Giriş

Biz gençliğimizde “Ne Amerika ne Rusya ne Çin! / Her şey Türk’e göre, Türklük için!” sloganını benimsemiştik. Bunu daha sonra “Ne Amerika ne Avrupa ne Rusya ne de Çin! / Her şey Türk’e göre, Türk tarafından, Türklük için!” yaptık. Yaşadığımız tecrübelerden çıkardığımız dersler, bu yaklaşımımızı biraz daha olgunlaştırdı. Temelde bugün de aynı noktada olmakla birlikte “Ne Amerika, ne Avrupa, ne Rusya, ne de Çin! / Önce Adalet, sonra kudret, hepsi beşer için!” diyoruz.

Türkiye dış siyasetinde, 1 Mart 2003’te Amerikan güçlerinin Irak’a Türkiye topraklarından geçerek girmesine izin veren tezkerenin TBMM’de reddedilmesiyle başlayan bir değişim süreci yaşanıyor. Bu tarihte Amerika ile aramızda oluşan güvensizlik, bugüne kadar azalmadan devam etti. Güven ortamının yeniden tesisi yönünde tarafların ne kadar ciddi çaba sarf ettikleri de ayrı ve derinliğine bir araştırma konusudur. Süreç, görünüşte Suriye krizinin doğurduğu saiklerle Türkiye’nin makas değiştirmesine doğru eviriliyor.

Türkiye, Batı blokuna II. Dünya Savaşı’ndan sonra Soğuk Savaş döneminin başında jeopolitik zaruretlerle katıldı. Batı blokunun Türkiye’yi benimsemesinde de benzer zaruretler rol oynadı. Şimdi bizim açımızdan ve Batı açısından ne değişti?

Sorumluluk mevkiinde olmayan insanlar, bu tip konularda, ideolojik motivasyonlarla görüş geliştirebilirler. Oysa devlet adına bu tip kararları vermek durumundaki sorumluluk sahipleri, gönüllerinde yatan aslanları serbest bırakmadan önce soğukkanlı kâr-zarar hesapları yapmalı, “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma” riskini göz ardı etmemelidir. Reel politik denilen zemin soğuktur ama ideolojik hedeflerimizi kokuşmaktan, işe yaramaz hâle gelmekten korur; günü geldiğinde kullanılmak üzere muhafaza etmeye yarar. Kısaca devlet, jeopolitik açıdan ülkesinin bekasını tehdit eden faktörleri değerlendirerek ve yüksek menfaatlerini dikkate alarak böyle bir değişim sürecini başlatmalıdır. Oysa günümüzde ve geçmişte, devletleri yönetenlerin birtakım kararlar verirken kendi devlet ve ülkelerinin menfaatini mi yoksa ABD’nin İsrail Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıyarak İsrail’in başkenti olduğunu kabul etme örneğinde olduğu gibi, başka faktörleri mi dikkate aldığı hep tartışılır olmuştur. Bu kabil stratejik hataların süper güçlere vereceği zarar ile süper güç olmayan devletlere vereceği zarar şüphesiz aynı değildir.

İktidarda kalabilme hesaplarıyla makas değiştirmeyi, Türkiye’de hiçbir grup veya kişiye yakıştıramayız. İktidarda kalabilmeyi veya iktidara gelebilmeyi murat etmek, bunun için stratejiler geliştirip uygulamaya koymak ayıp değildir; siyasi ahlak değerleri bakımından yanlış değildir. Türkiye’de kimseye yakıştıramadığımız husus, bunu ihtirasla isteyip uğrunda her şeyi göze almak, bu uğurda ülke menfaatlerine aykırı politikalar uygulamaktır. Bunun acı örneğini 15 Temmuz 2016’da yaşadık. Allah bu ülkeyi muhterislerden korusun.

Türkiye, gerçekte değilse bile görünüşte, Batı blokundan uzaklaşıp Rusya-İran eksenine kayıyor. Bunun sebebi, ülkenin yüksek menfaatleri ve bekası ise, mesele yoktur. Ancak yine de, Rusya’nın ve bizim jeopolitik şartlarımızın buna ne kadar izin vereceğini irdelememiz gerekiyor. Sadece Rusya’nın değil, terk etmeyi düşündüğümüz Batı blokunun ve başat devleti ABD’nin de bölgemize yönelik siyasetini irdelemeliyiz. Ben bu yazıda Rusya’nın yaklaşımını irdelemeye çalışacağım.

