Geçtiğimiz günlerde Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti, Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) konusunda yeni bir açılım yaptı. Yapılan açılım kabaca, yaklaşık 12 milyar dolarlık bir kaynağın proje için ayrılması ve başta ulaşım ve tarım konularında yatırımların tamamlanıp yenilerinin teşvik edilerek bölge insanının gelirinin 5 yıl içinde ortalama %200 artırılması amacını güdüyordu. Yapılacak yatırım ve teşvikler her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni temsil edecek olsa da, paketin açıklanması sırası ve sonrasında gerek başbakan Sn. Recep Tayyip Erdoğan ve bakanları, gerekse de basın tarafından öyle bir sunum yapıldı ki, AKP’nin yaklaşan yerel seçimlerde paketten çok şeyler beklediği herkesçe anlaşıldı. Bunun yanında, öncelik verilen konuların enerji ve turizm değil de ulaşım ve tarım olmasının, açıklanan amaç ve hedefler açısından incelendiğinde çok da mantıklı bulunamayacağı aşikârdır. Bu yazıda, açıklanan “güncelleştirilmiş GAP paketi”ni öncelikle AKP’nin yerel seçim çalışmaları açısından ve sonra da Türkiye’nin enerji ve terör sorunları açısından inceleyerek bir çözümleme yapmaya çalışacağım.

22 Temmuz 2008 seçimlerinde AKP’nin %47 ile birinci parti olarak iktidarda kalması ve bunun solda tüm birleşme çabalarına rağmen olması, AKP’nin gözünü yeni hedeflere çevirmesine neden oldu. Yıllardan beri neredeyse tüm belediyelere hakim olmayı başarmış bir kadroya sahip olan AKP bu sefer de, gerçek anlamda tüm belediyelere sahip olarak Türk siyasetinde bir ilke imza atmayı hedefledi. Bunun ilk adımı Maliye Bakanı Sn. Kemal Unakıtan’ın Eskişehir’de yaptığı “Siz bana şehrin anahtarını verin ben de size hazinenin anahtarını.” şeklindeki konuşmasıydı. Bu konuşma, seçim ekonomisine geçileceğinin ve mali disiplinden taviz verileceğinin bir işaretiydi. Daha sonrasında açıklanan 12 milyar dolarlık parlak GAP paketi ile seçim ekonomisine geçileceği artık iyice kesinleşmiş oldu. Nitekim 4 Haziran 2008 günü Merkez Bankası Başkanı Sn. Durmuş Yılmaz’ın önerisiyle %4,5 olan yıllık enflasyon hedefi %7,5’a çıkarıldı. Bunda şüphesiz ki, hükümetin para musluklarını gevşetmesiyle artan iç talebin fiyatlara yukarı yönlü bir baskı oluşturması etkili oldu ve enflasyon hedefi gözden geçirilmek zorunda kalındı.

12 milyar dolarlık GAP paketinde en çok öne çıkarılan nokta, bölgede hüküm süren yoksulluğun hızla giderileceği ve yöre halkının ortalama gelirinin 5 yılda yaklaşık %200 artacağı vaadi idi. Bu vaadin tamamen yerel seçimler için öne çıkarıldığı açıktır. Hiçbir proje ortalama geliri 5 yılda %200 artıramaz; bu açıktır. Kaldı ki, geliri bu denli artıracağı öne sürülen yöntem de tarımdır. Türk tarımının bugünkü içler acısı haline bakıldığı zaman bölgenin tarım yaparak 5 yılda zenginleşmesi, ancak “ütopya” olarak telakki edilebilir. Tarım, sulama ve ulaşım yatırımları tamamlansa bile, bir taraftan bölgede devam edecek olan gizli işsizlik ve diğer taraftan da enerji fiyatlarındaki artışa koşut olarak hızla artan enerji fiyatları yüzünden, üretilecek ürünlerin ucuza naklinin mümkün olmaması, öngörülen amaca ulaşmayı imkânsızlaştırmaktadır. Dolayısıyla GAP bölgesinde tarımı geliştirerek Türkiye’nin tarım konusunda atılım yapmasını hedefleyen bu projeye ayrılacak kaynakların, Dünya’da tek üretici sayılabileceğimiz fındık ve kendimize yetemediğimiz diğer temel ürünler üzerine yoğunlaştırılması akla daha uygundur. Kaldı ki, Türk tarımını tekrar canlandırabilmek için fazladan 12 milyar dolar ayırmak yerine varolan kaynakların daha etkili kullanımı ve planlı politika üretimi daha büyük önem taşımaktadır.

