IŞİD’in Suruç’un birkaç km yakınındaki Ayn-el Arab (Kobeni)’ı ele geçirmek için başlattığı saldırılar sürerken, HADEP’in “sokağa çıkın” çağrısına uyan PKK-KCK’lılar, İstanbul dahil 30’dan fazla il ve ilçeyi savaş alanına çevirdiler. 3 gün sonunda ortaya çıkan tablo son derece vahimdir; 300 den fazla işyeri, kamu binası, mesken ve büro tahrip edildi. Onlarca araç yakıldı, 31 kişi hayatını kaybetti, 400 e yakın insan yaralandı. İki polisimiz şehit edildi. Ölümlerden çoğu, Diyarbakır başta olmak üzere, bazı şehirlerde yaşanan kitlesel çatışmaların sonucunda meydana geldi.

Olaylar çığırından çıktıktan sonra Selahattin Demirtaş’ın örgütün sivil toplum kuruluşlarının yöneticilerini de yanına alarak düzenlediği basın toplantısındaki “biz şiddet çağrısı yapmadık, karanlık sivil kişiler ateş açtı” sözleri komik kaçıyor. Bu tavır örgütün güdümündeki sıradan bir militanın gayriciddi ve sorumsuz psikolojisinin yansımasıdır.

Aslında Demirtaş’ın tavrı yeni değil. PKK-KCK’nın lider kadroları yıllardan beri senaryosunu kendileri yazıp oynadıkları tiyatro oyununu ısrarla sürdürüyorlar. Bunlar her konuda her zaman herkesten alacaklıdırlar; devlet kendilerine sürekli zulüm yapıp haklarını gasp ettiğinden mağdur ve mazlumdurlar. Liberal ve sol çevrelerle siyasal İslâmcılardan geniş bir kesim bu imajın doğruluğuna, gerçekliğine peşinen inandıklarından, medya kanalıyla etkili bir destek bulabiliyorlar. Nitekim medyadaki bilinen kalemler ve bazı TV yorumcuları son olaylarda sergilenen vandallığın asli sorumlularını gözden kaçırmaya çalışarak, devleti ve güvenlik güçlerini suçlu göstermeye, saldırganları temize çıkarmaya çalışıyorlar. Ancak bu yaşananlar ve sonuçları tablonun bilinen propaganda ve telkin kampanyalarıyla örtülemeyecek derecede ciddi olduğunu ortaya koymaktadır. Yapılanlar aslında bir iç savaş provasıdır. PKK-KCK, yıllardan beri “serhildan”adıyla dillendirdikleri kitlesel ayaklanma projelerini Suriye’deki gelişmelerin yol açtığı psikolojik gerilimden yararlanarak uygulamaya koymak istedi. Hedefledikleri sonuca ulaşabilirler mi? Bu mümkün olmamakla beraber, tehdit ve karmaşayı sürdürerek, kaos oluşturarak hükümeti sıkıştırmak, plânladıkları bölgesel özerkliğin zeminini tahkim edecek kazanımlar elde etmek için çabalarını sürdüreceklerdir.

Türkiye sistemli şekilde yürütülen iç ve dış baskı ve yönlendirmelerle kurtulamayacağı bir tuzağa çekilmeye çalışılıyor. Milli bir felaketle karşılaşmamamız için hükümet, çözüm süreci konusunu tartışılmaz bir doğru hatta fetiş haline getirmek yerine, bir an önce özellikle son beş yılın tahlilini, dökümünü doğru yapmak zorundadır. PKK-KCK ne istediğini, hedefinin ne olduğunu bilerek ve en ufak bir geri adım bile atmadan amacına ulaşmaya çalışırken, ülkeyi yönetenlerin sürekli hale gelen tespit, teşhis ve yöntem yanlışları, yaşanılan kafa karışıklığı sorunu her geçen gün ağırlaştırıyor.

Her şey bir yana, 2009’dan bu tarafa açılım adına atılan iddialı adımların etnik fitneyi bastırmadığı, aksine etnik aidiyet bilincinin daha da yoğunlaştığı ortada iken, “ben bu yola hayatımı koydum” söyleminin pratik bir sonucu olamaz.

Başbakan Davutoğlu’nun “valilere talimat verdim, kamu düzeni ne olursa olsun sağlanacak” şeklindeki sözü, aslında yaşanılan gerçek durumun varlığını hatırlatıyor. Güneydoğu’nun her tarafında PKK-KCK ile HDP-BDP sözcülerinin “bölgesel özerkliği inşa ediyoruz” diyerek defalarca açıkladıkları yapılanma hüküm sürerken, kamu düzeninin varlığından söz etmek mümkün mü? Daha doğrusu düzen 7 Ekim olaylarıyla mı bozuldu; ondan evvel var mıydı?

