Kutadgu Bilig’de Devlet Ve Toplum Anlayışı·

 

Malum olduğu üzere bu yıl Türk kültürünün temel eserlerinden Kutadgu Bilig, UNESCO tarafından, yazılışının 950. Yılı münasebetiyle anma ve kutlama programlarına alınmıştı. Ülkemizde ve Türk dünyasında bu konuda çeşitli toplantılar düzenlendi, yayınlar yapıldı. Esasen Yusuf Has Hacib ve eseri önceki yıllarda da çeşitli vesilelerle gündeme gelmişti.

Türkistan coğrafyasında Müslümanlığı kabul ederek büyük bir alanda hâkimiyet kuran ve İslamiyet’in Türkler arasında yayılmasında çok önemli rol oynayan Karahanlılar veya Türk Hakanlığı /Âl-i Afrasiyab/İlig-Hanlılar devleti döneminden, özellikle de 1070’lerden kalma birkaç önemli eserimiz var. Bu devirde kaleme alınan Divanü Lügati’t-Türk Türk dili, tarihi ve kültürü, Kutadgu Bilig ise İslami devir edebiyatı ve Türk siyasî düşüncesi açısından müstesna örneklerdir.

Yusuf, Balasagun (Kuz-Ordu)’da soylu bir aile içinde dünyaya gelmiş, bilimi, erdemi, züht ve takvası ile temayüz etmiş, eserini bir buçuk yılda Balasagun’da yazıp Kâşgar’da tamamlayarak  H. 462 (M. 1069-70) yılında Karahanlılar’ın hakanı Süleyman Arslan Hakan oğlu Tavgaç Uluğ Buğra Han’a sunmuştur.

İbrahim Kafesoğlu eserin adının manası üzerinde çeşitli görüşleri tartıştıktan sonra şu hükme varır: “Bilindiği üzere, “kut” Türkçenin en eski kelimelerinden biridir ve M.Ö. 176 yılında Mo-tun tarafından Çin imparatoruna yazılan mektupta bu Türk hükümdarının adı sırasında geçmektedir: Tanrı kut’u Tan-hu (Tanrı’nın hükümranlık hukuku ile donattığı hükümdar). G. Doerfer “kut” tabirini “insanın bir nevi otonom ruhu kudretidir ki, bilhassa hükümdar için Gök ve Yer tarafından desteklenmeğe muhtaçtır” şeklinde açıklamaktadır. Kutadgu Bilig yazarının hemşehrisi ve çağdaşı Kâşgarlı Mahmud tarafından da esasen “kut” kelimesine önce “devlet” manası verilmiştir. Şu hâlde Kutadgu Bilig doğruca “Hükümranlık bilgisi”, “Siyasi hâkimiyet bilgisi” veya “Devlet olma veya devletli olma bilgisi” manalarına gelmektedir)[1].

Kutadgu Bilig’de, Türk folkloruna, atasözlerine, siyaset ve medeniyetine ait kavramlara ve eski Türk büyüklerinin vecizelerine sıkça yer verilmiştir. Kutadgu Bilig Türk edebiyatında pek çok açıdan ilkleri temsil eden bir eserdir. İlk Türkçe siyasetname olmasının yanında tiyatro tarzını yansıtmasına da öteden beri dikkat çekilmiştir.

Malum olduğu üzere, Kutadgu Bilig dört esas üzerine düzenlenmiştir. Kişiler ve temsil ettikleri nitelikler şöyledir:

1-Doğru kanun (köni törü) Kün Togdı (hakan)

2-Saadet (kut) Ay Toldı (vezir)

3-Akıl (ukuş) Ögdülmiş (vezirin oğlu)

4-Hayatın sonu (akıbet) Odgurmış (zahit) tarafından temsil edilmektedir.

Ek karakterler ise Ay-Toldı’nın Hâcib ile buluşmasını sağlayan Küsemiş, huzura kabulü sağlayan Hâcib, arada hizmet gören Oğlan, haber getiren Yumuşçı ve zahidin yanında çalışan Kumaru’dur.

