Türkiye-ABD ilişkilerinde yaşanmakta olan krizin kopmaya yol açıp açmayacağı tartışılırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başkan Trump ile yaptığı görüşme bu ihtimali şimdilik gündemden kaldırmış oldu. Ancak taraflar geri adım atmış değiller, dolayısıyla sorunlar aynı yoğunlukta devam ediyor. Ziyaretin belki de en önemli sonucu bu konularda görüşmelerin devamının kararlaştırılmış olmasıdır.

Bu görüşmeden ortaya çıkan tablo Türkiye’nin Washington’da tek irtibat kanalının Trump olduğunu bir kere daha gösterdi; ABD Başkanı kar-zarar hesabını iyi yapan bir tüccar olduğundan realist davrandı. Türkiye’ye ağır yaptırımlar uygulanmasını isteyen Kongre üyeleriyle Pentagon’un isteklerine uyması halinde ülkesinin de bundan zararlı çıkacağını, aklın yerini duyguların almasıyla sadece bölge jeopolitiğinin değil küresel dengelerin de alt üst olacağının farkında. Üzerindeki baskıyı azaltmak için bazen ekonomimizi “mahvetmek” tehdidini kullanıyor, bazen diplomatik ilişkilerde çok ender görülen kaba ve çirkin bir üslupla mektup gönderiyor. Ancak çok geçmeden tam zıddı bir tavırla Erdoğan’a hayran olduğunu söyleyip Beyaz Saray’da olağanüstü bir ağırlama yapıyor, basın toplantısında alttan almayı tercih ediyor. Bazı Alman gazeteler bu tavrını “kuyruk sallamak” olarak nitelendirdiler.

Türkiye’nin, ABD ile ilişkilerini sürdürmek istemesi rasyonel bir tercihtir ve doğrudur. Muhatabımızın ülkemizle ve bölgemizle ilgili hedeflerini, niyetini, BOP’un hala gündeminde bulunduğunu bilerek görüşme kanallarını açık tutmaya çalışmalıyız. Bu görüşmelerden bizim açımızdan olumlu sonuç çıkma ihtimali ne kadar az olursa olsun masada kalmalıyız.

Basın toplantısında yapılan açıklamalar iki ülkenin “kırmızı çizgileri”ni çok net ortaya koydu. Trump’ın toplantıdaki uysal görüntüleri ekranlarda daha kaybolmadan Beyaz Saray’dan ve Senatör Graham’dan tehdit içeren açıklamalar geldi. Türkiye’nin S-400 silah sisteminden vazgeçmemesi halinde yaptırımların uygulamaya konulacağı ifade edildi; “Türkiye ile diğer alanlarda ilerleme sağlanabilmesi için S-400 alımı konusundaki sorunlar çözülmeli” mesajı verildi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan buna karşılık “Patriotları alırken S-400’ü tamamen kaldırma teklifini biz egemenlik haklarımız üzerinde bir tasarruf olarak görüyoruz ve kesinlikle doğru bulmuyoruz” sözleriyle geri adımın söz konusu olamayacağını belirtti; Yunanistan’ın birkaç yıl önce S-300 almış olmasına tepki gösterilmediğini hatırlattı. Yunanistan bu sistemi Kıbrıs Rum kesimiyle birlikte aldı ancak sistemi kurmayıp Girit adasında depolara kaldırdı. Türkiye bu konuda yürütülecek görüşmelerde benzer bir uygulamayı masaya getirir mi, Rusya bu durumda nasıl tepki verir? Bu hususlar heyetler arasında önümüzdeki günlerde başlayacak olan ve kısa zamanda sonuçlanması beklenmeyen görüşmeler sırasında netlik kazanacaktır.

Diğer bir karşılıklı “kırmızı çizgi” Washington’un Suriye’de PKK/YPG üzerinden bir garnizon devlet oluşturma projesi. ABD, terör örgütünü SDG adıyla meşrulaştırıp Türkiye’nin direncini kırmak istiyor. Türkiye Cumhurbaşkanı ile general unvanını kullanan bir teröristbaşını, Ferhad Abdi’yi muadil kılmaya kalkışıyor. Barış Pınarı Harekatıyla YPG’nin ezilmesini önlemeye çalışıyor.

