TÜRK OCAKLARI

GENEL MERKEZİ

Türkiye Zorlu Bir Badirenin Önünde
Fahri ATASOY

Osmanlı Devleti 1699 yılında Karlofça Antlaşmasında resmi olarak toprak kaybına uğradı. Devletin gerilemeye başladığının en önemli göstergesi olarak bu tarih gösterilir. Bu tarihte Osmanlının karşısında Avusturya, Lehistan Venedik ve Rusya’dan oluşan bir kutsal ittifak vardı. Avrupa’nın diğer devletleri de Osmanlının karşısında kendi güçlerini geliştirme peşindeydi. İlk olarak topraklarından geri çekilmek zorunda kalan Osmanlı Devleti bütün yenileşme çabalarına rağmen Birinci Dünya Savaşı sonunda yıkılmak zorunda kaldı. Bu yüzden herkesin 1700 ve 1800’lü yıllarda yaşananları, tartışılanları, düşünülenleri çok iyi okuması ve anlaması lazım. Bugünün izlerini o dönemdeki iki yüz yıllık kesitte bulmak mümkün. Hem Cumhuriyeti, hem Batıcılık adına yabancılaşmayı, hem de bugünkü etnik fitneyi anlamak için o dönemde önemli ipuçları var.

Osmanlı geri kalmışlığını fark ettiği andan itibaren birtakım tedbirler almaya çalıştı. Bu tedbirleri bazen kendi ihtiyacından, bazen de Batının dayatmasıyla devreye soktu. Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet bunların belli başlı dönüm noktaları oldu. Özellikle Kanun-i Esasi’nin Meşrutiyet anayasası olarak kabul edilmesi önemli bir adım olarak kabul edildi. Ülkedeki azınlıklara belli haklar ve yetkiler verilerek İttihad-ı Osmani’nin sağlanacağı düşünüldü. Fakat Batı tarafından kışkırtılmış farklı etnik unsurlar ortak Osmanlı vatanı ve milleti düşüncesine itibar etmediler. Osmanlıcılık imparatorluğun çökmesini engellemede çare olamadı. İkinci Meşrutiyet ile birlikte devletin en önemli birleştirici siyaseti olan Osmanlıcılık yerini zamanla İslamcılığa ve Türkçülüğe bıraktı. Bu yüzden İttihat ve Terakki Cemiyeti her üç fikir akımının uygulamasını yapmaya çalışan bir manzara oluşturdu. Yusuf Akçura bu durumu “Üç Tarz-ı Siyaset” olarak yorumladı.

Cumhuriyete gelindiğinde, Meşrutiyet döneminde ülkenin ileri götürülmesi için yapılması tavsiye edilen bazı devrim niteliğindeki yenilikler uygulamaya konuldu. İkinci Meşrutiyet döneminde son çare olarak öne çıkan Türkler arasında birlik anlamında Turancılık düşüncesi de gerçek hayata uygun görülmedi. Kısmen Anadolucu bir milliyetçilik benimsendi. Ülkenin ilerlemesi için şart gibi algılanan Batıcılık ile destekli bir Küçük Türkçülük (Kavram Hilmi Ziya Ülken’e ait) siyaseti benimsendi. Büyük bir imparatorluğu kaybetmiş bir milletin çocukları dar bir alanda varlıklarını devam ettirmek ve ilaveten çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak azmindeydi. Bu azim ve kararlılıkla milleti modernleştirmeye ve yükseltmeye yönelik projeler devreye soktular. Bu projelerin bir kısmı olumlu etki yaparken, bazıları yanlış ilaç misali yan tesirlere yol açtılar. Bu tesirler zamanla büyüdü ve anlaşılması zor manzaralar ortaya çıkardı. Bu manzaralara çok somut örnekler vermek mümkün.

Somut örneklerden birisi 1968 öğrenci olayları ile başlayan Marksist terör olayları idi. Yokluk içindeki milletin parasıyla kurulan Üniversitelerde boykotlar, işgaller ve Marksist nümayişler kol gezmeye başladı. Bunların sadece masum öğrenci olayları olmadığı ve özellikle Üniversite hocalarının desteği ile büyüdükleri zamanla anlaşıldı. Ülkenin en gözde Fakültelerinde ve Üniversitelerinde solcu ve Marksist olmayana neredeyse hayat hakkı tanınmamaya başladı. Bu nitelikteki insanlar ise bu milletin hiçbir değeriyle uyuşmadıkları ve hatta kavgalı oldukları meydandaydı. Ortada Türk milletinin tarihi ve kültürüyle kopmuş bir elit zümre vardı ve kendilerine benzemeyenlere hayat hakkı tanımayacak bir faşizan baskı içindeydi. Komünist sistemler zaten özünde totaliterlik taşıdığı için kendilerinde başkaları üstünde baskı kurma hakkı görüyorlardı. Kurtarılmış üniversite, şehir, sokak kavramları hayatımıza girdi. Devletin bütün imkanlarından beslenen bu güruh ilginç bir şekilde devlete ve millete düşman olarak ortaya çıktılar. İzahı zor bir durum. Henüz konuyla ilgili sağlıklı sosyolojik analizler yapılabilmiş değil.