Kutadgu Bilig’in temel yapısı manzum hikâye şeklindedir: Dünyaya hükmeden, fakat yalnızlıktan sıkılan ve akıllı, iş bilir bir yardımcı arayan bir hükümdar (Kün Togdı); buna karşılık kendisini çok iyi yetiştirmiş, akıllı, erdemli Ay Toldı. Bulunduğu yerde bir işe yaramadığını düşünen Ay Toldı, başkente giderek hükümdarın hizmetine girer; ona kut, adalet, dil hakkında düşüncelerini uzun uzun anlatır. Ölümcül bir hastalığa yakalanınca hükümdara bir mektup yazarak oğlu Ögdülmiş’i ona emanet eder. Ay Toldı’nın ölümünden sonra Kün Togdı, Ögdülmiş’i oğlu yerine koyup yetişmesini sağlar, daha sonra hizmetine alır. Hizmeti sırasında Ögdülmiş, Kün Togdı’ya hükümdarlık, vezirlik, kumandanlık, has hâciplik, elçilik vb. konularda düşüncelerini uzun uzun anlatır. Sonunda hükümdar Ögdülmiş’ten kendisi gibi bir kişi daha bulmasını ister; o da inzivada yaşayan Odgurmış’ı tavsiye eder. Hükümdar mektupla ve Ögdülmiş aracılığıyla birkaç kez Odgurmış’ı çağırmasına rağmen Odgurmış inzivasından ayrılıp dünya işlerine karışmak istemez. Sonunda razı olup gelir ve hükümdarla uzun uzun konuşarak tekrar inzivasına çekilir. Ögdülmiş ile hükümdarın konuşmaları devam eder, bu arada Odgurmış ölür; onun yasını tutarlar. Hikâye, Ögdülmiş’in işini yapmaya devam ettiğini, mutlu bir ömür sürdüğünü, dünyanın düzene girdiğini anlatan beyitlerle sona erer.[2]

 

 

Hükümdar ve Yönetim

 

Eserde, hükümdarın vasıfları, sahip olması gereken hasletler Kün Toğdı ile Ay Toldı, Ögdülmiş ve Odgurmış arasındaki muhaverelerde ele alınmaktadır. Eserde Ay Toldı’nın hükümdarın huzuruna çıkış sahnesi şu şekilde anlatılır:

“Bir gümüş taht üzerine oturmuştu; bu tahtın birbirine bağlanmamış üç ayağı vardı. Elinde büyük bir bıçak tutuyordu; solunda bir acı-ot ve sağında şeker bulunuyordu. Bunu görünce, Ay-Toldı, gerçekten, çok korktu ve nefesi kesildi.”(Beyit: 771-773)

Aytoldı, bunların manasını sorar, hükümdar (Kün Toğdı) şu karşılığı verir(Beyit: 800-822):

“İşte bak, ben de doğruluk ve kanunum; kanunum vasıfları bunlardır, dikkat et.

Bak, bu üzerinde oturduğum tahtın üç ayağı vardır; ey gönlümü doyuran.

Üç ayak üzerinde olan hiç bir şey bir tarafa meyletmez; her üçü düz durdukça, taht sallanmaz.

……

Ben işleri bıçak gibi keser, atarım; hak arayan kimsenin işini uzatmam.

Şekere gelince, o zulme uğrayarak, benim kapıma gelen ve adaleti bende bulan insan içindir.

Zehir gibi acı olan bu Hind otunu ise, zorbalar ve doğruluktan kaçan kimseler içer.

Hükümdar doğruluk ve kanun demektir. Hükümdarın üç ayaklı tahtı ise hükümranlığın sağlam bir temele oturtulması anlamındadır. Burada, adaletin geciktirilmemesi, haklı olanın hakkının anında verilmesi “bıçak” metaforu ile açıklanır. İşi uzatmadan bıçak gibi kesmek gerekir. Aksi halde mağduriyet sürgit devam eder. Mazlumlara tatlı dille ve güzellikle muamele için “şeker”, zalim ve haksızlara hak ettikleri sertlikle ve çatık kaşla mukabele ise “acı ot” sembolizmiyle izah edilir. Esasen hükümdarın adı yani Kün Toğdı (Gündoğdu) onun temel vasfını çok iyi açıklar. Hükümdar adı “Gün”  yani güneş ile hükümdarın temsil ettiği “âdil kanun” arasında dolaylı olarak bir bağ kurulan eserde, güneşin ve hükümdarın öne çıkan özellikleri ise ışık ve adalet, parlaklık ve dürüstlük, sıcaklık ve erdem olarak gösterilir.[3]

Türk devlet anlayışında yöneticinin merkezi bir rolü vardır. Yöneticiler iyi olursa halk da onlara uyar ve iyi olur. Bu geleneksel literatürde “Balık baştan kokar” sözü ile ifade edilmiştir. Benzer ifadeler Kutadgu Bilig’de de vardır. Yusuf şöyle der(Beyit: 887-892):

“Bey iyi olursa, halk da dâimâ ona itaat eder, iyi ve güzel tavır ve harekete sahip olur.