Bir süredir bekletilen Halkbank dosyasının bu aşamada yeniden gündeme getirilip davaya devam edilmesi elbette tesadüf değildir.
Ermeni iddialarıyla ilgili kararın Graham tarafından Senato’da bloke edilmesi, ticaret hacminin yüz milyar dolara çıkarılmasından söz edilmesi hatta Erdoğan’a yapılan olağanüstü iltifatlar Türkiye’ye uzatılan havuç niteliğinde taktik girişimlerdir. Böylelikle “biz iyi niyetimizi gösterdik şimdi sıra sizde” demek için zemin hazırlıyorlar.

Türkiye sadece cumhuriyetin değil bulunduğumuz coğrafyadaki bin yıllık tarihimizin en kritik dönemini yaşıyor. İki süper gücün arasında kalıp ezilmemek, Suriye’deki “kurtlar sofrası”ndan salimen çıkabilmek, bekamızın ve güvenliğimizin yanısıra milletimizin refahını, huzurunu sağlayabilmemiz için her adımı dikkatli atmak, yanlış yapmamak zorundayız.

Dış cephede bu kadar ağır sorunlar ve tehditler varken “iç çephe” olabildiğince sağlam ve istikrarlı olmalıdır. Siyasetçiler toplumda ayrışmaya, kutuplaşmaya yol açacak popülist söylemlerden kaçınmalıdırlar. Kendilerini iktidarın kanatları altına sokarak, onu savunur görünerek güç devşirmeye çalışan, gazete ve TV’lerde diledikleri gibi yazmak, konuşmak imkânı bulan, dini ve manevi duyguları arsızca sömüren asalakların ortalığı daha fazla kirletmelerinin önüne geçilmelidir. Bunların kendilerinin dışında kimseye dostluğu yoktur; sadakatleri çıkarlarıyla sınırlıdır, zedelendiğini gördükleri anda efendilerini terk edip başka kapı ararlar.

Bunlar kendilerine tahsis edilen kamusal kaynakları, medyadaki imkanları kullanarak, Türkiye’nin bunca sorunu varken ortak değerlerimizi tartışmaya açıp hedef yapmaya çalışıyorlar. Zihniyetlerine göre bir din ve tarih algılaması oluşturarak herkesi bunu kabule zorluyorlar. Bu çabaların aslında siyasi bir getirisi de yok; tam tersine özellikle gençlik ve okumuş kesimlerde tepkilere, gerginliğe yol açıyor. Sonuçta muhafazakarlık ve iyi dindarlık iddiasıyla yürütülen bu çabalar toplumu bölüyor. Giderek birbirine güvenmeyen, sevmeyen, ortak değerleri benimseyip paylaşmayan insanların oluşturduğu bir toplum haline geliyoruz. Böylece cemaatçi, tarikatçı gruplaşmaların, siyasi ve ideolojik kabileleşmelerin yani alt kimliklerin milli kimliği bastırıp üzerine çıkması tarzında patolojik bir sorunla karşı karşıya kalıyoruz.

Bu sorunun önemini ve ciddiyetini görerek gerekli önlemler alınmalı, milli aidiyet duygusu güçlendirilmelidir. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu ağır dış sorunların altında ezilmemek, milli çıkarlarımızı korumak için içerde ortak hassasiyetlere, kimlik bilincine ve paydalara sahip bir toplum olmak zorundayız. Siyasetçiye yaranıp avanta kapma çabasındaki asalakların ortamı zedelemeleri engellenirse, siyasi aidiyetlerimiz ne olursa olsun “hep birlikte Türk milleti” olduğumuz gerçeği idrak edilirse cümle sorunların üstesinden rahatlıkla gelebiliriz.


PAYLAŞ