Rusya’nın jeopolitiği ve Türkiye

Rusya ile Türkiye, tarihleri boyunca birbirlerine karşı, bileşik kaplar gibi, biri ilerlerken diğeri gerileyen konumda olmuşlardır. İki ülkenin jeopolitik konumu bunu zaruri hâle getirmektedir. 19. yüzyıl sonlarından itibaren Rusya’da kısa dönemler hâlinde etkili olan Avrasyacı görüş, bu rekabeti dostluğa dönüştürebilecek unsurlar taşıyordu. Lenin’in Batı’yla uzlaşma anlamında dikte ettiği, “birlikte var olma” prensibi, Bolşevik dönemde Avrasya bölgesi için düşünülmedi. Çarlık Rusyası’nın hâkim olduğu topraklarda yaşayan farklı etnik köklerden halklar için geliştirilen ve “Milletler” meselesine çözüm için yine Lenin tarafından ortaya atılan “self determinasyon” prensibi kâğıt üzerinde kaldı; neredeyse Sovyetler dağılıncaya kadar hiç uygulanmadı. Rus stratejisi, baş edemeyeceği güçlerle “birlikte var olma” prensibini öngörmüş; buna karşılık bölge halklarıyla bir arada var olmak yerine kıtanın merkezine hâkim olma ve sıcak denizlere inme hedeflerine ulaşmak için doğru olanı değil, kolay ve mümkün olanı, yani onları baskı ve kontrol altında tutma yolunu tercih etmişti. Buradan Türkiye ve diğer bölge devletleri için çıkarılacak sonuç şudur: Rusya ile birlikte var olmak için caydırıcı güç olmak zorundasınız. Rusya, hedeflerine ulaşmak için sizi, bir engel olarak görüyorsa hiç çekinmeden yok etmeye tevessül eder; ancak çekinirse tevessül etmez; “birlikte var olma” yolunu seçer.

Türkiye’nin soğuk savaş dönemi tercihlerinin mantık temelinde, işte bu jeopolitik zaruret vardır. Türkiye o yıllarda henüz kendi gücüyle bu caydırıcı unsur vasfını haiz olamadığı için, Batı blokunu caydırıcı bir kalkan olarak değerlendirmiştir. Batı da Rusya’nın Akdeniz’e ve Orta Doğu’ya genişlemesini engellemek için Türkiye’yi, bir uç karakolu gibi görmüş ve desteklemiştir.

Türkiye’de Avrasyacı sıfatından dolayı bazı çevrelerin el üstünde tuttuğu Aleksandr Dugin’in 2003’te Küre Yayınlarından çıkan “Rus Jeopolitiği Avrasyacı Yaklaşım” kitabı okununca Dugin’in Avrasyacılığı ile bölge halklarının barış, uzlaşı ve dayanışma içinde bir arada olması anlamındaki Avrasyacılık arasında uçurumlar olduğu görülecektir. Dugin, yeni Rus İmparatorluğu için Avrasyacılığı kullanan bir Rus ideoloğudur. Komünizm, Sovyetler zamanında Rus stratejilerine hizmet eden bir ideolojiydi. Dugin’in ideolojik aracı ise yeni imparatorluğun kurulmasına ve genişlemesine hizmet eden Avrasyacılıktır.

İşin ilginç yanı, Dugin’in kitabında teklif ettiği politikaların öteden beri Rus devlet siyaseti olarak uygulanıyor olmasıdır. Rusya-İran ekseni, buna Erivan’ı da dâhil etme projesi, Türkiye’nin Hazar’ın öbür tarafa uzanmasını engelleyecek tedbirler, Rusya Federasyonu içindeki Tataristan, Başkurdistan’ın baskı ve kontrol altında tutulması hep Dugin’in önerileri ve Rus devletinin uyguladığı politikalardır. Avrasyacı kisvesi altında, Türkiye’yi ve Türk Dünyası’nı yeni Rusya İmparatorluğu önündeki en büyük engeller olarak gören Dugin’in teklifi çok açıktır:

