HAPŞUUU!

Şerif ile Zarife evliliklerinin yirminci senesinde sinemaya gitmeye karar verdiler.

Sinema, gençlik yıllarında kalmıştı. Hülya Koçyiğit ve Türkan Şoray’ın mahsun bakışlı Türk kızlarını canlandırdığı filmler yapılmıyordu artık. Malkoçoğlu Cüneyt, bir surdan diğerine atlayışlar yapamıyor, ancak festivallere onur konuğu olarak katılabiliyordu. Geçen yıllar, enerjisini alıp götürdüğünden, artık koşan küheylanın üstünde çeşitli biniş biçimlerini sergileyemiyor, bir ıslıkla kaçan aygırı geriye çeviremiyordu. Bu küheylanlardan birisine 2008 Ankara Kale Festivali’nde binmeyi denemiş, ancak yeni yetme aygır, Battal Gazi'nin Oğlunu tanımamış olacak ki üzerinden atıvermişti. Kale festivali ancak bu düşüşle haber olabilmişti gazetelere.
Televizyon ve internet elbirliği ile sinemayı tuş etmişlerdi. Siyah beyaz doğup sonra renklenen bu yaşlı kurt, her yenilginin ardından acısı geçer geçmez yine ümitleniyor, "Ben sizin babanızım" dercesine, yumruğunu sıkıp, işaret parmağı ile bu iki yeni yetmeye meydan okuduğunu sanıyordu. Bir zamanların rakipsiz seyir aracı sinema; yeni gösterime giren Amerikan filmleriyle gıdasını tazeliyor, düşe kalka dijital maceralı yapımlarla yeniden beslenerek, komedi dram karışımı yerli çalışmalarla kısa süreli başarılar sergiliyordu. Seyirci toplamayı başarabilen eserler gizlice kopyalanarak, hemencecik korsan tezgâhlarında yerini alıyordu. Ardından bu filmler, "TV'de İlk kez" duyuruları ile sinema salonlarını vefasızca terk ediyor; sevgili değiştiren vefasız güzeller gibi, orta yaşlı televizyon ve sayıları çığ gibi artan internet siteleri arasında paylaşılıyordu.
Çılgın Türkler, böyle bir zamanda tanıştı okuyucusuyla. Turgut Özakman tarafından kaleme alınan kitap, önce vitrinlerde boy gösterdi. Özellikle gençler, çok sevdi gözü kara dedelerinin çılgın hikâyelerini. Kısa sürede baskı üstüne baskı yaptı. Ardından kitap korsanları devreye girdi. Aylarca çok satılanlar listesinin üst sıralarından inmedi. Bu kez film yapımcıları, bu kitaptaki ışığı gördüler. Filmi yapılarak aceleyle gösterime sunuldu. Haftalarca kapalı gişe oynadı. Sonunda “Çılgın Türkler”in ünü, Şerif Bey ve hanımı Zarife'ye kadar ulaştı.
Heveslendiler.
-Biz de mi seyretsek acaba, demeye başladılar.
Gazi Üniversitesinde okuyan kızları Buket, hafta sonunda iki kişilik sinema bileti uzattı babasına.
-Baba, uzun zamandır sinemaya gitmediğinizi biliyorum. Annemle kendi aranızda konuşurken, "Şu Çılgın Türker”in macerasını merak ettiğinizi de anladım. Size yarın akşam için iki bilet ayarladım.Umuyorum çok seveceksiniz.Bu, henüz öğrenci olan kızınızdan size evlilik yıl dönümü hediyesi olsun.
-Teşekkür ederim kızım. İnşallah; mezun olur, sen de çalışmaya başlarsın. İki gözümüzün nuru yavrum. Annen ne diyor bakalım? Zaten haftada bir gün boş vakti var. Dairede, evde sürekli çalışıyor. Durmak dinlenmek yok, doğrusu onun için de güzel bir değişiklik olur.
-Sen, onu merak etme. Biletlerden annemin haberi var. İkiniz, yıllar sonra kol kola bir sinema keyfi yaşarsınız.
-Aman kızım, keyif kim biz kim, ahımız gitmiş vahımız kalmış. Film,Türklerin hangi çılgınlıklarını anlatıyor acaba?
