğunun görüşlerinin lehimize olmadığı biliniyordu. Biden’ın henüz seçilmeden önce bir gazetedeki, Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkındaki diplomatik üsluba aykırı olumsuz sözleri, doğrudan iç politikamıza karışma anlamına geliyordu.

Biden seçildikten sonra görüşlerini uygulamalarına yansıtacağını gösterdi. Erdoğan’ın görüşme isteğini görmezden gelerek aylarca aramadı. F-35 programından çıkarılma kararı resmen iletildi. Üç gün önce Erdoğan ile telefonda konuşmasıyla ilgili açıklama yapan sözcüsü “müttefik“ kelimesini özellikle kullanmadı. Yunanistan ile son dönemde geniş çaplı stratejik işbirliği anlaşması imzaladı; bu ülkedeki yirmiye yakın deniz ve hava üssüne ilaveten hududumuza 20 km kadar uzaklıktaki Dedeağaç‘a büyük bir helikopter yığınağı yaptı. Böylelikle Türkiye’ye karşı silahlanma kampanyası yürüten Yunanistan’a âdeta “Arkandayım, devam et!“ demiş oluyor. Dışişleri bakanlarının da “sözde müttefik“ diyerek Türkiye’ye güvenmediklerini açıkça ifade etmesi, Washington’un bize karşı nasıl bir politika izlemekte olduğunu açıkça gösteriyordu.

Biden’ın bu kararı, iki ülke arasında her biri ayrı bir önem taşıyan, iki taraf için de “kırmızı çizgi” anlamında olan on kadar soruna bir yenisini daha eklemiş oldu. ABD Başkanı’nın, üç gün önce Erdoğan’a telefonda, gelecek ay yapılacak NATO toplantısında görüşme isteğini iletmesinin artık bir önemi kalmamış görünüyor. Çünkü popülist siyasetin ürünü olan bu karar, sorunları ülkeler arasındaki meseleler olmaktan çıkarıyor; ABD’nin doğrudan taraf hâline geldiği bir “iç mesele”ye dönüştürüyor. Bu karardan sonra konu, pek yakında Kaliforniya mahkemelerine taşınacaktır; yıllardır pusuda bu kararı bekleyen Ermeni diasporasından birçok şirket ve şahıs, Türkiye aleyhine tazminat davaları açacaktır.

Aslında meseleye hukuki açıdan bakılabilse bu davaların esastan reddi gerekir. Çünkü iddiaları şimdiye kadar mahkemede görüşülerek ispatlanmış, karara bağlanmış değil; söylenenler hukuken geçerli, somut belgelere dayanmıyor. Diaspora ve destekçileri, bunu bildikleri için propagandaya dayalı siyasi yöntemleri kullandılar; birçok ülke parlamentosunda istedikleri kararları çıkardılar. Biden’ın kararı, konunun somut belgeler yerine siyasi mesele yapılmasının yeni bir örneğidir.

Diğer yandan 1948 tarihli soykırım tanımlaması yapılırken, bu tarihten önce cereyan eden olaylara yansıtılmayacağı belirtilmiştir. Geçmişe teşmil edilmemesini özellikle Kızılderililer konusunun açılmasından çekindiğinden, en fazla ABD istiyordu.

Amerika’dan, bu yıl mahkemede devam eden Halkbank davasıyla ilgili tazminat kararı çıkabilir; böylece ipler kopma noktasına gelebilir. Türkiye, olabildiğince sakin ve bilinçli davranmalı, fevri tepkilerden kaçınmalı, kararlarını enine boyuna her yönüyle düşünerek vermelidir. ABD ile NATO müttefiki oluşumuz, artık fiilî değerden yoksun, şeklî bir ilişki hâline gelmiş bulunuyor; aramızdaki temel meselelerde tutumunu değiştirmemekte kararlı görünen ABD’yi dost kategorisinde görmemiz mümkün değil. Ama adımlarımızı ekonomik, askerî ve teknolojik bakımdan küresel bir güç olan; Irak, Suriye ve Yunanistan’daki varlığıyla komşumuz hâline gelen bir devletle, bir “şer güçle” karşı kaşıya olduğumuzu görerek atmak zorundayız. Bu konularda diplomatik kanalları şimdiye kadar başarılı ve verimli şekilde kullandığımız söylenemez. Son günlerde Mısır ile başlayan, bazı Arap ülkeleriyle ilişkileri normalleştirme girişimleri, gerçekçi politikalara dönülmek istendiği anlamına geliyor. Bu tutumu sürdürmeli, konulara vâkıf diplomatlarımızdan, birikimlerinden yararlanmalıyız. Dış politika, partiye sadakat ve bağlılık ölçütlerine uygun kimselerle değil; konularında uzmanlaşmış kariyerli elemanlarla yürütülmesi gereken özel bir alandır. Bu kurala uyulmamasından kaynaklanan olumsuz sonuçları telafi etmek kolay olmuyor.

Diğer yandan hukuk, yargı ve demokrasi konularındaki eksiklerimizi, yanlışlarımızı gecikmeden düzeltmeliyiz; dostlarımızın sayısını çoğaltmalıyız. ABD ve Batı Avrupa kamuoylarında, basın ve entelektüeller arasında Türkiye karşıtlığının son dönemlerde zirveye çıkmasının, Türkiye‘nin hukuk ve demokrasi sorunlu ülkeler kategorisinde görülmesinin sebepleri anlaşıldığından, 2021’in hukuk reformları yılı olacağı açıklanmıştı; dileriz bir an önce somut adımlar atılır.

Demokratik düzeyimizin yüksekliği oranında ülkemizin uluslararası itibarı artacak, işimiz kolaylaşacaktır. Dış ilişkilerimizde bunca sorunumuz varken içeride toplumsal gerginlikler ve huzursuzluklar yaşanmamalıdır, iç cepheyi sağlam tutmalıyız.


PAYLAŞ