….

Beyler kötü olmadıkça, o memlekette kötülerin yüzü sevinçle parlamaz.”

Beyin iyi olması yetmez, etrafına iyileri toplaması ve ülkeyi iyi insanlarla birlikte yönetmesi icap eder. Böyle olduğu takdirde memlekette işler yolunda gider ve halk da itaatkâr olur, mesut yaşar. Dolayısıyla kötülükler ortadan kalkar.

Ay Toldı’nın Kün Toğdı’ya (hükümdara) yazdığı vasiyeti bağlamında da hükümdarın halka iyi davranması, adalet, merhamet ve doğruluk kavramları vurgulanmaktadır. Ayrıca ahiret hayatı hatırlatılarak bunları yaptığı takdirde ödülünü alacağı aksi takdirde ise azapla karşılaşacağı da ikaz edilir. Malını ve servetini halka dağıtıp yedirmesi gibi temalar hiç şüphesiz Orhun Yazıtlarındaki hükümdar anlayışını çağrıştırmaktadır. (Bilge Kağan’ın “Çıplak milleti elbiseli kıldım. Fakir milleti zengin kıldım” deyişi gibi).

“Ölüm gelmeden ölüme hazırlanmak ve ibadetlerini yapmak gerekir; son pişmanlık fayda getirmez.” (Beyit: 1370) diyen Yusuf, “Bu dünya ve devlet seni aldatmasın, bütün işlerde dâima doğruluğu göz önünde bulundur.”( Beyit: 1373) sözleriyle aslında hükümdara yönetme işini adalet ve doğrulukla yapmasının ona öteki dünyada mutluluk getireceğini söylemiş olmaktadır. Yani burada asıl olan hükümdarın bu dünyada halka doğru, merhametli ve adil davranmasıdır. Bunun için de iyilere yakın, kötülerden uzak olmak, kibir ve gurura kapılmamak(Beyit: 1377-1378) şarttır.

Bey-halk ilişkisinde çoban-sürü mecazı geleneksel literatürde daima kullanılmıştır. Reaya hükümdara Tanrının emanetidir, onu koruması gerekir. İşte Yusuf da aynı mecazı şu şekilde ifade eder(Beyit: 1411-1413):

“Ey hükümdar, gayret et, kendin iyi ol; beyi iyi olursa, halk da iyi olur.

Halk koyun gibidir; bey onun çobanıdır; çoban koyunlara karşı merhametli olmalıdır.

Kapıda birçok aç kurt toplanmıştır; ey hükümdar, koyunları iyice muhafaza altına al.”

 

Yusuf, beyin sahip olması gereken karakter özelliklerini de sıralar. Bunları kısaca şöyle özetlemek mümkündür: Asil soy, cesaret, kahramanlık, bilgelik, akıl, cömertlik, yumuşak huyluluk, alçak gönüllülük, sabır, takva vb.( Beyit: 1949-2049 arası).Bunları açıklarken bazı hususlara da dikkat çekilir. Mesela tecrübeli Ötüken beyinden naklen şöyle denir(Beyit: 1963-1965):

“Halk için beyin çok seçkin olması lâzımdır; özü, sözü doğru ve tabiatı güzide olmalıdır. Bilgili, akıllı, halka muamelesi iyi, cömert, gözü tok ve gönüllü zengin olmalıdır. Her türlü iyiliğe el uzatmalı; haya sahibi, yumuşak huylu ve asil tabiatlı olmalıdır.”

