Bir yandan küresel salgının bir buçuk yıldır sürüp gelen çok yönlü baskısı ve tehdidi diğer yandan otuz milyondan fazla Doğu Türkistan Türküne ve üç milyondan fazla Filistinliye uygulanan insanlık dışı uygulamaların etkisiyle yaşama sevinci duyamaz hâle geldik; bu karamsar ortamda hüzünlü bir ramazan, buruk bir bayram yaşadık. Bu ortamın yakın zamanda değişmesi beklenmiyor. Çünkü hem Çin hem de İsrail, hedef aldıkları toplumların haklarını ve hukukunu tanımamak, millî ve dinî kimliklerine saygı duymamak, millî ve dinî kimlikleriyle yaşamalarına izin vermemekte kararlı görünüyorlar.

İsrail, emperyalist güçlerin desteğiyle kuruldu. Dönemin küresel başat gücü İngiltere, daha 1. Cihan Savaşı döneminde Yahudilerin Filistin’de devlet kurmalarına yeşil ışık yaktı. İkinci Büyük Savaş’ın ardından Filistin'den çekileceğini resmen açıkladığı 1947 yılına kadar dünyanın her yerinden bir milyona yakın Yahudi geldi, Filistinlilerden satın aldıkları topraklara yerleşti.

Bu göçü planlı ve bilinçli yapıyorlardı. Yasa dışı, yarı sivil silahlı örgütler kurdular. Erkek ve kadın militanlarına askerî eğitim verdiler, onları silahlandırdılar, disiplinli ve örgütlü elli bin kişi civarında muharip bir güç oluşturdular. Filistinli Müslümanların içerisinde Kudüs Büyük Müftüsü Emin el Hüseyin gibi durumun nereye evrildiğini görebilen bazı kanaat önderleri olsa da bunlar azınlıktaydılar. Çok sayıda Filistinli, paraya tamah ederek mülklerini, topraklarını Yahudilere satmakta sakınca görmedi. Ayrıca Yahudilerin aksine ne silahları ne de örgütleri vardı.

Yahudiler, 1946’dan sonra köylerde ve şehirlerde Filistinlilere karşı silahlı eylemlere başladı. Ben-Gurion, Golda Meir, Şimon Peres gibi sonradan İsrail Devleti’nin başına geçecek isimlerin yönettiği grupların amacı, Filistinlileri kadın ve çocuk ayrımı yapmaksızın acımasızca katlederek dehşet havası yaratmak, evlerini bırakıp kaçmaya zorlamaktı. İngiliz manda yönetimi, bu saldırılara seyirci kaldı; yönetiminin sona erdiği 14 Mayıs 1948’e kadar Suriye, Mısır ve Irak askerî birliklerinin Filistin’e girmelerine izin vermedi. Yahudiler, bu tarihe kadar tam bir terör ortamı oluşturdular. On binlerce Filistinli, asırlardır yaşadıkları yurtlarını ve her şeylerini bırakarak Lübnan ve Suriye’ye sığındı; hâlen 6 milyondan fazla Filistinli, bu ülkelerde zor şartlar altında yaşamaya çalışıyor.

Mısır, Irak ve Suriye birliklerinin 15 Mayıs’ta Filistin’e girme girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Çünkü toplam yirmi dört bin askerden oluşan, ortak komuta ve savaş kabiliyeti bulunmayan Arap gücünün karşısında eğitimli, kararlı, iyi yönetilen elli bine yakın askere sahip Yahudi birlikleri vardı. Üstelik Ürdün Kralı Abdullah, Yahudilerle anlaşarak Filistinlileri satmıştı. Çok geçmeden ateşkes anlaşması imzaladılar. Tel Aviv’de toplanan Yahudi Millî Konseyi, 14 Mayıs’ta İsrail Devleti’nin kurulduğunu ilan etti. ABD, bir saat bile geçmeden bu devleti tanıdı. Türkiye de ilk tanıyanlardan biri oldu.

İsrail, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1947 yılında tarafları uzlaştırmak amacıyla Kudüs’e uluslararası statü veren ve Filistin topraklarını bölüştüren planını yok saydı; her fırsattan yararlanarak sürekli genişledi. Günümüzde artık üç milyonu geçmeyen Filistin halkı, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da küçücük bir alana sıkışmış durumda. Üstelik İsrail, doymak bilmeyen hırsıyla Batı Şeria’da sürekli yeni yerleşim yerleri oluşturarak buraya da el koymaya çalışıyor. Zaten son çatışmalar da Filistinlilerin 73 yıldır yaşadıkları Şeyh Cerrah Semti’ndeki binalardan zorla çıkarılmaya çalışılması üzerine başladı.

İsrail, terör yöntemleri kullanılarak kuruldu; başından beri Büyük İsrail ütopyasını gerçekleştirmeye çalışıyor. Laiklikten uzak Yahudi şeriatının geçerli olduğu devlet yapısı, İsrail’in güvenliğine öncelik verilerek, Yahudiliğin her türlü imtiyaza sahip olması gerektiğine inanılarak bütün tehditlere cevap vermeye hazır, militarist bir anlayışla düzenlendi. Uluslararası kuruluşlardan gelen ikaz ve eleştirileri ciddiye almıyorlar.

İsrail’in 9 milyonluk nüfusunun yüzde 75’i Yahudi. En fazla ABD’de olmak üzere bütün dünyada din ve ırk hassasiyetleri yüksek olan, 16 milyon civarında Yahudi yaşıyor. Dayanışmalarının çok yüksek düzeyde olmasının yanında, ticari ve mesleki becerilerinden, eğitime önem vermelerinden dolayı güçlü ve etkili lobiler oluşturabiliyorlar. İsrail, ABD’nin dünyada en fazla önemsediği stratejik müttefik konumunda. Bu nedenle 73 yıldır çok büyük çapta ekonomik, teknolojik ve askerî yardım yapıyor; BM’de ve uluslararası alanlarda İsrail’in temsilcisi gibi bir tavır sergiliyor.