Türkiye’yi yöneten sayın yetkililer, lütfen gerçekleri artık görelim. Diyarbakır’dan başlayarak Hakkari’de, Şırnak’ta, Mardin’de, Batman’da Van’da devlet tam bir zaaf içindedir. Buraların il ve ilçelerde kamu düzeni değil KCK yapılanması söz konusudur. Terör örgütü vergi toplama ve yargı sistemini, sözde asayiş birimlerini kurmuş, eğitimi kontrolüne almış, PKK’nın silahlı varlığını bölge halkı üzerinde tehdit unsuru olarak kullanarak insanları biata zorluyor. Direnenler ya göç ederek kurtulmaya çalışıyor yahut dağa kaldırılarak, çocukları kaçırılarak, gerekli görülürse katledilmek suretiyle itaat altına alınıyor. Örgütün kestiği haracı vermek istemeyen bir iş adamına hayat hakkı tanımıyor. Şantiyeleri basılıyor, araçları yakılıyor. Bölgede yüzeysel bir araştırmayla bile bu tablonun varlığı kolaylıkla görülebilirken ciddi bir önlem alınmayışı, yol kesmelerin kanıksanması devlet adına hazin bir durumdur.

Polis ve asker aldıkları talimatın gereğini yapıyor; görmüyor, duymuyor, işitmiyor. Böylelikle silahlı çatışma çıkmadığından siyasetçilerin “şehit cenazesi gelmiyor” sözlerini başarı hikâyesi olarak sunmaları sağlanmış oluyor.

İmralı’daki görüşmelerde müzakere dönemine geçilirken, Öcalan’ın dilediği heyetler oluşturulup muhatap olarak tanınırken, PKK’nın terör örgütü olduğunu söylemenin doğal olarak anlamı kalmıyor.

PKK’nın bölge halkını itaate zorlayıcı girişimlerine göz yumulması sonucu, son yıllarda silahlı çatışmalar yaşanmadı; ama devlet otoritesinin yerini PKK almış oldu. Sonuçta PKK, tabanını büyütüp kominal sistemini yerleştirdi. Böylelikle süreç PKK-KCK’nın dilediği yönde gelişirken IŞİD’in Kobani’ye saldırması, terör örgütüne büyük bir motivasyon imkânı sundu. Akrabalık bağları, etnik bağlantılar nedeniyle oluşan duyarlılık, kitleleri olağanüstü hareketli kılarken, PKK’nın ortamı konsolide etmesi zor olmadı.

Türkiye bir taraftan ABD ve bazı Avrupa ülkelerinin talepleriyle, diğer taraftan PKK-KCK ve onlara destek veren malum çevrelerin baskısıyla Kobeni’ye yardım adına savaşa sürüklenmeye çalışılıyor. Daha da tuhaf olan ana muhalefet partisi liderinin ek tezkere çıkartarak askerimizin Kobani’ye yardım adına Suriye’ye girip geri dönmesi yolundaki isteğidir. Siyasi ve toplumsal perspektifin bir kenara bırakılarak bu tarz popülist taleplerle ortaya çıkmanın mantığını anlamak kolay değil.

Üzerimizdeki baskının esas amacı Kobani kuşatmasının kırılmasından ziyade, Türkiye’yi PKK’nın buradaki uzantısı PYD ile aynı safha getirmek; terör örgütünün meşruiyetini tanımak için emrivaki yapmak. Bunun ilerisi aşamasında doğal olarak PKK-KCK yapılanmasının resmen tanınarak Kürdistan’ın kurulmasına sıra gelecek.

Bölgede yaşananlar bir tarafa, İstanbul’un göbeğinde Esenyurt’ta, Bağcılar’da, Sultanbeyli’de, Okmeydanı’nda bile devlet otoritesinin tartışılır hale gelmesi sağduyu sahibi hiçbir vatandaşın kabullenmeyeceği bir manzaradır. Terör örgütü bölgedeki üniversitelerden başka, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere büyük şehirlerin tamamına yakınında üniversitelerde ciddi bir baskı oluşturmuş durumdadır. Bölgeden okumaya gelen öğrenciler ilk günden itibaren örgütün kontrolüne alınarak disipline ediliyorlar, yönlendiriliyorlar, olaylara sevk ediliyorlar. Son iki yıl içerisinde KCK ve PKK’ya yönelik hiçbir takibatın ve operasyonun yapılmamış olması örgüt yöneticilerinin ellerini son derece rahatlatmış durumdadır. Emniyet teşkilatındaki görevlendirmelerin, özellikle kritik yerlerin başındakilerin bilgi, nitelik ve tecrübeden ziyade siyasal kriterlerle tercih edilmelerinin sonucu oluşan istihbarat zaafının doğurduğu ve doğurabileceği sonuçlar açıktır.

Terör örgütünün 30 yılda ve özellikle son 5 yılda nereden nereye geldiği düşünüldüğünde, Türkiye’nin çok kritik bir dönemden geçtiği açıkça görülebiliyor. Türk milletinin tarihi birikimi, tecrübesi, sağduyusu bu tuzaktan kurtulmamızın başlıca teminatıdır.

Türk halkının sesine kulak vermeyen, ciddiye almayan, milli hassasiyetleri önemsemeyen, yaptığı yanlışlardan ders çıkararak doğruya yönelmeyen bir iktidarın, siyasal görünümü ne olursa olsun devamı mümkün olmaz.


PAYLAŞ