“Diğer taraftan günümüzde üç jeopolitik eğilimin –‘Pantürkizm’ (Türkiye, Atlantikçilik), ‘Vahhabilik’ (Suudi Arabistan, Atlantikçilik) ve ‘köktencilik’ (İran, Atlantikçilik karşıtı)− rekabet ettiği eski Sovyet Orta Asya’sı problemi süregelmektedir. Anlaşılan nedenlerle Panarabizmin, Orta Asya’nın çoğunlukta bulunan Türk dilli halkları arasında bulunması mümkün değildir. Buna paralel olarak güçlü Rus yanlısı eğilimlerin varlığını da hesaba katmak gerekir. Ancak milli bilinçle gittikçe uyanan bu İslâm memleketlerinin yeniden Rusya’ya kansız şekilde katılmalarını tasavvur etmek zordur ve gereği de yoktur. Yeni İmparatorluk’un ‘Moskova yanlısı olmayan eğilimler’ arasında, bu bölgeyi Atlantikçilerin dolaylı dolaysız kontrolünden çıkaracak sadece İran yanlısı bir yönelime güvenilebileceği oldukça açıktır. Sarsılmaz Moskova-Tahran ekseni, Rus taraftarlığı ve İslâmcılık arasındaki tüm çelişkileri ortadan kaldıracak ve onları aynı zamanda hem Moskova’ya hem de Tahran’a yönelen tek bir jeopolitik eğilime dönüştürecektir.” (s. 75-76).

“Moskova-Tahran ekseninde Ermeni meselesi önemli bir yer tutmaktadır. Vurgulamak gerekir ki, Ermeniler Ari ırktandır. Kendi tabiatlarını ve Hint-Avrupalı halklarla, özellikle Asyalılar, yani İranlılar ve Kürtlerle akrabalıklarını iyi idrak eden bir halktır. … Ve Rusya ile jeopolitik bağlantılarını çok canlı idrak eden Hristiyan bir halktır. Türkiye’den Azerbaycan’a ve Orta Asya’ya giden yolun Ermenistan ve Karabağ’dan geçmesi nedeniyle Ermeniler son derece stratejik önemdeki topraklarda bulunmaktadırlar. Erivan otomatik olarak Moskova-Tahran eksenindeki bu iki ülkeyi birbirine eklemleyen ve Türkiye’yi kıta içi mekânlardan koparan önemli stratejik bir halka hâline gelmektedir. … Aksi hâlde yani Azerbaycan Türkiye yanlısı eğilimini sürdürdüğü takdirde, bu ‘ülke’ İran, Rusya ve Ermenistan tarafından parçalanabilir.” (s. 76-78).

“Orta Asya’nın yeniden yapılandırılması projesinde Rusların etnik çıkarlarının en iyi şekilde korunacağını kaydetmek gerekir. Çünkü Orta Asya İmparatorluğu [Dugin, İran’ın inisiyatifinde güya federatif bir yapıdan bahsediyor. O.K.] suni siyasi yapılar, hayali ‘post emperyal miras’ esasına göre değil, Orta Asya’da Rusların topluca meskûn olduğu tüm toprakların (özellikle Kazakistan’ın) barışçı yolla Moskova’nın yargı alanına girişini öngören milli türdeşlik temeline göre kurulacaktır. Etnik muhtevası sorunlu olan yerler ise, Rus-İran projeleri çerçevesinde şu veya bu imparatorluk hudutları içinde özel haklar elde edeceklerdir. Dolayısıyla Ruslar ‘küçük (etnik) milliyetçiliğin’ karşısına koyduğu ancak hiçbir zaman gerçekleştiremeyecekleri amaçlarına da Avrasyacı jeopolitik proje aracılığıyla kavuşmuş olacaklardır.” (s. 78).

“Bu projede Türkiye’nin Kafkasya ve Orta Asya’daki çıkarları hiç dikkate alınmayacağından bu ülkeye “günah keçisi” rolünü biçmek gerektiği önemle dikkate alınmalıdır. Dahası, Türkiye’deki Kürt ayrılıkçılığını desteklemek ve aynı zamanda İran’a etnik olarak yakın olan halkları laik-Atlantikçilik kontrolünden çıkarmak niyetiyle ön plana sürmek gerekir. Bunun telâfisi için de Türkiye’ye Bağdat, Şam ve Riyad yoluyla güney istikametinde gelişimi teklif etmek veya Türkiye’de jeopolitik gidişatın temelden değişimi maksadıyla İran yanlısı köktenciler ve uzak gelecekte Atlantik karşıtı ve Avrasyacı vasıfla Orta Asya blokuna girişi tahrik etmek lâzımdır.” (s. 78-79).