Özellikle zahid karakterindeki Odgurmuş’un sözlerinde hükümdarın bu dünyada yaptıklarından dolayı ahirette hesaba çekileceği vurgulanır. Dünyaya güvenilmemesi, dünyanın geçiciliği temaları işlenir. Tabii ki bunlar herkes için geçerli olmakla birlikte hükümdarın, mevkii gereği çok ağır bir mesuliyet taşıdığı açıktır

 

Toplum anlayışı ve halka bakış

 

Kutadgu Bilig’de dönemin toplum yapısını oluşturan unsurlara dair çok ayrıntılı bilgiler bulunduğu malumdur. Esasen bu husus birtakım araştırmacılar tarafından da değerlendirilmiştir. Yusuf, reaya ile hükümdarın karşılıklı hak ve görevlerini özetle şöyle açıklar (Beyit: 5574, vd.): Tebaanın hükümdar üzerinde hakkı üçtür: 1. Memleketinde gümüş yani paranın ayarını korumak, 2. Halkı âdil kanunlar ile idare etmek, 3. Bütün yolları emniyet içinde tutup yol kesici ve haydutların hepsini ortadan kaldırmak.

Hükümdarın da tebaa üzerinde üç hakkı vardır: 1. Emirlerine hürmet etmek ve bu emir ne olursa olsun, onu derhal yerine getirmek, 2. Hazine hakkını gözetmek ve bunu yani vergisini vaktinde ödemek, 3. Hükümdarın dostuna dost ve düşmanına düşman olmak.

Burada devletin mali gücü (hazine), askerî kudreti (ordu) ve adalet mekanizmasının düzenin ve halkın rızasının sağlanmasındaki kilit rolü oynadığı ifade edilmektedir. Esasen bu anlayış, kadim gelenekte adalet dairesi (daire-i adliye, Adalet Mülk’ün Temelidir) olarak ifade edilen klasik devlet felsefesinin bir yansımasıdır. Nitekim Kutadgu Bilig’de Yusuf, Ögdülmiş’in hükümdarla yaptığı konuşmaların birinde bunu şöyle ifade eder:

Dünya hâkimi hakîm bey niçin hazine toplar; asker nerede ise, oradan hazır hazine alır. Memleket tutmak için, çok asker ve ordu lazımdır; askeri beslemek için de çok mal ve servete ihtiyaç vardır. Bu malı elde etmek için, halkın zengin olması gerektir; halkın zengin olması için de, doğru kanunlar konulmalıdır. Bunlardan bin ihmal edilirse, dördü de kalır; dördü birden ihmal edilirse, beylik çözülmeğe yüz tutar. (Beyit: 2056-2059)

Kutadgu Bilig yazarının toplumu oluşturan zümreler ve halka bakışı konusunda eserde çok zengin bir malzeme bulunmaktadır. Yusuf, devrin telakkilerine uygun olarak avam hakkındaki kanaatlerini, Ögdülmiş’in Odgurmış’a nasihatlerinin aktarıldığı bölümde şöyle belirtir:

“Avam halkın tabiatı tamamen ayrıdır; onun bilgisi, aklı ve tavrı da tabiatı gibidir.

“Avam halk görgüsüz olur; aralarındaki münasebetlerinde ne töre, ne de usul vardır.

“Fakat yine bunlarsız iş olmaz; onlara karşı iyi muamelede bulun, fakat onlarla arkadaşlık etme.

“Karınlarını doyurmak için yemeği bilirler; onların boğazdan başka bir kaygıları yoktur.

“Kara halkın karnı doyarsa, ileri-geri konuşmağa başlar; iyice itaat altına alınmazsa, kendisi hâkim olmağa kalkışır.” (Beyit: 4320-4329)

Burada avam-havas ayırımı dikkati çeker. Avamın derdi geçim kaygısıdır; üst kademelerdeki törenler, adab-ı muaşeret kuralları onlar için geçerli değildir. Bunlarla fazla samimiyet iyi değildir ama onlarsız da işler yürümez. Halk refaha erince başka konuları konuşmaya başlar ki, bu da pek istenmez. Bu gibi düşünceler Yusuf’a has değildir. Genelde İslam ve Türk-İslam siyasetnamelerinde bu temalar karşımıza çıkar. Bunun özlü bir ifadesini Kanunî’nin sadrazamlarından Lütfi Paşa’nın Âsaf-nâme’sinde de buluruz. Ona göre, reayaya fazla yüz vermemelidir. Malı çok olabilir, buna bir şey denemez; ancak sipahi gibi giyinip kuşanmasına, atının ve evinin sipahi gibi süslenmesine izin verilmemelidir.

