Ağlamak, maruz kaldığımız sorunlara karşı bünyemizin gösterdiği bir tepki midir sadece, yoksa bundan çok daha fazlası da olabilir mi? Aslında pek çok işlevi vardır ve birçok şey sebebi olabilir ağlamanın. Bazen içimi kaplayan üzüntülerden, kendime ve başkalarına karşı olan acıma duygumdan ve yoğun yaşadığım tüm hislerden dolayı kendi içimde kendime yer kalmaz. Bazen söylediklerim için ağlarım. Hani şu, söyledikten sonra esiri olduğumuz malum sözler! Ağlatırlar insanı en olmadık anlarda. Bazen de söyleyemediklerim sebebi olur ağlamamın, gönlün hissettiklerimi kelimelere dökemediğimde de girer gözyaşı devreye ve çekingen birkaç damla yaş akıverir gözlerimden.

Çocukken, yağmurun yağmasını dünyadaki kötülüklere karşı gökyüzünün gösterdiği bir tepki sanırdım. Sanki gökyüzü bizi izliyor ve halimize ağlıyor, merhamet ediyor ve dayanamayıp yağıyor üzerimize tüm benliğiyle. Adeta, merhametin imzasını atıyor yeryüzüne. Şüphesiz bu bir meziyet ve güzelce kullanmak boynumuzun borcu, bunu bilmeli insanoğlu. Ağlamak, her zaman bir şeyleri düzeltir mi yoksa bozar mı bilmem. Ben ağlamayı bilirim yalnızca. Kalabalıkların arasında sanki duygularım yokmuşçasına soğukkanlı kalıp, tek başımayken ağlamayı bilirim. Gökyüzü kadar başarılı mıyımdır? Sanmıyorum ama hakkını veririm kendimce. Aslında, ağlamak için çok büyük bir sebep aramaya gerek yok; yüzüme hasretin rüzgarı çarpar, bir anı kaçar gözüme ve ağlarım. Haksızlığa uğrayınca da ağlamak gelirdi eskiden içimden. Anlatamayınca derdimi, savunamayınca kendimi zor tutardım gözyaşlarımı. Şimdi düşünüyorum da; haksızlığa uğramak mı yoksa haksızlık yapmak mı, hangisi daha ağlamaya değer bir durum? Elbette ikincisi. Şayet bir insana karşı yaptığı haksızlık ya da herhangi bir kötülükten dolayı pişmanlık duyup gözyaşı döken çok sayıda insan varsa, bu çağ adına hala ümit var demektir.

Bazen sokağın tavanı kadar güçlü hissediyorum kendimi. Öylesine sonsuz ve öylesine müthiş… Bazen de sokaklara sığmıyor güçsüzlüğüm. Güçsüzlük deyince, insanın aklına ağlamayı güçsüzlüğün bir göstergesi olarak görenler geliyor. “Erkekler ağlamaz!” diyenlerle aynı cemiyetten olsa gerek bu insanlar! Öyle ulu orta, her zaman feryat figan ağlamak doğrudur demiyorum. Ancak bir sebepten, gözden damlayan birkaç damla yaşı garipseyecek kadar acımasız olmamalı insanoğlu. Uykusuz kalınca gözlerinden akan suyla gözyaşını ayırt edemeyecek kadar uzak olunur mu ağlamaktan? “Sana bir şey yapamam ağlayamıyorsan” demiş Özdemir Asaf. Ağlayamayan insan kendine de bir şey yapamaz esasında. Pek çok şey için ağlanabilir. Özlemek mesela; zaman zaman eski ‘ben’i zaman zaman da bir insanı özlerim. Ancak geri gelmeyeceğini bile bile bir insanı özlemeyi anlatmaya gücüm yetmez, beceremem de zaten. Ağlamak burada da girer devreye ama öyle içinde hıçkırıkları, etrafı kırıp dökmeyi barındıran bir ağlama olmamalı bu. Zarif ve duru bir ağlama olmalı. Tıpkı mutluluktan ağlamak gibi. Şu, ağlamayı garipseyip ağlayanları da güçsüz görenler, ne derler mutluluktan ağlamak meselesine, merak ediyorum doğrusu. Gerçi nereden bilecekler, ıslak kirpiklerle gülümsemenin hissettirdiklerini. Özlemle, sevgiyle ve merhametle arasından su sızmayan insan için ağlamak vazgeçilmedir diye düşünüyorum. Fakat şu unutulmamalı ki; ağlamak bir ateşi söndürmek, bir derde kökten deva olmak için değildir. Ağlamak ilaçtan ziyade bir yan etkidir, son derece gerekli ve faydalı bir yan etki…

Her şeyden önce, neden var olduğunu düşünmeli insan, “Nasıl insan olunur” diye sormalı kendi kendine. Cahit Zarifoğlu “İnsan sevmeli; bazen bir insanı, yahut da bir ağacı ya da kanadı kırık bir kuşu… Zaten sevmezse insan, insan mı olur?” diyerek ne de güzel ifade etmiş. Kendisine sonsuz olarak verilen sevme yetisini cömertçe kullanan insan, merhameti de esirgemiyor haliyle çevresinden. Ben biliyor muyum, bu insan olma meselesini, yani sevmeyi? Emin değilim. Bilmediğim çok şey var, orası muhakkak. Ama iki şey vardı ve beni yiyip bitirircesine rahatsız ediyor ve tüketiyordu: Sevmek ve sevgiyi hissettirmek. Sevmeyi belli oranda da olsa öğrendim ama öğrenemedim sevdiklerime sevgimi hissettirmeyi.

Mutluluk, sevgi, özlem… Hepsi sebebi olabilir ağlamanın. Zihnimize ve gönlümüze gelen bu yoğun hisler gözyaşıyla temizlenir. Fakat belki de en önemlisi, merhametin bir yansıması olarak gözlerden akan yaşlardır. Kalbinde merhametin izini taşıyan insanın gözünden akan yaşlar, adeta merhamet adına atılan imza gibidir. Dediğim gibi, elbette birçok şey için ağlar insan ama gözlerden akan yaşların manası en güzel böyle anlaşılır. Toplum içindeyken nedenini bilmediği bir şekilde kendini tutan, başkalarının yanında tabiri caizse “buz adam” gibi duran ve bundan dolayı “duygusuz” hatta “gaddar” gibi yakıştırmalara maruz kalan biri olarak bunları söylemek garip oluyor doğrusu. Bu yakıştırmalara cevap verememe hali, esasında ağlama adına bir bahane daha doğuruyor ama bu kez acıma duygusu ‘kendine acıma’ olarak vücut buluyor. Kendimize acımaktan vakit bulamıyoruz başkalarına acımaya. Zaman zaman haklı buluyorum bu kendine acıma mevzuunu. Bakınca şu, aciz ve hata yapmaktan bıkmayan halime, pek de yanlış bir fikir gibi durmuyor.

Merhamet eden insan gerçekten üzülüyor mu bir başkasının haline? Belki de başkalarının haline bakıp kendi dertlerimizi hatırlıyor ve “Ben de bu hale mi geleceğim?” korkusuyla kendimize üzülüyoruzdur! Bu düşünce bir kenarda kalıp, kafamı kurcalamaya devam edecek maalesef. Ancak hiçbir şey şu gerçeği değiştiremez ki; gerçekten merhamet duygusunu iliklerinde hisseden ve cömertçe başkalarına yansıtan insan, insan olmayı ve ağlamayı bilen bir kimsedir. Onun gözlerinden akan her yaş, merhamet adına atılan birer imzadır.


PAYLAŞ