19. yüzyıl sonlarında Rusya ve İngiltere arasındaki, Türkistan ve Kafkasya’ya hâkim olma mücadelesine literatürde “Büyük Oyun, İngilizcesi Great Game, Rusçası Турниры теней (Turniri Teney): Gölgeler Turnuvası” denilir. Bugün de Asya’nın kalpgâhı durumundaki Türkistan ve Kafkasya’ya hâkim olmak için süper güçler bir mücadele içine girmiş durumdalar. Türkiye, Türk Dünyası’nın en önemli kısmını oluşturan bu bölge halklarının kendi topraklarında gerçekten egemen olması için mücadele verirken diğerlerinin bölgeye kendi çıkarlarını maksimize etmek için hâkim olma çabalarını nasıl görmezden gelebiliriz?

Sonuç yerine

Türkiye güçlü olmak zorundadır. Devleti idare edenler, makas değiştirme niyeti ciddiyse, caydırıcı vasfımız olduğundan da eminler demektir. Aksi, Türkiye’nin yalnızlığa itilmesi olur. Nitekim Soğuk Savaş döneminde Sovyet Rusya bunu denemiştir. “Onurlu Yalnızlık” gibi süslü ambalajlarla telafi edilemeyecek bir yalnızlık, Rusya’nın Türkiye üzerinden Akdeniz’e inme hedefine, Dugin’in cihanşümul yeni Rus İmparatorluğu ideolojisine hizmet etmekten başka bir işe yaramayacaktır. Rusya ile baş edecek askerî ve ekonomik güce ulaşmamış bir Türkiye, bölgenin barış ve dayanışma içinde bir arada olmasını öngören Avrasya Projesi’ni gerçekleştirmek değil, Rusya İmparatorluğunun aracı olan Avrasya treninde bir vagon olabilecektir.

Gücümüz ne kadar? 1912 Balkan Savaşı’ndan önce Balkan İttifakı’nın bize savaş açacağına ihtimal vermiyorduk. Savaş olursa da Osmanlı ordusunun 24 saat içinde Sofya’yı alacağını düşünüyorduk. Oysa ordumuz siyasete bulaşmış, herkes birbiriyle rekabet hâlinde, rakibini harcamaya çalışıyordu. Ve Bulgar ordusu savaş başladıktan üç ay sonra Edirne’yi aldı!

Güç, elbette sadece silahlı güç değildir. Komşularıyla, dünya ülkeleriyle iyi ilişkileri, savunma iş birliği anlaşmaları olmak da bir güçtür. NATO üyeliğini donduran bir Türkiye, Rusya’ya karşı ne kadar caydırıcı olabilir? Yalnız kalmış bir Türkiye’nin, Rusya ile baş edebilecek donanıma sahip bir ordusu varsa endişe etmesine gerek yoktur.

Eğer caydırıcılık vasfına ulaşmamış isek yol yakınken geri dönelim. Gençlik sloganımızı biraz olgunlaşmış hâliyle yeniden terennüm ederiz: “Ne Amerika ne Avrupa ne Rusya ne de Çin! / Önce Adalet, sonra kudret, hepsi beşer için!/ Ahir zamanda ‘hikmet budur’ yazacaktır kalem: / Bize gerek bu dünya çün hedef ebedî âlem.”

Yani geri dönmek demek, büyük ülkülerimizden vazgeçmek demek değildir. Türk milleti, bir güç olmaya mecburdur. Kendi varlığını geleceğe taşıyabilmek için, dünyada nimetlerle külfetlerin dağılımına son verecek “küresel adaleti” tesis etmek için buna mecburdur.

Bunun yolu, hukukun üstünlüğünü benimsemiş insanlar olmaktan geçer; insanımızın kalitesini bu anlamda artıracak eğitim faaliyetlerinden geçer. Çağdaş bir hukuk devleti, demokrasiyi ve serbest piyasa ekonomisini geliştiren bir devlet olma yolunda azimle çalışmalıyız. Elbette güçlü bir ordumuz olmalı, bilim ve teknolojide öncelikle hedefler belirlenip bunlara doğru azimle koşarak yürümeliyiz.

Nice badireleri atlatmış bir milletin evladı olarak ben geleceğe ümitle bakıyorum. Bu duygu ve düşüncelerle 2018 yılının gayretimizi artırdığımız bir yıl olmasını diliyorum. Üstad Necip Fazıl’a rahmet olsun:

Yarın elbet bizim, elbet bizimdir

Gün doğmuş, gün batmış ebet bizimdir.

*http://www.orhankavuncu.com/index.php/fikir-dunyasi/2018-baslarken-dis-politikada-makas-degistirme-arayislari-i-rusya-jeopolitigi-ve-turkiyeadresindenalınmıştır(Erişim: 28.01.2018).


PAYLAŞ