Bir kutlu çağrıyla uyanacaksın bir gün rüyandan, kan ter içerisinde. Başucunda demirden çizmeler, bir kılıç, bir börk. Bunca yılın geç kalmışlığıyla hazırlanacaksın, bir çırpıda. Vedalaşmaya dahi zaman bulamayacaksın geride bıraktıklarınla. Açacaksın her gün açtığın kapıyı bu defa ürkek, içinde bir heyecan. Bu kez o kapı bir kutlu yola açılacak. Atılacaksın o kutlu yola geri dönüşünün olmadığını bilerek. Sevdalanacaksın, gönülden bağlanacaksın bu yola, bu yolda gitmenin çileye talip olmak olduğunu ve asla hedefi göremeyeceğini bilmene rağmen. Yine de vazgeçmeyeceksin, yürüyeceksin koşar adım. Bir yol ayrımında bulacaksın kendini. Seni kendi yollarına davet edenler olacak çiçek kokulu, günlük güneşlik fakat gerçekte karanlık yollara. Sonra içinden bir ses (nefsin) haydi diyecek gidelim bu yoldan. Sen vazgeçerken yolundan bir aksakallı tutacak kolundan. Elinde kopuzuyla işaret ederek “DAĞLARA DAĞLARA “diyecek. Sana yolunu bulduracak. Sonra yine koşacaksın hedefe doğru, ciğerlerin patlarcasına. Bırakacaksın “nefsini” çiçek kokulu yollarda.

Vazgeçmeyeceksin yolundan, gittikçe çetinleşmesine rağmen. Sonra kendine bir yol arkadaşı bulacaksın, omuz omuza devam edeceksiniz yola. An gelecek bir lokma ekmeği paylaşacaksınız, an gelecek sırt sırta uyuyacaksınız. Ve gün gelecek kaybedeceksin yoldaşını ummadığın bir anda… Ama yine yılmayacaksın. Gözünde bir damla yaş, dilinde bir Fatiha ile koyulacaksın ardına bakmadan yoluna. Durmadan, üşenmeden yol alacaksın uçarcasına. Karşına geçilmez sarp kayalar çıkacak bu sefer, alıkoyacak seni yolundan. Geçecek yol, sürecek iz bulamayacaksın. Sonra gümüş yeleli bir “BOZKURT” çıkacak karşına. Geçilmez denilen sarp kayalardan aşıracak seni, bilinmez bir yoldan engin bir düzlüğe geleceksin. Hızlanacaksın, koşacaksın fakat bu düzlük bitmeyecek. Gücün tükenecek. Dizlerin tutmaz, ayakların gitmez olacak, yığılacaksın. Vazgeçmeyi düşüneceksin geri dönmeyi. Uzaktan biri yaklaşacak yüzünde bir tebessüm. Tanıdık gelecek bu yüz sana eski resimlerden “ATSIZ ATA”. Uzatarak elini ey TÜRK diyecek sana, titreyeceksin. Doğrultarak seni: “DAĞLARA DAĞLARA” diyecek. Yine atılacaksın ilk günkü heyecanla yola. Sonra bir çakal sürüsü çıkacak karşına seni yolundan çevirmek için. Fakat sen korkmayacaksın atılacaksın çakal sürüsünün üzerine bir bozkurtçasına. Ağır yaralar alacaksın her tarafın kan revan. Yine de vazgeçemeyeceksin koşarcasına ilerleyeceksin hak yolunda. Sonra yiğit bir TÜRK kızı göreceksin bu yolda, asla boyun eğmemiş. Aşkı tadacaksın, seveceksin. Fakat asla sevdiğini söyleyemeyeceksin. Ama yine vazgeçmeyeceksin yolundan. İstemeden de olsa ardında bırakarak sevdiğini yeniden koyulacaksın yoluna. Adım adım sabırla ilerleyeceksin bu yolda. Her adımda yüreğindeki ateş daha da büyüyecek, har olacak. An gelecek yolundaki demirden dağları eritecek bu ateş, sana rehber olacak.

Sonra bir kalabalığa rastlayacaksın bu yolda. “Biz de seninleyiz aynı yoldayız.” Diyecekler. Sana kestirme yollar vaat edecekler. Karşına yine “nefsin” çıkacak seni yine kandıracak. Bir anda kulağına bitmek tükenmek bilmeyen bir marş gelecek uzaklardan. “Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz” diye. Kendine geleceksin. O zaman anlayacaksın yanındakilerin yoluna taş koyduklarını. Tüküreceksin çatlamış dudaklarınla hainliğe inat. Hiç düşünmeyeceksin ezip geçeceksin. Bu defa “nefsini” oracıkta gömeceksin.

Bir anda yalçın kayalar parçalanacak zihninin en derinlerinde. Uzaklarda kutlu bir ateş göreceksin, anlayacaksın ki artık yolun sonu gelmekte. Yürümeyeceksin artık, ayakların yere basamayacak. O kutlu ateşe doğru ilerleyeceksin uçarcasına. Ve sonunda varacaksın hedefe. Yolun sonunda kutlu bir ateş etrafında Yamtarlar, Sançarlar, Binbaşı İşbaralar karşılayacak seni, büyük bir sevinçle. Sevdiğin o yiğit Türk kızı çıkacak karşına, hoş geldin diyecek sana. Bir kutlu toy eyleyecekler hedefe varmanın şerefine. Sonra yüce bir otağa davet edecekler seni, bir ucu arşa değen. Kapıda o çok sevdiğin “Kürşat” kucaklayacak seni gözlerinde büyük bir gurur. Karşında bütün heybetiyle “Oğuz Kağan”. Sağında ve solunda bütün Türk beyleri: Bilge Kağan, Alparlaslan, Kılıçarslan, Osman Bey, Fatih, Yavuz, Kanuni… Diz vurup selam vereceksin bu kutlu meclise. Ant içeceksin “gök girsin kızıl çıksın” diye. Sonra alnından öpecek seni tanıdık bir yüz.“Hoş geldin evladım” diyecek, kulaklarında çınlayan tok bir sesle. Başını kaldıracaksın coşkuyla, karşında “Başbuğ Alparslan Türkeş”. Sonra göz gezdireceksin bu kutlu mecliste. Aralarında tanıdık yüzler: Gökalpler, Atsız Atalar, Serdengeçtiler, Arvasiler, Galip Erdemler, Yazıcıoğlular… Sonra irkileceksin birden, kendine geleceksin. Gördüklerin bir rüya. Daha çok başındasın yolunun. Artık anlayacaksın sonu gelmeyecek bu yolun, hedefe asla varamayacaksın. Fakat vazgeçmeyeceksin yine de, düşünmeyeceksin geri dönmeyi. Doğrulacaksın birden kınından çıkan bir kılıç gibi. Daha bir şevkle, daha bir heyecanla koyulacaksın yoluna; bilmene rağmen son nefesini bu yolda vereceğini. İnadına haykıracaksın bir defa daha bütün yılgınlığa, bitkinliğe, kahpeliğe inat. Avazın çıkarcasına, boğazın yırtılırcasına DAĞLARA DAĞLARA diyeceksin…


PAYLAŞ