Bu makalede 2023 yılında zihnimde canlanan Türkiye Cumhuriyeti devleti anlatılmaya çalışılacaktır. Makalede Türk devlet geleneği ve kültürünün kendine özgü güçlü temellerinden yola çıkarak, mevcut sorunlara çözüm arayışı içerisinde bulunarak 2023 için arzulanan devlet ve toplum yapısı tartışılacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı Devleti’nin küllerinden ortaya çıkan bir devlettir. Türk milletinin tekrar şahlandığı ve tüm dünyaya hasta adamın iyileştiğini gösteren bir mucizedir. Tarih boyunca birçok devlet kurmuş, nizam-ı âlem hedefini önüne koymuş, sahip olduğu kendine özgü değerleri için her şeyi yapan Türk milletinin kurduğu son devlet olan Türkiye Cumhuriyeti bugün seksen altı yaşındadır. Yüzüncü yılına doğru giderken her ne kadar birçok bunalım noktalarını bünyesinde barındırsa da hala bölgesinin en etkili ve güçlü potansiyele sahip devletlerinden biridir. Bu gücün en büyük kaynağı ise sahip olduğumuz derin tarihi geçmiş ve stratejik konumdur. Bizlere düşen görev ise sahip olduğumuz bu değerlerin farkına vararak, Cumhuriyetimizin yüzüncü kuruluş yıldönümünü kutlamaya doğru giderken rahmetli Alparslan Türkeş’in ifadesi ile devletimizi çok daha ileri seviyelere taşımak ve onu adeta çağlar ötesine sıçratmaktır. Bunu, başka medeniyetlerin değerlerini kendi toplum ve devlet yapımıza “tercüme” yoluyla değil, bunun yerine kendi özgün geleneğimizi ihya ederek, somut ve zihni sorunlara çözüm arama yolunu tercih ederek yapmalıyız. Ele alınan konu başlıklarında temel hareket noktamız, sahip olduğumuz medeniyet birikimi ve omuzlarımızdaki tarihi mirasmisyon olacaktır.

Ekonomi
1923 yılına gelindiğinde on iki yılı aşkın süredir büyük harpler içerisinde olan Türk milleti, kurtuluş mücadelesinde zafere ulaşmış ve yeni bir devlet kurmuştur bunun yanında mevcut tüm kaynaklarını kurtuluş için harcayan millet, iktisaden yokluk düzeyine gerilemiştir. Cumhuriyetin kurulması ile birlikte halk tekrar bir seferberlik haline girmiş, devleti iktisadi olarak tekrar eski konumuna getirmek için çalışmalar başlamıştır. Atatürk döneminde izlenen milli ekonomi politikası ile üretime ve istihdama yönelik çalışmalar başlamış, fabrikalar kurulmuştur. İktisadi imtiyazları tecrübe eden toplum ve devlet yapısı dış yatırıma sıcak bakmamak ile birlikte kapılarını ise tam olarak kapamamıştır. 1929 Büyük Buhranı'na kadar liberal iktisadi politikaları tercih eden Türkiye, kriz sonrası iktisadi yapısını yeniden düzenleyerek devletçilik uygulamalarına geçmiştir. Liberal dönemde amaçlanan milli burjuvazi yaratılması hedefi, 1930lar ile beraber yerini devletin iktisadi hayatta aktif olduğu planlı döneme bırakmıştır. Sanayiye dönük kalkınma planlarının başarı ile uygulandığı 30lu yıllar, II. Dünya Savaşı ile kesintiye uğramış, sonrasında Soğuk savaş şartları dolayısı ile Avrupa devletleri ile güvenlik noktasında yapılan işbirliği ekonomik alana da yansımış ve bunun neticesinde ekonomik alanda kendi devlet ve toplum yapımıza uygun, geleceği öngören politikalar ortaya konup uygulanamamıştır (Boratav, 2005, ss. 39–79 ). 1995 yılında imzalanan Gümrük Birliği ve buna benzer birçok anlaşma ülkemizin ekonomik sahadaki manevra alanlarını oldukça daraltmış, Avrupa dışındaki ülkelerle olan ticari anlaşmalarını kısıtlamış ve kendimize uygun iktisadi politikaları uygulama şansımız kalmamıştır.
