“O zaferler getiren atların

Nalları altındanmış

Gidişleri akına

Gelişleri akındanmış” A. N. ASYA

1900’lü yıllara gelindiğinde Osmanoğulları’nın 1200’lü yılların sonlarına doğru Anadolu’da küçüklü büyüklü zaferlerle sürekli büyüyen, gelişen ve boyluktan devlete, devletlikten imparatorluğa yükselip kıtalara sığmayan hikâyeleri artık sona eriyor, Batılı kaplanlarla sırtlanların saldırısı karşısında bocalıyorlardı. Kolay değildi çünkü -klasikleşen tabiri ile- dokuz cephede “yedi düvele” karşı savaşmak… Üstelik bu yedi düvel teknolojilerini geliştirip modern silahlara sahip olurken günümüzde bile hâlâ örneklerine rastlanan ve İslamiyet’i, Allah’ın emirlerini, öğütlerini hiç anlamadıkları hâlde “Din adamı”, “Şeyh”, “Cemaat önderi” gibi şatafatlı etiketleri olan birtakım softalar yüzünden Cihan İmparatorluğu’na matbaanın girişi bile uzun süre engellenmişti. Oysa Memluk Sultanı Tomanbay, ta 1517’de Mısır’ı fetheden Yavuz’a, “Bize ne yaptı ise toplarınız yaptı. Peygamber Efendimiz, ok ve kılıçla savaşın, dediği için biz top kullanmayız.” demiş, az zamanda büyük işler başardığı için saltanat süresi “ikindi güneşine ve gölgesine” benzetilen o büyük deha, büyük komutan Yavuz şu cevabı vermişti: “Onu biz de biliriz. Peygamber Efendimiz zamanında ok ve kılıç vardı, şimdi ise toplar!”. Osmanlı İmparatorluğu, işte bu anlayıştan uzaklaşıp gelişime ayak uyduramadığı için adım adım kendi sonunu hazırlıyordu. 

Kısacası, “O zaferler getiren atlara” binen Yavuzlar, Fatihler, Kanuniler gidip dini yanlış yorumlayan softalar etkili olmaya başlayınca gelişme durdu ve her alanda çöküş başladı. Ancak büyük devletlerin çöküşü de öyle birden olmaz, her an büyük işler yapabilirlerdi! İşte bu büyük işlerden biri, anlatmaya çalıştığımız kitabın müellifi değerli araştırmacı, şair, yazar, tıp doktoru Mehmet Güneş’in kitabına konu olan Kutü’l Amâre Zaferi, “Birinci Dünya Savaşı’nın Irak Cephesi’nde 29 Nisan 1916 tarihinde İngilizlere karşı kazanılan çok önemli bir galibiyettir.” Yazar haklı olarak bu büyük zaferin unutturulduğunu ifade etmekte ve üstüne basa basa “Unut/tur/ulan zafer” demektedir. Hem öyle bir zaferdir ki, “Britanya İmparatorluk tarihinde İngilizler ilk defa; 5’i general, 476’sı subay olmak üzere toplam 13.309 askerini tutsak vermiştir.” Nitekim “İngiliz tarihçisi James Morris tarafından, -uğradıkları bu hezimet- ‘Britanya askerî tarihindeki en aşağılık teslim’ olarak nitelenmiştir.”

Kitabın 28. sayfasında “Osmanlı’nın son zaferidir.” hükmü yer almakla birlikte, bu büyük zaferden iki yıl bir ay sonra kazanılan bir başka zaferden de söz etmeliyiz. Bu zafer, Yahya Kemal Beyatlı’nın, “Ölenler öldü, kalanlarla muzdarip kaldık/Kendi öz vatanımızda hor görülen bir cemaatiz artık” diye çok güzel özetlediği, vatanımızın parçalanıp “Aslan payının aslan olmayanlara” dağıtıldığı Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nden beş ay önceye rastlaması bakımından da ayrıca önem taşımaktadır. Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa komutasında oluşturulan Kafkas İslam Ordusu, Gence üzerinden Bakü’ye geçip Rus işgaline son vererek “İki devlet bir millet; Azerbaycan Türkiye” anlayışını hayata geçirmişti. Velhasıl o sıralarda can çekişirken bile zafere koşan atlarımız, komutanlarımız ve askerlerimiz vardı.