-Kitabını okudum, ama filmi henüz seyretmedim. Aslında nasıl bir uyarlama yapıldığını ben de merak ediyorum. Ancak, biliyorsunuz ki bu günlerde sınavlarım arka arkaya. Rahatlayınca bir fırsatını bulur seyrederim.
-Peki çocuğum, çok sağ ol. Yıllar sonra sayende tekrar sinemaya yolumuz düşsün bakalım. Annen mutfakta. Haber ver. Yarın için takım elbisem hazır olsun.


***
Şerif Bey, koyu lacivert takımlarla açık mavi gömleğini giymişti. Kravat tercihinde kızı Buket yardımcı olmuştu babasına. Zarife Hanım, aylardır kullanmadığı; sivri uçlu, yüksek topuklu ayakkabılarını dolaptan çıkarmış, işportadan alabildiği parlak siyah çantası ile takım yapmıştı. Saçlarına kızının yardımı ile fön çekmiş, füme elbisesinin üzerine açık renklerin ağır bastığı bir de fular ayarlamıştı. Sol yakasına da kır çiçeklerini andıran, altın renginde, bir broş tutturmuştu. Gelin olurken alınan, özel günlerde taktığı zarif kol saatini çekmeceden çıkarıp bir bileğine, maaşından biriktirerek aldığı,"Ölümlük dirimlik" diye tanımladığı üç adet burma bileziği de diğer bileğine takmıştı.
Düğüne gidercesine yapılan hazırlık sonrası, kol kola girerek yola çıktılar. Filmin başlamasına bir saatlik zaman vardı. Ancak, aksilik bu ya; birden hava kararmış, belediye otobüsüne bindikten az sonra da kuvvetli bir yağmur başlamıştı. Bir kaç gündür şehrin üzerinde kararsızca dolaşan bulutlar, bütün yüklerini boşaltmak için sanki bu anı seçmiş gibiydiler. Sıkışan trafikte araçlar yavaş ilerliyor, vakit daralıyordu. Sinemaya en yakın durakta indikten sonra, on, on beş dakika yürümeleri icap edecekti. Nereden bilsinler böyle olacağını? Bilseler evden iki saat önce çıkarlar ya da şemsiye alırlardı. Araçtan inerek, hızlı adımlarla Kızılırmak Sokağı’ndaki sinemaya doğru yürüdüler. Yağmurun şiddeti azalmış olmasına rağmen,"Aptal ıslatan" dedikleri türden yağışını sürdürüyordu. Islanarak da olsa film başlarken salona girebilmişlerdi. Işıklı sokaklardan sonra, karanlıkta gösterilen koltuklara el yordamı ile ulaştılar. Yerlerine oturduklarında film öncesi reklamlar gösteriliyordu. Arkasından, "Şu Çılgın Türkler" başladı. Dışarının soğuk ve yağmurlu havasından sonra, salon bayağı sıcak gelmişti. Daha ilk dakikalardan itibaren heyecan ve gerilim, iç içe kucaklamıştı seyircileri. Ustaca uyarlanmış müzik, yerine göre aniden yükseliyor, beklenmedik bir anda kayboluyordu. Salona hâkim olan sessizlik, nefeslerin tutulmasıyla daha da gizemli bir hal alıyordu.
Soğuktan sıcak ortama alınan maddelerin terleyişi gibi, Şerif Bey de terlemeye başladı. Filmin heyecanlı sahneleri bu terleyişi daha da artırdı. Başkahraman, tam "Olamaz!" denilen bir atlayışı gerçekleştirmek üzereydi. Salon nefesini tutmuş, ağızlar hayretten bir karış açık… Öyle bir sessizlik hâkim ki sinek uçsa duyulacak. Tam bu esnada:
-Hapşuuu, diye bir ses duyuldu.