Daha sonra çeşitli bilim, sanat ve zanaat erbabı ile çiftçi ve hayvan yetiştiricilerle ilgili görüşler ortaya konur. Böylece bütün toplum kesimleri tanıtılır. Burada zanaatkârlar, çiftçiler ve hayvan yetiştirenler için olumlu sözler sarf edilir. Bu toplum zümreleri ile ilgili yazılanlarla avam/halk hakkında söylenenler karşılaştırıldığında çelişki var gibi görünür. Burada temel sorun şudur: Yukarıda devlet işleri ile ilgili konulara halkın karıştırılmaması vurgulanır. Aşağıda ise bu kesimlerin sosyal hayat ve devlet açısından taşıdıkları anlam ve önem üzerinde durulur. Üreticilerin, topluma katkıda bulunanların takdirle karşılandığı anlatıda, çeşitli sebeplerle fakirliğe düşmüş kişilere de devlet yöneticilerinin yardım etmeleri ve onların hayır dualarını almaları tavsiye edilir.

Netice itibariyle Yusuf’un toplum görüşü birkaç açıdan değerlendirilebilir. Statü açısından avam-havas ayırımı yapan yazar, ekonomik açıdan ise fakir, orta halli ve zengin tabakalardan bahseder. Ayrıca fonksiyonel açıdan da toplumu oluşturan insanları meslekler temelinde değerlendirir. Bunlar arasındaki karşılıklı yardımlaşma ve birbirlerine muhtaç olma hâllerini vurgular. Toplumsal işbölümü ve dayanışmaya göre bu zümreleri değerlendirir.

Toplumla ilgili ifade edilmesi gereken bir konu da zahidin yani Odgurmış’ın ferdî ahlak bakımından kendisini toplumdan tecrit etmesine karşılık Ögdülmiş’in ona yönelttiği itirazlarda vurguladığı husustur. Ögdülmiş’e göre iyilik ve mutluluk, zahidin yaptığı gibi sadece kendine yarar sağlamakta ve bencillikte, diğer bir ifadeyle bireysel hazcılıkta değil, toplumsal faydacılıktadır. Ona göre iyiliklerin, yani erdemlerin elde edilme yeri toplumdur. Klasik İslam siyaset eserlerinde yer alan insanların bir arada yaşamalarının, işbölümünün gerekliliği fikri çerçevesinde Yusuf da toplumda dayanışmanın ve insanlara yararlı işler yapmanın önemine işaret etmektedir.

Toplum ve ahlak açısından bakıldığında Yusuf’un eserinde, kadına biçilen rolde pederşahi aile anlayışının ve kadının sosyal hayattan mümkün mertebe dışlandığı bir tasavvurun egemen olduğu görülür.

Eserde toplum ve devlet düzeninin bozulmasına dair çeşitli bölümlerde görüşler serdedilmiştir. Eserin sonlarında Ögdülmiş ile Kün Togdı arasında geçen konuşmalarda ise geçmişe özlem, şimdiki zamanın kötülüğü, belki doğru bir tanımlamayla “altın çağ” tasavvurunun bir açıklamasını görmek mümkündür. Eserin 6451-6502. beyitleri arasını özetlersek şöyle bir tasavvur olduğunu ortaya koyabiliriz:

“Ey âlim, bugünkü zamana dikkat et, işler tamamen değişti.” diyerek değişimin menfi boyutları sıralanıyor:

1. Bilgili ve akıllılar değil fena adamlar ortalığı kapladı.

2. Dinî emir ve yasaklara uyanlar gözden düştü, tersini yapanlar itibar sahibi oldu (Şarap içenler, ahlaksızlık yapanlar adam sayılırken namaz kılıp oruç tutanlar münafık sayıldı). Helal yiyen kalmadı, dürüst ve takva sahibi kişiler yok denecek kadar azaldı. Heva ve hevesine kapılanlar ibadeti bıraktı. Önceden cemaat çok cami az idi, şimdi tam tersi.