Keza, “Çanakkale’yi geçip İstanbul’a ulaşamadık, bari arkadan dolanalım” dercesine Akdeniz’de seyreden İngilizlere ait o dönemin uçak gemilerinden “Ben My Chree”nin 9 Ocak 1917, Fransızlara ait “Aleksandra” isimli savaş gemisinin de 8 Mart 1918’de Antalya açıklarında Topçu Yüzbaşı Mustafa Ertuğrul komutasındaki bir avuç kahraman askerimiz tarafından batırılması da, Birinci Dünya Savaşı’nda kazanılan önemli zaferler arasında zikredilmelidir. Dr. Güneş’in ifadesine uygun olarak bu zafer de unut/tur/ulanlar arasındadır. Son yıllarda, Antalya’da faaliyet gösteren Antalya Gençlik Sanat Araştırma ve Eğitim Derneği (AKSAN) bu zaferi ve kahramanlarını gündeme getiren toplantılar, panel ve sempozyumlar düzenlemektedir.

Kutü’l Amâre Zaferi’nin kazanıldığı 29 Nisan 1916 tarihinde devletimizin sınırları içinde olan Irak ve Suriye’de oynanan oyunları düşündüğümüzde, şimdi bölgeye düzen vermeye çalışan ABD ve Rusya gibi güçlerden çok, oralarda bizim söz sahibi olmamızın gerektiği açıktır. Kutü’l Amâre ki, Irak’ın ortalarında, Bağdat’tan aşağılarda bulunmakta olup kitapta şu bilgi verilmektedir:

“Kutü’l Amâre; Basra’nın 350 km kuzeyinde, Bağdat’ın 170 km güneydoğusunda, Dicle Nehri’nin sol kıyısında, Dicle ile Fırat’ı birleştiren Şattü’l-Hayy (el-Garraf) Kanalı’nın Dicle tarafındaki ağzında ve Bağdat ile Amâre arasında bulunan küçük bir kasabadır…. Kutü’l Amâre Zaferi, Bağdat’ı almak için Irak’ın kuzeyine doğru hava destekli ilerleyen İngiliz kuvvetlerinin –Bağdat’a 30 km mesafedeki- Selman-ı Pak’ta durdurulmasının ardından, 25 Kasım 1915 tarihinde geri çekilmek mecburiyetinde kalan düşman askerlerinin 7 Aralık’ta Kutü’l Amare’ye kaçıp sığınması ve onları kuşatan Mehmetçiklerimizin yaklaşık 5 ay süren muharebe veâ muhasara sonunda İngiliz 6. Tümeni’nin tamamını 29 Nisan 1916 günü esir almasıyla neticelenen çok net bir galibiyettir.” (s. 27 – 28)

Peki, bu “çok net galibiyet”in kumandanı Halil (Kut) Paşa kimdir?

Hafız Kamil Bey’in oğlu ve o dönemde Harbiye Nazırı ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi olup Çanakkale Savaşları başta olmak üzere klasik tabiri ile “yedi düvele karşı” 9 ayrı cephede yapılan savaşlarda önemli rol oynayan Enver Paşa’nın amcasıdır. Yukarıda sözünü ettiğimiz Bakü’nün kurtuluşunu sağlayan Nuri Paşa da Enver Paşa’nın kardeşidir. Onlar, ailece kendilerini devlete ve milletin geleceğine adamışlardı.

Sona eklenen “Hâtime” ile birlikte 9 bölümden oluşan kitapta, Birinci Dünya Savaşı’nın arka planından başlanıp seyri hakkında bilgiler veriliyor ve Kutü’l Amâre Zaferi’nin yaşandığı Irak Cephesi savaşları, İngilizlerin bölgeye gelişleri, oradaki faaliyetleri, İmparatorluğun zor döneminde verilen mücadele, kazanılan bu çok ama çok önemli zaferle sonrasında yaşananlar detaylı olarak anlatılıyor.