İktisadın klasik tanımı “ İnsanların sonsuz olan ihtiyacının kıt kaynaklarla karşılanmasıdır”. Bu tanım, batı kaynaklı, batı medeniyetinin dünyaya bakış açısından oluşmuş bir ifadedir. Bizim kendi kültürümüzde ise insanın ihtiyacı sonsuz değildir. İhtiyaç: Gerekseme, gereksinme (bkz: TDK) manasına gelmektedir. Bu noktada, bir şeyin ihtiyaç olup olmadığını veya bu ihtiyacın tatmini sonucu elde edilecek haz, kişinin kontrolünde olan bir olgudur. Bu çerçevede, devlet ve millet olarak ihtiyaçlarımızın neler olduğunu belirlemeli ve bunları kendi içimizden nasıl karşılayabileceğimizi düşünmeli ve bunun yöntemini ortaya koymalıyız. Küreselleşen dünyada mühim olan gelişmiş, geleceğe dönük yeni iktisadi zihniyet ortaya koymak ve bunları tüm dünyaya pazarlayabilmektir.
Bu zihniyet, kendi kültür kodlarımız ile uyumlu, insanı temel alan ve dünya sahasının ihtiyaçlarına cevap verecek bir nitelikte olmalıdır. Bununla birlikte montaj fabrikaları kurmak yerine, fabrika üreten fabrikalar kurmalıyız yani eğer bir madde üretilecekse biz onu üreten makineyi yapacak fabrikalar kurmalıyız. Ortaya koyacağımız ürünler imkânlar ölçüsünde yerli sanayi ürünü olmalıdır. Bu hedef, her ne kadar günümüz şartlarında, kısa vadede tam manası ile gerçekleşemeyecek bir olgu olsa da, amaç bunu mümkün olan en kısa süreye çekebilmektir. Sonuç olarak hedefimiz devletimizin bulunduğu coğrafyanın önemini iktisadi manada da kavramak ve buna bağlı olarak milli politikalar ile bizim tarihi mirasımıza uygun düzenlemeler ile coğrafyasında ve dünyada iktisaden güçlü bir ülke yaratmaktır.

Dış Politika
Birinci Dünya Savaşının sona erdiği yıllarda Osmanlı topraklarının birçoğu batılı devletlerinin sömürüleri haline gelmiş, bize ise bugünkü sınırlarımızın içindeki topraklarımız kalmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında dış politikada çok yönlü bir çizgi izlenirken; İkinci Dünya Savaşının ardından girilen Soğuk Savaş döneminde ise Türkiye Sovyet tehdidine karşı NATO'ya girmiş ve Avrupa ile Sovyetler arasında bir önleyici ampon ülke rolü oynamıştır. Uluslararası konjonktürün durgun yapısı, dünya genelinde olduğu gibi, Türkiye’nin de statik bir dış politika yöntemi izlemesine sebebiyet vermiştir. Türkiye, dış politikada genel olarak batı eksenli bir politika izlerken, daha dar kapsamda kendine AB, Kıbrıs, Kuzey Irak gibi öncelikler ortaya koymuş ve buna göre kırmızı çizgilerini belirlemiştir. Osmanlı'dan tevarüs topraklarda kurulan devletlere karşı ise pasif bir dış politika anlayışı takip edilmiştir. Uluslararası ilişkiler, 1960’lı yıllarda ortaya çıkan ve Soğuk Savaş sonrası dönemde artan bir ivme ile devam eden çok yönlü dinamik bir yapı kazandı. Artık güçlü iki devletin etrafında kümelenmiş devletler topluluğu yoktu, herkes tek başına güç olma gayesini güderek, kendi stratejisini imkânları nispetinde