Nevzat Kösoğlu sekiz yıl önce, 10 Ekim 2013’te bu dünyadaki misafirliğini tamamlayarak dar-ı bekaya irtihal eyledi. Sadece mensubu olduğu Türk milliyetçisi kesimin değil, düşünce dünyamızın son dönemlerdeki en önemli mütefekkirlerinden biriydi. Tarihimizin, kültür ve medeniyetimizin meseleleri üzerinde düşünen, sebeplerini ve sonuçlarını objektif kalmaya özen göstererek dikkatle araştıran, kendine özgü tezler oluşturan kaliteli bir aydın;ilkeli, şahsiyetli, cesur, kendi deyimiyle “kıblesi düzgün” bir insan, her anlamda örnek bir ülkücüydü.

60’lı yılların başından itibaren milliyetçi hareketin ve tefekkür dünyamızın içerisinde oldu; bulunduğu yer, üstlendiği görev, taşıdığı sıfat ne olursa olsun eli sürekli “taşın altında” idi. 1973 yılından 12 Eylül darbesine kadar Alparslan Türkeş’in isteği üzerine Genel Sekreter Yardımcısı olarak bilfiil siyasetin içerisinde yer aldı. 1977 seçimlerinde Erzurum milletvekili olarak Meclis’e girdi. Siyaset, onun için benimsediği millî ve manevi değerlere, milletimize hizmet vasıtasıydı. Meclis kürsüsünden yaptığı bütün konuşmaları, düşünce dünyasını çok başarılı bir şekilde yansıttığı; seviyeli, muhtevalı birer siyasi ve kültürel mesaj niteliğindedir. Mamak mahkemeleri sürecinde, ifadesi ve savunması sırasında yaptığı konuşmalarla, mahkeme heyetine gerektiğinde yaptığı müdahalelerle, savcılığın MHP ve Ülkücü Hareket’e yönelik suçlamalarını çürütürken fikirlerinin ve görüşlerinin doğruluğunu bilmenin güveni içerisindeydi; dolayısıyla kendisini bu davada yargılanan bir sanık olarak görmediğinden, savunma yapmıyor; Türk milliyetçilerine bu tarz muameleyi uygun gören darbecileri tarih huzurunda yargılayıp hesap soruyordu. Genç milliyetçi ve ülkücü nesiller, Nevzat Kösoğlu’nun diğer eserlerinin yanı sıra, Meclis konuşmalarını ve özellikle Mamak davasında söylediklerini mutlaka dikkatle okumalı, üzerlerinde düşünmelidir.

Nevzat Kösoğlu, tarihimizi felsefi bir bakış içerisinde incelerken kültür ve medeniyetimizde son asırlarda yaşanan inkırazı, iman zaafından kaynaklanan “kültür soğuması”olarak görür: 

“Kültürün olgunluk döneminde esasen, bütün sorunlara cevaplar verilmiş ve kurumsallaşmalartamamlanmış olduğundan en üstün ve iyiye sahip olmanın rehaveti vardır; kuruluş ve yükseliş dönemine nazaran ihtiyaç da duymadığımız, dışa açıklık, atılganlık özelliğini de kaybetmektedir. Hayat hazır çözümlerin tekrarlanması ile devam etmektedir. Bir başka açıdan, kültürün bu gelişmeleri iman zaafının sonuçlarından olduğu gibi, aynı zamanda iman zaafını artıran etki yaparlar… Kültürün yeni bir açılışa girebilmesi, iman tazelenmesiyle mümkündür… Cumhuriyetimiz -kıblesi ve içeriği tartışılsa da- bir iman hamlesinin ürünüdür.” 

Kösoğlu, “iman" kavramını sadece bir dinî muhteva olarak değil, bunun ötesinde insanın ruh ve fikir dünyasını, psikolojisini oluşturan millî, manevi, insani temel değerler olarak görür; toplumsal enerjinin, aktivitenin sorunlarını, “gerilim” tablosundaki değişmelere bağlar. Medeniyetlerin düşüncelerin amele yani eyleme dönüştürülmesinin sonucu olduğunu ısrarla belirtir. Sadece kâğıt üzerinde yazılan yahut ne kadar parlak bir ifade olsa bile söylenmekle kalan, harekete dönüşmeyen bir fikrin pratik bir anlamının olmayacağını öne sürer. Türk milliyetçilerinin temel meselelerinin bu husustaki eksiklikler olduğunu, düşüncelerin mutlaka eyleme dönüştürülmesi gerektiğini savunur. Bu görüşleri kendi hayatında her zaman uygulamaya çalışmıştır. Nitekim öğrencilik dönemlerinde birkaç arkadaşıyla harçlıklarını birleştirerek kurdukları Ötüken Yayınevi, onun sürekli teşvik ve desteğiyle, Nurhan Alpay’ın başarılı yönetimiyle bugün Türkiye’nin en büyük yayınevlerinden biri hâline gelmiş bulunuyor. 70’li yıllarda kitapların dağıtımı maksadıyla kurulmasını sağladığı Anda Dağıtım Şirketi, on yıldan fazla bir süre, bu alanda başarılı hizmetler yapmıştır. 

Nevzat Kösoğlu, daima Cenab-ı Hakk’ın insana en büyük nimetlerinden birinin “zaman” olduğunun bilinci içerinde yaşamış; vaktini olabildiğince verimli kullanmaya çalışmıştır. Mamak mahkemelerinin tamamlanmasından sonra siyasetin dışında kalmayı tercih etti. MHP’nin dışında bir yerlere yönelmeyi hiç düşünmedi ama duruşundan, kişiliğinden taviz vermeyen yapısından dolayı partiden de, liderlerden de ciddi bir talep gelmedi. Belki böylesi hem kendisi hem de milletimiz ve düşünce hayatımız açısından daha hayırlı oldu. Yazdığı eserlerle, makalelerle, yaptığı konuşmalarla, Ziya Gökalp ile başlayan Prof. Dr. Mümtaz Turhan, Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal, Prof. Dr. Erol Güngör ile devam eden Türk milliyetçiliğini millî kültür üzerinden izah eden, Türk Ocaklarının da kuruluşundan beri benimsediği kültürel milliyetçilik görüşünün son dönemdeki en önemli ismi olarak temayüz etti. Ayrıca Kültür Bakanlığı kanalıyla Türk dünyası edebiyatları ve yazarlarını inceleyen on dört ciltlik bir eser hazırladı. Türk Yurdu Lisesini kurdu. Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfının kuruluşunda yer aldı. Türk dünyasının bağımsızlığına kavuşması üzerine 1992 yılında Türkiye’ye 50 öğrencinin bu vakıf üzerinden gelmesini sağlayarak bir bakıma devlete öncülük yapmış oldu.

Hastanedeki son görüşmelerimizden birinde, “İman meselesini burada yatarken bir kere daha düşünme fırsatım oldu. Buradan çıkarsam ilk olarak bu konuyu geniş şekilde işlemek istiyorum.” demişti; ama nasip değilmiş. Aramızdan ayrılmasının sekizinci yılında onu, eksikliğini her geçen gün daha da fazla duyarak bir kere daha rahmetle, muhabbetle, özlemle anıyorum. Ruhu şâd olsun.


PAYLAŞ