Projelendirmesi Osmanlı zamanında yapılmış fakat 85 yıllık cumhuriyet idaresinde de bitirilememiş GAP’ta, tarım ve ulaşımdan ziyade enerji ve turizm alanlarına öncelik verilmesi, Türkiye’nin hem iç ve dış politik bağımsızlığının kuvvetlendirilmesi ve hem de terörden kaynaklanan ulusal güvenlik sorunlarının aşılabilmesi açısından daha faydalı olacaktır. Türkiye’nin, enerji konusunda neredeyse tamamen dışa bağımlı bir ülke olduğu göz önünde bulundurulmadan geliştirilecek politikaların orta ve uzun vadede ülkeye hiçbir katkı sağlayamayacağı açıktır. Sabit maliyetlere rağmen hızla artan enerji fiyatları, Dünya arenasında yeni ve hayati bir dış politika unsurunun artık iyice olgunlaştığını göstermektedir. Bunun en açık kanıtı Rusya’nın, Sovyetler’in dağılmasıyla çöken ekonomik ve bütçe dengelerinin aşağı yukarı 15 yıl içinde hemen hemen ideale yakın bir hale gelmiş olmasıdır. Bunda, özellikle petrol ve doğalgaz fiyatlarının baş döndürücü bir hızla artmasından yararlanan Rusya’nın borçlarını kapatıp enerji alanında gerekli yatırımları da tamamlayarak başta Orta Asya olmak üzere Avrasya coğrafyasının genelinde bir baskı oluşturarak bölgedeki enerji kaynaklarında 40 yıl süreli anlaşmalarla hâkimiyetini kurması etkili olmuştur. Bu tür anlaşmaların en son örneği Rusya’nın Kazakistan’la yaptığı anlaşmadır.

Görüldüğü üzere, Rusya’nın hem Avrupa’ya hem de Orta Asya’ya hükmedebilmesinin ardında yatan asıl sır enerjidir. Türkiye de, imzaladığı doğalgaz anlaşmaları ile Rusya’ya neredeyse bağımlı bir hale gelmiştir. Hesapsızca yapılan anlaşmalarla ihtiyacın çok üzerinde enerji ithali yapılmış ve daha sonra bu stokun tüketilebilmesi için doğalgazlı termik santraller kurulmuştur. Ancak, enerji maliyetlerinin adeta katlanması sonucu bu termik santraller doğalgaz değil de dolar yakar olmuş ve bu da Türkiye’ye kaldırılması güç bir yük getirmiştir.

İşte bu ortamda, GAP bünyesinde yapılabilecek enerji yatırımları ile Türkiye’nin enerji alanında dışa bağımlılığı azaltılabilir. Enerji yatırımlarının ilerletilmesiyle artırılabilecek enerji üretimi, özellikle dış ticaret açığının azaltılması ve diğer ekonomik dengelerin yerine oturtulmasında faydalı olacaktır. Bu sayede devlet, ekonomik açıdan rahatlayacak ve ülkenin ihtiyaç duyduğu diğer alanlara da daha geniş kaynaklar aktarabilecektir. Gerek ekonomi ve gerekse de enerji alanında daha bağımsız hale gelecek ülke, dış politika alanında da daha bağımsız bir hale gelecektir. Bunun anlamı ise, ulusal güvenliğini daha bilinçli bir şekilde korumaya muktedir olan ve Avrasya coğrafyasında enerji güvenliğini büyük ölçüde sağlayabilmiş, bağımsız hareket edebilen bir devletin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, etkinliğinin artmasıdır.