uygulamaya çalışıyordu. Stratejik zorunluluklar ve uluslararası konjonktür, 1990larla beraber mutlak düşmanlıklar ya da dostlukların olmadığı bir yapı ortaya çıkarmıştır. Devletler tek hâkim güç olma anlayışı yerine, güç paylaşımına yönelerek denge yaratma sürecine girmiştir. Türk dış politikası, bu dinamik yapıya uyum sağlayamamıştır. Sovyetlerin dağılması ile ortaya çıkan Türkî Cumhuriyetlerine gereken önem verilememiş, bu ülkeler ile ciddi entegrasyon çalışmaları yapılamamıştır. Soğuk savaşın bitimi ile beraber Batılıların, Türkiye’nin önleyici ülke rolüne ihtiyaç duymaması ve buna paralel olarak, özellikle AB sürecinde Türkiye’nin beklentilerinin karşılanmaması dış politikada hayal kırıklıklarına sebep olmuştur. Son on beş yıllık süreçte ise Türk dış politikasında ciddi zihniyet değişiklikleri yaşanmaya başlamıştır. Türkiye, Osmanlı tecrübesinin yaşandığı Kafkasya, Ortadoğu, Balkanlar başta olmak üzere Afrika kıtasındaki birçok ülke ile eşgüdümlü politikalar izlemeye ve bu coğrafyada bulunan devletler ile etkin ilişkiler kurmaya başlamıştır.
Milletlerin kültürlerini, devletlerin politikalarını büyük ölçüde şekillendiren etken coğrafyadır. Coğrafyanın politikaya etkisini inceleyen ve araştıran uğraş alanı jeopolitiktir. 20. yüzyılın başlarından itibaren, bu konuda birçok teori ortaya konmuştur. Dönemin hegemon merkezinin anlayışına göre şekillenen bu teoriler, bugün büyük ölçüde geçerliliğini yitirmiştir. Jeopolitiğin her dönem geçerliliğini koruyan iki unsuru vardır: Değişen ve değişmeyen unsurlar. Değişmeyen unsur “coğrafya”, değişen unsurlar ise ekonomik, askeri, politik, sosyo-kültürel değerler ve zamandır ( İlhan, 1999 ss.20-21 ). Bu bağlamda ülkemizin bulunduğu coğrafya bize çok geniş bir manevra alanı yaratmakta, bizleri uluslararası konjonktürde önemli bir yere yerleştirmektedir. Bununla beraber küresel ilişkileri ve güç merkezlerini şekillendiren en büyük etken ise jeopolitiğin değişmeyen unsuru olan coğrafyayı, anlamlı kılan değişen unsurlardır. Ülkemizin bulunduğu siyasi coğrafya, bahsedilen değişen unsurlar ile değerlendirildiği sürece bizim için büyük avantajlar yaratırken, tam aksi durumda büyük sorunların ortaya çıkmasına da sebebiyet verecektir. Bu bağlamda, dış politikada, güç merkezlerini ve küresel ilişkileri göz önünde bulunduran, zamanın sunduğu olanakları en iyi şekilde değerlendirebilecek ve kendi özgün değerlerimize dayanan politikalar uygulanmalıdır. Günümüzde kültürel, ekonomik ve doğal sınırlar ile desteklenmeyen siyasi sınırların güvenirliliğinin eksik kalacağı unutulmamalıdır ( Özcan, 2003, ss. V-VIII ). Bu referans noktalarından hareketle tarihimize ve kendi özgün medeniyetimize yakışır bir dış politika anlayışı izleyerek dünya üzerinde refah ve düzen kurucu rol oynamak, tarihi bağ ve birlikteliklerimiz ile stratejik zorunlulukların gereğidir.