İsrail, Washington’un teknolojik desteğiyle nükleer bir güç oldu. Her türlü gelişmiş silahı, savaş vasıtası bulunan, kolaylıkla seferber olabilen eğitimli bir orduya sahip. Bunların yanı sıra MOSSAD gibi dünyanın en etkili istihbarat örgütlerinden birine sahip olduğundan hem bölgedeki hem de dünyadaki bütün gelişmelerden anında haberdar olabiliyor.

Henüz milletleşme bilincine ulaşamamış, aşiret asabiyesinin dar kalıplarından çıkamamış olan; saltanatlarını, maddi varlıklarını korumaktan başka kaygı taşımayan, hanedanların yönetimindeki Arap ülkeleri, Filistin’de yaşananlarla hatta Kudüs’ün statüsüyle ilgilenmeyi gereksiz sayıyorlar. HAMAS’ın İhvan ve radikal cihatçı örgütlerle yakınlığını, iktidarları açısından tehdit saydıklarından, bir süredir maddi yardımlarını da kestiler. Halk kesimleri ise bu konularda yönetimlerini yönlendirecek çapta hassasiyete sahip değiller.

Türkiye, her zamanki gibi meseleyi sahiplenerek İsrail’i frenlemeye çalışıyor. Müslüman ülkeleri, İslam İşbirliği Teşkilatını harekete geçirmek istiyor. Ancak Arap ülkelerinin yanı sıra bir buçuk milyarlık İslam dünyasında manevi değerlere dayalı bir bilinç oluşmadığından istediği sonucu alabilmiş değil; başka bir ifadeyle “ümmet” kavramının eyleme dönüşebilecek yoğunlukta toplumsal bir karşılığı bulunmuyor. ABD Başkanı Biden, istese vereceği bir mesajla İsrail saldırılarını rahatlıkla durdurabilir. Aslında Suudilerin ve BAE’nin elinde, petrol gibi kapitalist Batı dünyasına ve özellikle ABD’ye karşı kullanabileceği önemli bir koz var. İsrail saldırganlığının bir kere daha yükseldiği 1970 yılında, dönemin Suudi Arabistan Kralı Faysal bin Abdülaziz’in isteği üzerine OPEC, Tel Aviv’i destekleyen Batılı ülkelere petrol ihracatını durdurdu; bu karar üzerine küresel bir ekonomik kriz doğdu. Petrolün varil fiyatı 2.17 dolardan 11.75 dolara çıktı. Washington, Kral’ın isteklerini yerine getirmek, İsrail ise geri adım atmak zorunda kaldı. Ama ne yazık ki Faysal bin Abdülaziz, 1975’te çok ustaca düzenlenen suikast sonucu hayatını kaybetti. Arap ülkelerinin başına bir daha, onun kadar nitelikli ve bilinçli bir lider gelmedi. Tam tersine, Arap devletlerinin tamamına yakını Washington’un da teşvik ve desteğiyle İsrail ile ilişki kurmak, anlaşmalar yapmak için yarışıyorlar.

ABD, İngiltere’nin 73 yıl önce boşalttığı Orta Doğu ve Körfez’de artık post-modern himayeci (mandater) güç konumunda. Burada barışı, huzuru, siyasal istikrarı sağlamak gibi insani ve hukuki girişimler yapmaya gerek duymuyor. Ülkelerin kontrolünde tutabileceği kimselerle yönetilmesi her zaman öncelikli hedefi oldu; Irak, Mısır ve Libya’da uyumlu olmayan iktidarları tasfiye ederek bunu sağladı. Böylelikle bir yandan İsrail’in güvenliğini garanti altına alırken diğer yandan bölgenin yeraltı kaynaklarından, nakil hatlarından şirketleri üzerinden büyük kazanç elde ediyor. Ayrıca stratejik alanlarda çok sayıda askerî üsler, radar tesisleri kurarak küresel rakibi Rusya’yı kuşatma altına aldı. Bölgede İsrail’in ve kendisinin güvenebileceği “dost devlet” oluşturmak için “Kürt Etnik Devleti Projesi”ni devreye soktu.

Netanyahu, ABD’nin bu sınırsız desteğinin şımarıklığıyla hedeflerine ulaşıncaya kadar, yani Filistinlileri direniş yapamayacak hâle getirinceye kadar saldırılarını sürdüreceğini ilan ediyor. ABD’de Senatör Sanders gibi, bu saldırganlığı destekleyen politikadan rahatsız olanlar varsa da Washington’daki siyasal ve kurumsal iktidar; Hristiyan Siyonistleri; etkili Yahudi lobisini; silah, petrol ve finans sektörlerini aşamıyorlar. Amerikan medyasının objektif habercilik yapmaması nedeniyle kamuoyu neler yaşandığını öğrenemiyor.

İnsanlık, 21. asrın ilk çeyreğinde Çin’de ve Filistin’de kendi değerleri karşısında samimiyet, ahlak ve dürüstlük sınavı veriyor. Zulüm, baskı, işkence ve saldırılar sürerse insani gelişmişliğin ürünü sayılan felsefi, fikrî, manevi, hukuki değerlerin anlamı kalmayacak; insanlar, bunların yerinin olmadığı, sadece güçlünün sözünün geçtiği zorba yönetimlere katlanmak zorunda kalacaklar.


PAYLAŞ