3. Vefa ve itimat ortadan kalktı, inanılacak kişi nadir.

4. Ahlaki çöküş ortalığı kapladı. Küçüklerde terbiye büyüklerde bilgi kalmadı. Kaba insanlar çoğaldı, nazik insanlar kayboldu. İyiyi emreden kötüyü yasaklayan kim? Kadınlardan hayâ gitti. Doğruluk kayboldu. Müslümanlar karıştı, birbirlerinin etlerini yiyorlar; kâfirler ise, tam bir huzur içinde yaşıyorlar. Oğul-kız babaya hürmeti bıraktı, ihtiyar kelimesi insana bir hakaret sözü oldu.

5. Maddiyata düşkünlük yaygınlaştı. İnsanlar paraya kul oldular. Hırs ve tamah arttı. Fakir, dul ve yetimlere şefkat gösteren yok.

Netice itibariyle Yusuf der ki: “… Dünyanın sonu geldi; nizam bozuldu; iyiler kötülere bakarak, değiştiler. (…) Nizam ve kanunların hepsi değişti; ak ve kara birbirinden farksız oldu.”

Böylece Yusuf’ta yaşanılan zamanın kıyametin yaklaştığı bir dönem olduğu düşüncesinin tipik bir örneği karşımıza çıkar. Nizamın bozulmasında iyilerin kötülerden etkilenmesi anahtar konumdadır. Bu düşünce de kadim zamanlardan beri var olan evrensel mahiyette bir anlayışın tezahürüdür. Yaşlı kişilerin gençliklerine özlem duyması gibi toplumlar da, muhtemelen gerçek mahiyetini iyi bilmedikleri ya da abarttıkları muhayyel bir “geçmişteki altın çağ”a özlem duymuşlardır. Yaşanılan devrin kötülüğü, kıyametin yaklaştığı vb. düşünceler de buna eşlik eder.

 

Sonuç

 

Kutadgu Bilig, Türk Kültürünün eşsiz bir eseri olarak İslami dönem Türk toplum hayatına, devlet anlayışı ve yönetimine, ahlakî telakkilerine ışık tutan bir eserdir. Bununla birlikte eserde, İslam-öncesi Türk kültürünün derin izlerini görmek, daha doğrusu değişimin yanında devamlılığı da tespit etmek mümkündür. İnanmış bir mümin olan Yusuf, Türk topluluklarının bilgi, gelenek, düşünce ve yaşayışını bu muazzam eserde ortaya koymuş ve gelecek nesillere eşsiz bir armağan bırakmıştır. Kısacası, Yusuf bin yıl ötesinden insanlığın ve Türk milletinin anlam ve değer dünyasının bir resmini bize sunarken aynı zamanda o dönemin siyasî düşüncesi, toplum yapısı ve anlayışı hakkında da çok değerli bilgiler vermektedir.

 

 


· Bu yazı, Kutadgu Bilig’in Reşit Rahmeti Arat çevirisine  (Türk Tarih Kurumu, Ankara 1996) ve bu konuda yazdığım iki akademik makaleye (dolayısıyla o makalelerde kullandığım literatüre) dayanmaktadır: “Kutadgu Bilig’de Toplum ve Ahlâk Anlayışı”, Yusuf Has Hacib ve Ölümsüz Eseri Kutadgu Bilig, ed. Gülden Sağol Yüksekkaya, Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi, 2016; “Kutadgu Bilig’e Göre İdeal Hükümdar”, Avrupa Tarihinde Türk Eli-Doç. Dr. Gümeç Karamuk Armağanı, ed. R. Acun-S. Küçük, Hacettepe Üniversitesi Yayınları, Ankara 2017, s. 211-220.

[1]  İbrahim Kafesoğlu, “Kutadgu Bilig ve Kültür Tarihimizdeki Yeri”, Türkler, c. 5. Ankara 2002, Yeni Türkiye yayınları,  ss. 163-178.

 

[2] Hikayenin iyi bir özeti için bkz. A. Bican Ercilasun, “İlk Müslüman Türk Devletlerinde Dil ve Edebiyat”, Türkler, c. 5. Ankara, 2002, Yeni Türkiye Yay., ss. 759-783.

[3] Kutadgu Bilig’deki devlet anlayışı ve yönetim düzeni hakkında etraflı analizler için Reşat Genç’in (Karahanlı Devlet Teşkilatı, Türk Tarih Kurumu yayını, Ankara 2002  eserine bkz.

 


PAYLAŞ