Sosyo-kültürel Yapı
Osmanlı Devleti’nin mirası üzerine kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin toplum yapısı, çok derin ve köklü bir geçmişe sahip olmasının yanında çok renkli bir görünüm de arz etmektedir. Bu durum, milletimizin kurduğu devletlere özgü bir nitelik değildir. Eski kıta denilen Asya, Avrupa ve Afrika’nın kesiştiği en kritik coğrafyada bulunan bu bölgeler, geçiş yolu üzerinde olduğu ve toplumların hayatlarını devam ettirebilmeleri bağlamında uygun coğrafyalar olduğundan tarih boyu farklı kimlikleri bünyesinde barındırmıştır. Bunun tabii sonucu olarak da çok farklı kimlikler bu coğrafyada bulunmuştur. Bütün bu kimliklerin huzur içinde yaşadıkları döneme tarih boyu nadir rastlanmıştır ve bu bölgede bu huzuru ve bütünlüğü sağlayan tarih boyu sadece dört imparatorluk olmuştur. Tüm bu imparatorlukların içinde bölgeye tam manası ile hükmeden tek imparatorluk ise Osmanlı Devletidir ( Tonybee, 2006, s.34 ). Tüm bu noktalardan hareketle Türk kültürünün, tarih boyunca farklı kimlikleri kendi egemenliği altında büyük bir ahenk içinde yaşattığını göz önünde bulundurarak, özellikle günümüzde ortaya çıkan farklılıkların zenginlik kisvesi altında kutsanması durumundan vazgeçip, tarihimizden ilham alarak ortak değerlerimizi görmeli ve bunları koruyup geliştirerek geleceğe tek yumruk halinde yürümeliyiz. Farklılıklarımızın bir zenginlik olduğunu unutmamanın yanında Türk Kültürünün veya bin yıldır üzerinde yaşadığımız Anadolu coğrafyasının da bir mozaik yapı teşkil etmediğini de aklımızdan çıkarmamalıyız. Özellikle Orta Asya’dan Balkanlara kadar olan coğrafyada yapılan sembolik araştırmaların birbirleri ile var olan muhteşem benzerliğini görebiliriz. Moğolistan sınırlarında yapılan kilim deseni ile Kırımda yapılan hatta Diyarbakır ve Antalya'da vücut bulan desenin de aynı dokuya sahip olduğunu görürüz. Bunun yanında bir Kırgız kilim motifi ile İran’da ki Farisi kültüre ait kilim deseninde ki benzerliğin coğrafyaları daha yakın olmasına rağmen daha az olduğunu görebiliriz. Tüm bunlar, İslam-Türk kültür ve medeniyetinin, tarihi süreç içerisinde farklı mekânlarda yaşamış olmasına rağmen gösterdiği sürekliliğin ve bütünlüğün en büyük kanıtıdır. Bu noktada özellikle biz Türk milliyetçilerine düşen görev, üzerinde ciddi araştırmalar yapılmayan tarihimiz hakkında, derinlemesine çalışmalar yapıp, kültür değerlerimizi ortaya çıkararak, kendi ruhumuza göre yeniden üreterek-yorumlayarak neticeler ortaya koymak ve manipülasyonları engellemektir. Bu alanda yapacağımız her harekette, ölçütümüz “insan” olmalı ve bunu göz ardı etmeyen politikalar ortaya konmalıdır.