Başrol oyuncusunun Irmağa atlayış sesi ve Şerif beyin hapşırık sesi birbirine karışmıştı. Bu kadarla da kalmadı. Hapşırmayla birlikte Şerif Beyin ağzından çıkanlar, önündeki beyefendinin saçsız başına, ceketine bulaşmış, sevimsiz bir durum ortaya çıkmıştı. Bu arada aksiyon sahneleri değişiyor, buna bağlı olarak seyircilere yansıyan ışık, kısa aralıklarla azalıyor artıyordu. Neye uğradığını şaşıran öndeki adam, mendiliyle başını silerken arkaya dönerek öfkeli bir sesle:
-Beyefendi dikkat etsenize, demişti ki adam; Şerif ile Zarife'yi, nostalji yaşamak için sinemaya giden çift de onu tanımıştı. Hapşırıkla üzeri kirlenen kişi, Genel Müdürleri Çağrı Beyin ta kendisiydi. Nasıl tanımasınlar her gün hizmetini gördükleri adamı? Bu nahoş olay, kuşkusuz filmin heyecanıyla Şerif Efendinin kendini bir an için kontrol edememiş olmasından kaynaklanmış, istenmeden böyle bir sevimsizlik yaşanmıştı. Çağrı Bey, böyle geçirdi aklından. Zarife Hanımın uzattığı mendili alarak başını bir kez daha sildi. Geriye dönüp gerginliği azaltmak niyetiyle, Şerif’in kulağına:
-Akşam zaten banyo yapacaktım, diye bir espri yaptı.
Eli ayağına dolaşan Şerif ve Zarife ne yapacaklarını bilemez olmuşlardı. Artık filmden kopmuşlardı. Onlar için ne kadar arzu etseler de çılgın dedelerinin hayatlarından kesitler seyretmenin zevki çoktan kaçmıştı. Beş dakika daha durabildiler. Ardından utana sıkıla salondan çıktılar. Film film olmaktan çıkmış, kendileri filmlik olmuşlardı. Sinemadan çıktılar. Bir an önce evlerine ulaşmak niyetindeydiler. Durağa gitmek için sola saptılar.
O da ne?
Tam önlerinde bir seyyar satıcı:
-Yeni çıktı, yeni çıktı, orijinal bunlar, diye bağırarak film CD'leri satmaya çalışıyordu. Kaşla göz arasında Zarife, "Sonra evde seyrederiz" düşüncesiyle,"Şu Çılgın Türkler" CD'sini alıp çantasına attı. Eve geldiklerinde zili çalmadılar. Kızları Buket ile karşılaşmak istemiyorlardı. Kendi anahtarlarıyla kapıyı açıp içeri girdiler sessizce. Sabah erkenden mesai vardı. Oyalanmadan yattılar.
Haftanın ilk iş günü daireye her zamankinden daha erken vardılar. Çağrı Beye ne diyecekler, kendilerini nasıl af ettireceklerdi? Bunun bir yolu olmalıydı ama nasıl? Zarife, Çağrı Beyin odasını o, gelmeden her zamankinden daha özenle temizlemiş, havalandırmış ve lavantalı bir parfümle kokulandırmıştı. Sanki Çağrı Beyin üzerine kendisi hapşırmış gibi suçluluk duyarak, ortalıkta gözükmemeye dikkat etmiş, adeta saklanmıştı. Şerif, bu gün çayı kaynak suyundan hazırlamış, demliğe tomurcuk çayı ve bir kaç tane karanfil kurusu da karıştırmıştı.
Az önce Çağrı Bey asansörle kata çıkmış, kendi yaşlarında bir beyefendi ile ofisine geçmişti. Şerif, Çağrı Beye göz ucuyla bakmış, Zarife gibi, o da ortalıkta görünmemeye özen göstermişti. Her sabah,"Günaydın efendim!" diyerek müdürü karşılayan Şerif Efendi bu gün sessiz kalmayı yeğlemişti. Bir fırsatını bulduğu anda, dün akşam sinemada olanlar için özür dileyecekti.
Görünen köyün uzağı olmadığı gibi, beklenen an geldi. Çağrı Bey tarafından diafona basıldı.
-Şerif Efendi! Sabah çaylarımız nerede kaldı? Misafirim de var.
-Emredersiniz efendim, hemen efendim.
-Limon da olsun...
-Başüstüne efendim.