Kitabın, özellikle beşinci ve altıncı bölümlerinde bu büyük zaferin bütün detayları anlatılıyor. Bir fikir vermesi bakımından bu iki bölümde yer alan ara başlıkları sıralayalım:

*7 Aralık 1915: Kutü’l Amâre Kuşatmasının Başlaması. *Aralık Ayındaki Taarruzlar ve Taktik Savaşları. * Psikolojik Harp Metodları. *Ocak 1916’da Kutü’l Amâre’de Yaşanan Gelişmeler. * Dicle Grup Komutanı Albay Halil Bey’in Genel Harekât Planı. *1916 Ocak Ayı Muharebeleri. *Birinci Felahiye Muharebesi. *Şubat – Mart 1916. *Ve Sonun Başlangıcı: Nisan 1916. *İkinci ve Üçüncü Felahiye Muharebesi. *Kuşatmanın Son On Günü. *Dördüncü Felahiye Muharebesi. *Towshend’in Üç Seçenekli Planı. *”Julnar Vapuru” ya da “Kendi Gelen”. *Ve Teslim Görüşmeleri. *Kutü’l Amâre Teslim Alınıyor. *Kutü’l Amâre Zaferi’nin Blançosu.  *29 Nisan: “Kut Bayramı”. *Kutü’l Amâre Zaferi’nin Yankıları. *Kutü’l Amâre Şehitliği.

Büyük Selçuklu tarihçisi, “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi” müellifi Prof. Dr. Osman Turan, “Türkler tarih yapmaktan yazmaya fırsat bulamamışlardır” der. Futbol takımlarımızın taraftarlarının, Türkiyemizde “olağanüstü” sayılan bazı galibiyetlerden sonra, “Gerçekleri tarih yazar, tarihi de ….” diye tezahürat yapmaları da belki bundandır. Son yüz yıl içinde ne yazık ki millet olarak, devlet olarak “tarih yapma” konusunda bir başarımız yok. Onu da bırakın; okunmadığı için, hazır yapılmış olan tarihimizden de haberimiz yok. İşte, Dr. Mehmet Güneş’in bu kitabında konu edilen Kutü’l Amare Zaferi de, ancak 100. yılı dolayısı ile hatırlandı ve muhtemeldir ki saman alevi gibi yine sönüp/unutulup gidecekken işte böyle bazı yayınlar yapıldı, televizyon programlarına konu oldu ve derken, TRT’de yayımlanmakta olan “Diriliş Ertuğrul” dizisinin yapımcısı Kutü’l Amare Zaferi’ni de dizi ya da film olarak çekeceklerini açıklamıştı ki, şu günlerde TRT tarafından duyurusu da yapılmaktadır.

Malum, bizde bir kolaycılık var. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi okunmadığı için tarihimizi yalan-yanlış/abartılı da olsa dizilerden öğreniyor ve mesela, Şehzade Mustafa’nın öldürüldüğünü 500 sene sonra öğrenip gözyaşı döküyoruz! Oysa dizilerin kurmaca olduğunu, orada konuların abartıldığını, dallandırılıp budaklandırılarak pirenin deve yapıldığını, romanın genel tarifinde olduğu gibi “Yaşanmış ya da yaşanması muhtemel olaylar zinciri” olarak ve senaristle yönetmenin hayal dünyasına, çoğu zaman da ideolojisine ve insafına göre zenginleştirilerek takdim edildiğini bilmemiz gerekiyor. Bunu bilirsek önce okuruz. Onun için ben, Dr. Mehmet Güneş’in “Saklı Kalmış Bir Büyük Destan Kutü’l Amare Zaferi” kitabının henüz dizi ya da filmi çekilmeye başlamadan okunması gerektiğine inanıyorum:

Ayrıca, dizi yapımcılarının da bu kitaptan haberdar olduklarını tahmin ediyor, kitabın sonuna eklenen 110’dan fazla kaynağa da bakıp tarihî bir olayla birlikte genel kültürümüzden de faydalanmalarını tavsiye ediyorum. Çünkü tarihî olaylar ve hatta savaşlar yalnızca vurdu-kırdı, kılıç-kalkan işi değildir.

Bu vesile ile değerli araştırmacı, yazar, şair ve tıp doktoru Sayın Mehmet Güneş’i, “Saklı Kalmış Bir Büyük Destan KUTÜ’L AMARE” isimli kitabından dolayı tebrik ediyor, AKÇAĞ Yayınları arasında çıkan bu eserin okunması ve okutulmasını tavsiye ediyorum.


PAYLAŞ