Saate baktım. Paydos zilinin çalmasına aşağı yukarı on beş dakika var. On beş dakika daha bu sandalyede çakılı kalacağım. Bir on beş dakika daha makinelerin gürültüsü beynimi oyacak. Yorgunluğuma yorgunluk ekleyeceğim. ‘İnsanın gönlü yorgun olmasın’ derdi babam. ‘Bedenin yorgunluğu geçer de oğul, gönlün yorgunluğu geçmez. Uyursun, uyanınca toplarsın gücünü kuvvetini, ama gönlü uyutmak ne mümkün? Onunkini nasıl geçirir insan?’


Beni yoran da çalışmak değil zaten. Vatanın, ana babanın, çoluk çocuğun hasreti… Kendi ülkemde bulamadığım bir lokma ekmeğin izini ta buralara kadar sürmenin bitkinliği var bende. Yıllardır çalıştığım fabrikadaki işime son verdikleri günden beri üzerimde. O gün, ustabaşı, işten çıkarılanların isimlerini okurken hepimiz endişeliydik. Herkesin yüzünde korkuya bulanmış bir merak vardı. Bekliyorduk… İsimler okunuyordu. Bir türlü bitmek bilmiyordu ve biz bekliyorduk… Bu kadar insan şimdi ne yapar, ne yer ne içer diye düşünürken ustabaşının ismimi okuduğunu duydum. Yanımdakiler yüzüme bakıyorlar, canın sağ olsun gibisinden laflar ediyorlardı ama ben tek kelime cevap veremiyordum. Boğazıma bir şey takıldı. Her şeyi bulanık bir perdenin arkasından görmeye başladım. Bir sigara yakabildim zor zahmet. İşim yoktu artık. İş yoksa para yoktu, ekmek yoktu. Bu zamanda başka yerden iş bulmak da çok zordu. Ne yapacağımı düşünürken oğlum geldi gözlerimin önüne. İki gün önce, istediği üç tekerlekli bisikleti almak için söz vermiştim. Nasıl da sevinmişti garibim. Ne demeli şimdi? Çocuk bu! Ne anlar yoktan, işten çıkarılmaktan, para alamamaktan? O gün eve nasıl gittiğimi hatırlamıyorum. Ayaklarım, her gün gelip gitmeye alışkın olduğu sokaklarda sürükledi beni. Evin kapısının önüne geldiğimde hanıma ne söyleyeceğimi düşünüyordum. Ben daha kapıyı çalmadan oğlum beliriverdi karşımda. Ardından da hanım. Ekmek almadığımı görünce, ‘unuttun herhalde’ dedi. ‘Hadi, eve girmeden alıver.’ Bugün unutmuştum gerçekten ama yarın ve sonrasında, hiç param kalmadığında ne yapacaktım? Ya iş bulamazsam?..

Oğlum, elimden tutup çekiştirmeye başladı beni. Birlikte mahalle bakkalına gittik. Her zaman iki satır muhabbet ettiğim bakkalla bu sefer konuşmamıştım. Ekmeği alıp çıktık hemen. Tam evin kapısına geldiğimizde oğlum ‘baba, bana şeker almadık’ dediğinde içim cız etti. Nasıl anlatmalı, ne yapmalı?

O akşam oğlum uyuyunca hanımı aldım karşıma içim ezile ezile anlattım işten çıkarıldığımı. O benden daha metanetli çıktı. ‘Hayırlısı, bey’ dedi ‘Allah, kulum diye yarattıysa rızıksız koymaz onu. Elbet bir iş bulunur.’ Lâkin dediği kadar kolay olmadı. Haftalarca iş aradım. Gece demedim, gündüz demedim aradım. Oğlumun istediklerini alamamaktan, evin ihtiyaçlarını karşılayamamaktan mahcuptum. Oğlum uyuduktan sonra eve giriyor ve sabahları ona görünmeden evden çıkıyordum. Gittikçe eziliyordum. Gittikçe ümitsizliğe boğuluyordum.

Bir gün, kahvede bir grup gencin Almanya’dan bahsettiklerini duydum. Çalışmaya gideceklermiş. Çok çalıştırıyorlar ama iyi de para veriyorlar diyorlardı. ‘Memlekette bize ekmek yok, iyisi mi gurbet demeyip yola düşmek’ dedi biri. Gitmek… Elin bilmediğin memleketlerinde iş aramak… Çoluğu çocuğu ardında bırakmak… Hadi bu adamlar gençti. Evli değildi hiç biri, çocuğu yoktu. Onlar gidebilirlerdi de ben gidebilir miydim? Koşar adım eve gittim. Bin türlü soru dolaştı beynimde. Bir terazi astım zihnime. Olurunu olmazını ölçmeye çalıştım, ölçemedim. Hanımı aldım karşıma ona sordum. Kocaman kocaman açıldı gözleri. ‘Biz naparız bey?’ dedi. ‘Sen gidersen biz kime güveniriz, kime sığınırız?’ Haklıydı haklı olmasına ama buralarda iş yoktu işte. İşin olmadığı yerde aş da yoktu. ‘Hele bir gideyim’ dedim. ‘Bakarsın sizi de alırım yanıma. Belki çok rahat ederiz.’ Dudaklarının ucuyla, istemeye istemeye ‘sen bilirsin’ diyebildi sadece. Ertesi gün erkenden kahveye gittim. Gençlerle konuştum. Nasıl gidilir, ne yapmak gerekir her şeyi öğrendim. Epey uğraştım ama sonunda izni çıkarttım. Yol için eşten dosttan biraz da borç para topladım. Artık gidebilirdim.