Özenerek doldurduğu bardakların yanına süslü peçetelerden yerleştirerek, ürkek adımlarla Çağrı Beyin odasına yöneldi. Kapıyı hafifçe tıklatıp çayları bırakarak, başka bir arzusu olup olmadığını sordu. Çağrı Beyle göz göze gelmemeye gayret gösterirken, alttan alta kızgın olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Çağrı Beyde Kızgınlık emaresi olmadığı gibi, bilakis neşeli gözüküyordu. Belli ki misafiri çok yakinen tanıdığı kadim bir dostuydu. Saygıyla çıktı odadan. Çok geçmeden yine çağrıldı. Acaba neden? Çok heyecanlanmıştı. Henüz Çağrı Beyin misafiri ayrılmamıştı. Çağrı Bey, misafirinin yanında dün akşam olanlardan dolayı hesaba çekip, kendisini küçük düşürmezdi herhalde.
-Buyurun efendim?
-Şerif Efendi, çayın çok güzel geldi. Teşekkür ederiz. Biz birer tane daha çay alalım.
-Emredersiniz efendim.
Anlayabildiği kadarıyla Çağrı Bey misafirine akşam seyrettiği "Şu Çılgın Türkler" filminden bahsediyordu. Etkilenmiş olduğu anlatış tarzındaki heyecanından belli idi. Hızlı adımlarla çayları tazeleyip döndüğünde konuşma halen film üzerineydi. Çağrı Bey,
-Azizim ne kadar anlatsam, tam anlatmış olamam. Mutlaka seyretmeni isterim. O zaman bana hak vereceksin, deyince arkadaşı;
-Şimdi ben de çok merak ettim. Seyretmeyi çok arzu ederim doğrusu. Ancak, biliyorsun yarın yurt dışına çıkacağım. Dönüşüm ayları alacak. Neyse ilerde belki kısmet olur, diye serzenişte bulundu.
Şerif, tam fırsatı yakalamıştı. Genel müdürün odasından çıkar çıkmaz Zarife’nin yanında aldı soluğu.
-Zarife! Çantan, çantan yanında mı?
-Yanımda?...
-Dün aldığın CD nerede?
-Çantada olmalı.
-Gel!..Gidiyoruz…
-Nereye? Ne gitmesi, şaşırdın mı? Sonra evde seyrederiz. İş zamanı film mi seyredilir?
-Seyretmeyeceğiz canım, bi denem. Seyretmeyeceğiz.
-Ne yapacağız öyleyse?
-Çağrı Bey filmi çok sevmiş, ona hediye edeceğiz.
Aceleyle CD'yi paketleyip birlikte Çağrı Bey'in kapısına vardılar. İçeri girmek için izin istediler.
-Şerif Efendi çok önemli değilse... Biliyorsun ki misafirim var. Sonra görüşsek?
-Biliyorum efendim, özellikle misafirinizin yanında görüşmek istedik.
-Hayırdır inşallah, gelin bakalım.
Zarife önde, arkasında Şerif Efendi, Çağrı Beye yaklaştılar.
-Efendim, eşimin size bir hediyesi var. Kabul ederseniz?
Zarife, güzel bir kâğıtla kapladıkları paketi uzattı.
-Merak ettim doğrusu, açabilir miyim?
-Biz de hemen açmanızı isteyecektik efendim, dedi Şerif.
Paket açılıp, içindekinin ne olduğu anlaşılınca samimi bir tebessüm kapladı Çağrı Beyin yüzünü.
-Tam zamanı, diye buna derler, dedi sevinçle.
Ağzının kulaklarına varması, mutluluğunun açık göstergesiydi.
-İnsanın gönlündekini okumak böyle olur. Ne güzel bir tesadüf, ne kadar isabetli bir zamanlama. Çok teşekkür ederim Zarife Hanım! Sağ ol Şerif Efendi!..
Ayağa kalkarak sevinçle elindeki CD’yi misafirine uzattı.
-Buyur kardeşim…
Samimi tebessüm ve gülücükler mutluluğa dönüşünce hapşırık unutulup gitmişti…

(AYB Edebiyat Akademisi Hikâye Atölyesi, 17.01.2010)