Ulusal güvenlik açısından bakıldığı zaman yalnızca enerji güvenliği değil, Türkiye’nin başına yıllardan beri bela olan terörün varlığı ve onun üzerinden uygulanmak istenen bölünme senaryoları da anlaşılmalıdır. Yaklaşık 25 yıldır, Güneydoğu Anadolu bölgesinde etkin olmaya ve bölge halkını devletten kopartmaya çalışan terör örgütü PKK, eksik bir tanımlamayla, etnik terör gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Hâlbuki PKK, etnik temelli bir terör örgütü değil, “çıkar” temelli bir terör örgütüdür. Fakat çeyrek yüzyıldır bu terör sorununun devam etmesi, doğal olarak kendine çok sınırlı da olsa bir taban oluşturmuştur bölgede. Terör örgütü, bölgedeki bazı vatandaşlardan destek almakta ve bu da varlığını devam ettirebilmesi için can suyu sağlamaktadır. Örgüt, kendisini destekleyen kesimi genişletmek amacıyla bölgenin ekonomik gelişimini özellikle baltalamakta ve yoksulluktan yararlanmaya çalışmaktadır. Bu ortamda yapılması gereken, ekonomik koşulların yeterli düzeyde iyileştirilerek terör örgütünün bu çabasının boşa çıkarılmasıdır. Süreç ilerledikçe, örgütün etkisi azaldıkça bölgenin ekonomik zenginliğini artıracak yatırımlar da artacaktır.

O halde bölgedeki ekonomik gelişme nasıl olmalıdır sorusunun yanıtı, iki öğeyi içinde barındırmalıdır. Bunlardan ilki, terör olgusu azaldıkça ekonomik gelişmenin de artmasıdır. İkinci olarak, bölgedeki ekonomik gelişmenin niteliği, terör örgütüne destek veren kitlenin sınırlandırılmasına değil, küçültülmesine yönelik olmalıdır. Bunun yolu ise, tasarlanan ekonomik gelişmenin, gizli işsizliğe neden olabilecek tarım ile değil de, hem genel asayişe olumlu katkısı olacak hem de ülke halkının tam anlamıyla kucaklaşmasına ve birbirini tanımasına yardımcı olacak olan turizmdir.

Bölgede turizmin gelişmesi sayesinde, terör örgütüne destek veren kitle de artık ona destek vermez duruma gelecektir. Çünkü turizm, ancak asayişin “berkemal” olduğu yerlerde iş yapabilir. Eğer asayiş düzgün değilse, geceleri silahlar patlıyor ve her köşe başında bir panzer bekliyorsa, turizm iş yapamaz. Dolayısıyla, bölgede tarımdan ziyade turizmin gelişmesine önem verilmelidir ki, bölge halkı da para kazanabilmek için terör örgütünün bitirilmesinde devlete tam destek olsun, hatta örgüte destek veren sınırlı kitle de ona artık destek vermez olsun. Tabii, turizmin geliştirilmesi için öncelikle uygun bir ortam yaratılmalıdır; şu anki ortam bölgede turizmin gelişmesi için elverişli bir ortam değildir. Ancak, turizmin gelişmesiyle koşut olarak terörün azalmasının ülkeye yapacağı katkılar düşünülmeli ve GAP’ta kısa vadeli öncelik tarım yerine turizme kaydırılmalıdır. GAP bölgesinde lokomotif sektör, turizm olarak belirlenmelidir. Fakat bu sözlerden tarıma önem verilmemesi gerektiği anlaşılmasın. Tarım, kıtlık zamanlarında petrolden daha önemli bir ulusal güvenlik sorunu haline gelebilir ama şu an için GAP’ta önceliğin tarım yerine turizme verilmesi daha akıllıcadır.

Unutulmamalıdır ki, yaklaşan yerel seçimler dolayısıyla hükümetin seçim ekonomisine biraz ağırlık vermesi bir dereceye kadar haklı karşılanabilir. Bazı yerlerde belediyeler, bazı yerlerde ise (tıpkı GAP paketinde olduğu gibi) merkezi bütçe yatırımları ile halka maddi açıdan belli bir rahatlama getirmesi doğaldır. Ancak, Türkiye için çok önemli olan GAP konusunda, önceliğin gizli işsizlik ve yüksek petrol fiyatları yüzünden yeterince karlı olamayacak olan tarım ve ulaştırmaya verilmesi çok iyi bir hareket tarzı değildir. Öncelik, hem enerji güvenliğini sağlayacak ve hem de dış ticaret açığını düşürecek olan enerji ve bölgedeki asayişe olumlu katkısı olacak olan turizm sektörlerine verilmelidir. Tarım ve şehircilik siyaseten kârlı olsa da; Türkiye’nin ulusal güvenliği, önceliğin enerji yatırımları ile bölgede turizmin geliştirilmesindedir.


PAYLAŞ