Yolculuk günü gelmişti. İlk defa ailemden ayrılıyordum. Hem de onları emanet edebileceğim hiç kimsem yoktu. Eşimin ‘üzüntüden’ deyip akıttığı yaşlar, aslında korkuyu ve endişeyi de barındırıyordu içinde. Teselli edebileceğim cümlelerim yoktu. Ağzımı açıp tek söz edemiyordum. Dilim buruluyordu, boğazıma bir şeyler takılıyordu ve ben de sigara üstüne sigara içiyordum. Oğlum, bir yerlere gideceğimi anlamıştı ama bu ayrılığın ne kadar acı olduğunun farkında değildi henüz. Sanki akşam geri dönecektim. Birlikte yine ekmek almaya gidecektik. Bir taraftan da bütün gün ne yaptığını anlatacaktı bana. Ama ben bu akşam eve dönmeyecektim. Hatta yarın akşam da… Dönüşüm ne zaman olur bilmiyordum. Oğlum, uzun süren yokluğumu nasıl kabullenirdi onu da bilemedim. Epey zaman sorardı babam nerde diye. Sonra yorulurdu da vazgeçerdi belki sormaktan. Ana oğul, bensizliğe alışmaya çalışırlardı baş başa verip. Yolculuğum boyunca hep bunları düşündüm. Bir ara pişman bile oldum onları bırakıp geldiğim için. Başka çıkar yolum kalmamıştı halbuki. Dişimi sıkacaktım. Hepimizin hayatı için bunu yapmalıydım. ‘Allah’ım yardım et’ dedim. ‘Geride bıraktıklarıma ve bana yardım et. Bize dayanma gücü ver.’

Bin bir umutla çıkıp geldiğim bu yolda da ilk zamanlar durum memlekettekinden çok farklı olmamıştı. Günlerce iş aradım yine. Umutsuzluk, garibanın peşini hiç bırakmıyordu. Ama direnecektim. Boşu boşuna kalkıp gelmiş olamazdım oralardan. Bana ümit bağlayan bir ailem vardı. Onların karşısına nasıl elim boş çıkabilirdim? Allah, kimsenin çabasını karşılıksız koymaz, sonunda bu fabrikada iş buldum. Bazen gecem gündüzüm belli olmadan çalışıyorum ama oğlumu düşününce yorgunluğum kalmıyor. Gece vardiyasına kaldığım zamanlarda, şimdi mışıl mışıl uyuyordur diyorum. Birazdan uyanır, ben olsaydım ‘baba’ diye seslenirdi ama alışmıştır artık ‘anne’ diye seslenmeye. Susamıştır, su isteyecektir. Suyunu içtikten sonra bir tebessüm belirir yüzünde. Ben olsaydım beni öperdi ama şimdi annesini öpüp, iyi geceler diyordur. Beni de soruyor mudur acaba? Kesin soruyordur. Babam ne zaman gelecek diyordur meselâ. Bana ne zaman bisiklet alacak? Nereye gitti, niye gitti de diyordur. Annesi de sabırla cevap veriyordur ona. Gelecek oğlum diyordur. Gelecek, bisiklet de alacak sana şeker de. Hadi şimdi uyu sen diyordur. Can yoldaşı olmuşlardır birbirlerine. Dert ortağı olmuşlardır artık. Ya bu ayrılık uzun sürerse ve oğlum büyüdükçe benden uzaklaşırsa? Ya unutursa beni gittikçe? Korkuyorum bazen. Beni unutmasın diye içten içe onunla konuşuyorum. Oğlum, diyorum. Can parçam, sana şeker almaya geldim ben buralara. Bisiklet almaya, annene ve sana yeni elbiseler almaya geldim. Onları alıp geleceğim yanınıza. Yine oyunlar oynayacağız seninle, bakkala gideceğiz, beraber uyuyacağız. Okula başlayacaksın yakında. Ödevlerini yapacağız birlikte, kitaplar okuyacağız. Büyüyeceksin ve sen büyürken ben yanında olacağım. Okuyacaksın. Doğru düzgün bir işin olacak. Kendi vatanında kazanacaksın ekmeğini. Benim gibi sürünmeyeceksin buralarda. Sabah işine gidip akşam evine, ailenin yanına döneceksin. Tertemiz olacak kıyafetlerin. Makine yağları bulaşmayacak üzerine. Okuyacaksın oğlum sen, sürünmeyeceksin benim gibi buralarda…

Dalmışım iyice. Paydos zilinin kulakları sağır eden gürültüsü beni kendime getirdi. Yavaşça doğruluyorum yerimden. İş önlüğümü çıkarıp ceketimi geçiriyorum üzerime. Fabrikanın kapısından çıkıyorum. Ekmek isteyecek bir eş, şeker isteyecek bir oğlun olmadığı evime doğru ağır ağır yol alıyorum.

YASEMİN ADAR

06.04.09


PAYLAŞ