Hukuk
Tarih boyu insanları bir arada tutan ve toplumların huzur içerisinde devamlılığını sağlayan en önemli etken, adalet kavramının, toplumlar nezdindeki değeri ve hayatın içinde bulduğu uygulama alanıdır. Bir toplumun bireylerinin, onu yöneten insanlara ya da devlete olan bağlılığının en önemli ölçütlerinden biri, uygulanan adalet mekanizması ve o mekanizmanın insanlara hissettirdiği hakkaniyet duygusudur. Bu manada, ülkemizin geleceğinin teminatı olan unsurların başında, adaletin sağlayıcısı olan hukuk sistemi gelir. Cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana adalet sistemimiz birçok çalkantı yaşamıştır. Başta her darbe sonrası ihtilal komiteleri tarafından değiştirilen anayasa olmak üzere, hukukun birçok alanında sıklıkla yapılan düzenlemeler insanı temel alan, toplumun yapısına uygun dönüşümler olmadığından, bunalımlara neden olan noktalarda kalıcı ve sağlıklı çözümler ortaya koyamamış ve sorunları daha da derinleştirmiştir. Aralıklarla ülkemizde daha demokratik ve özgür bir toplum için sivil anayasa gerekliliği ve bazı reformlar tartışılsa da problem, anayasanın sivil veya askeri bir anayasa olmasında değildir. Esas olan, insanların vicdanlarında hissettiği ve toplumsal hayatta vücut bulan adalet duygusudur.

Sonuç
Tarih, bireylerin, toplumların ve devletlerin ciddi bir ikilemi olarak: realizm ve idealizmi göstermektedir. Bu iki kavram, sürekli birbirinin zıttı olgular olarak nitelendirilmiş, birinin varlığı, diğerinin meşruiyetini yok eder algısı insanlarda hâsıl olmuştur. Hâlbuki bu iki fikir akımı birbirini tamamlar bir nitelik arz etmektedir. Bugünü anlayabilmemiz realist bir bakış açısı ile mümkün olurken, geleceğin inşası ise idealizm ile mümkün olur. Bu bağlamda makalede, ekonomi, dış politika, sosyal yapı ve hukuk gibi bir ülkenin temel direklerinde, “ülkü” ile “gerçek” arasında, mevcuttan hareketle mümküne ulaşmaya çabalanmış, hayaller içinde kaybolmadan potansiyeller içinden en iyiye ulaşmak çabası, yazımızı şekillendiren temel kıstas olmuştur. Bu çerçevede, ekonomimizin, siyasi popülasyondan uzaklaşıp, katma değeri yüksek üretime yönelmesi savunulmuştur. Dış politika alanında, düzen kuruculuğu ve adaleti esas alan, ritmik ilişkilerle düzenlenen, özne-millet şiarı ile aktif stratejiler üretilmesi ve uygulanması vurgulanmıştır. Toplumsal yapının ele alındığı üçüncü kısımda ise, toplumdaki farklı renklerin bir ressam hassasiyetiyle aynı çerçeve içerisinde ahenkle yaşatılması üzerinde durulmuştur. Son kısım olan, hukuk bağlamı, dünya nizamının üzerinde durduğu bir kavram olarak adaletin sağlanmasının önemi vurgulanmış, bu çerçevede Türk siyaset geleneğinin sorun kaynaklarından demokratikleşme hususunun adalet çizgisinde çözümlendiği bir Türkiye tasvir edilmiştir.
Bu dört unsur, Türk devletinin geleceğinin inşası adına, bugünkü nesillerin geleceğe olan borçlarının edası anlamında yeniden üretilmesi gereken konulardır. Zihnin derinliğinden, güncel hayatın yüzeyine Türkiye’nin gelecek tasavvuru, bu minval üzere olmalıdır.

KAYNAKLAR
Boratav, K. ( 2005 ). Türkiye İktisat Tarihi. ( 9.b ). İstanbul: İmge Kitabevi.
İlhan, S. ( 1999 ). Dünya Yeniden Kuruluyor. İstanbul: Ötüken Yayınevi.
Özcan, M. ( 2003 ). Sorunlu Miras Irak. İstanbul: Küre Yayınları.
Toynbee, A. ( 2006 ). Osmanlı İmparatorluğu'nun Dünya Tarihindeki Yeri. Kemal KARPAT (der.). Osmanlı ve Dünya. İstanbul: Ufuk Kitap.


PAYLAŞ