Somut örneklerden ikincisi ülkeyi sürekli gerilime sokan ve mide bulandıran bir etnik terör hareketi. Marksist – Leninist bir yöntemle örgütlenen PKK 1984 yılından beri bıkmadan usanmadan terör estirmeye devam ediyor. Önceleri üç beş çapulcu eşkıya gözüyle bakılan terör örgütü kısa zamanda dünyanın da ilgisini çekti ve Türkiye üzerine hesapları olan bütün güçler bu yeni maşayı kullanmak istediler. Örgütün Marksist yapısı gereği soğuk savaş yıllarında Sovyetler Birliği ile bağlantılı ülkelerden destek gördü. İlk eğitim alanları Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kullandığı Bekaa Vadisi oldu. Terörist başının ve güçlerinin sığınma alanı Suriye oldu. Uzun süre Suriye’de konuşlanan terör örgütü soğuk savaşın sona ermesinden sonra uluslar arası arenada kendisine alan bulmaya çalıştı. Bu alana girmeye hevesli çok sayıda işbirlikçi unsur olduğunu zaten biliyoruz. Zamanın Fransa Cumhurbaşkanı Mitterrand’ın hanımı, Alman Yeşiller Partisi milletvekili Claudia Roth, İtalyan gazeteciler, ABD’li Çekiç güç subayları ilk akla gelen oyuncular arasında sayılabilir. Görüldüğü gibi terör örgütü kendisine işbirlikçi güç bulmakta zorlanmıyor. Türkiye ile hesabı olan ve dünya dengelerinde söz sahibi olmak isteyen bütün güçler oyuna girmek istiyorlar.

Eski hesaplar tekrar açılıyor ve Türkleri imha etmek veya daha uzak Asya bozkırlarına sürmek isteyen emperyalist güçler hemen devreye giriyorlar. Bu defa ellerinde tek kozları var: Milletin değerlerinden yabancılaşmış Marksist kesimlerin beslemesi PKK örgütü yoluyla Türklerle yüzlerce yıldır kaynaşmış ve Türk milletin bir parçası olmuş Kürt etnisitesini ayaklandırmak. Bazıları PKK’nın başarılı olduğundan bahsediyor. Aslında ortada başarı falan yok, sadece nemalanma ve sömürülme var. Dikkat edilirse 1984 yılından beri PKK elebaşları en fazla masum Kürt halkına kızgınlar ve sürekli tehdit altında tutuyorlar. Bu durum azalmadığı gibi artarak devam ediyor. Şiddetin en üst derecesini sözde kendi insanlarına vahşice uyguluyorlar. Vahşetin zaten sınırı ve ilkesi yok; gözü dönmüş şekilde kendilerine boyun eğmeyen herkese ve devlet görevlilerine yönelik sürdürüyorlar. Kamuoyunda bazen bıkkınlık ve kızgınlık öfkeye meylediyor. Buna rağmen bu milletin feraseti şimdiye kadar bir kardeş kavgasına sebep olmamayı başardı. Dileriz kardeş kavgasına ve kan dökülmesine gitmeden mesele çözülür.

Çözülecek olan meselenin önümüze sunulma biçimine son derece dikkat etmemiz lazım. Son zamanlarda oyun burada düğümleniyor. Taraftar sayısını artırdığını düşünen terör örgütü son bir hamleyle büyük tavizler koparmaya çalışıyor. Eğer mesele doğru algılanmaz ve ele alınmazsa önümüzde hakikaten büyük bir badire var demektir. Meseleyi sürekli “Kürt Meselesi” olarak siyasileştirmeye çalışan çevreler Türkiye’yi Osmanlı’nın son dönemindeki gibi sıkıştırmaya çalışıyor. Buna Türkiye içinden destek veren kesimler ise maalesef Kürtçülerden çok Türklük düşmanlığı veya aşağılık kompleksi ile tanınan sözde aydınlar. Bunlara kısaca kozmopolit aydınlar diyebiliriz ki, bunların değişik versiyonlarını basında görmek mümkündür. Dün Türk Üniversitelerinde kürsü sahibi olup da teröristleri destekleyen marazi aydınlar, bugün PKK öncülüğündeki ayrılıkçı hareketi destekliyorlar. Bir farkla eski komünist, yeni liberalist omurgasız kimlikleriyle… Türkiye’nin önüne ya kırk katır, ya da kırk satır tehdidi koyarak yenilgi sendromu oluşturmaya çalışıyorlar. Kamuoyu bundan etkilenmiyor değil. Ama tarihi ve milleti iyi bilen aklı selim aydınlar ve irfan sahibi halk bu oyuna gelmeyecek. Gelmediği gibi oyunu bozacaktır. Türkiye’nin önüne konan Türklükten arındırılmış anayasa taslaklarıyla, Türkiye’yi bölmeye yönelik anadilde eğitim gibi masum görüntülü manevralarıyla, kültürel ve siyasi haklar gibi örtülü ayrılık talepleriyle, barış ve demokrasi gibi kandırmacalarıyla artık yol alamayacaklardır. Türkiye’nin arkasında büyük bir tarihi tecrübe var ve bu tecrübeden uzak karar vermesi düşünülemez. Bazı tecrübeler ve değerler milletin maşeri vicdanında saklanır ve gerektiğinde çıkar. İşte o zaman herkes tarih önünde yanlışının bedelini öder…