Tarih bilimi sosyal bilimlerin ağır taşlarından birisidir. Dilbilim ile birlikte ait olduğu toplumun tüm kültürel kökenlerini içinde barındırır ve mevcut yaşamın olmazsa olmazlarındandır. Bir tanıma göre “geçmişin kaydı değil gelecek için bir arşiv” olan tarihin önemine değinmeye kimi zaman gerek dahi duyulmamaktadır. Çünkü belleksiz insan ne ise belleksiz toplum da aynıdır. Bunun bilinciyle olsa gerek Türkiye Cumhuriyeti yükseköğreniminde hemen her üniversitede tarih bölümü bulunmaktadır. Devlet üniversitelerinden örgün öğretimde 93 üniversitede 94 adet tarih bölümü bulunmakta, kontenjan sayıları 103-41 aralığındadır. Yine devlet üniversitelerinde kontenjan sayısı 103-41 aralığındaki ikinci öğretim sayısı da 59 adettir. 15 adet vakıf üniversitesinde ve yurtdışında bulunan 5 üniversitede tarih bölümü bulunmaktadır. Açıköğretime bakarsak, İstanbul Üniversitesi’nde 1025, Anadolu Üniversitesi’nde 2563 kontenjanlı tarih bölümleri vardır.

Peki, bu öğrencilere ne oluyor? Bu, konumuzun dışında olsa da genelinin polis veya işsiz kaldıkları bilinmektedir. Bu irdelenmeye değer bir başka konudur. İşin içinde bir de çok hazin bir tablo daha var. Yalnızca tarih bölümünde değil tüm bölümlerde yaşanabilecek hazin bir tablo; ölümler. Bu ölümler aslında acı bir gerçeği daha saklamaktadır. Zira bu yetişmiş kesim önce ruhen ölmektedir! Çünkü etraftan gelen bilinçli ya da bilinçsiz baskılar ve buna zorlu yaşam koşulları eklenince onları intihara daha çok meyilli hale getiriyor. Kontenjan sayılarının neredeyse 80-90 arası olduğu görülüyor ve bunlar yıllar yılı değişkenlik gösterdiğinden veyahut bölümü bırakanlar/bırakmak zorunda kalanları da çıkardığımızda ortaya korkunç bir sayı çıkıyor…

Yeniden sorunsalımıza dönersek, bu mezunların hepsi “tarihçi” mi oluyorlar? Bu durum hem tahmin edileceği üzere hem de açıkça görüleceği üzere olanaksızdır. Çünkü ülkedeki tarih bölümlerinde genel ilkelerin başında milliyetçi/milli değerlere/milli kültüre ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı bir nesil yetiştirme geliyorsa da büyük bir sıkıntı yaşanmaktadır. Ülkede neredeyse basının kaçamak sözcüğü olan “karşıt görüş” sıfatına sığınmış, milli şuura aykırı düşünen birçok tarih mezunu bulunmaktadır! Ayrıca konumuzun ana temasını oluşturan nitelikli mezun kısmını da unutmamak gerekir. Soruyorum size, bu kadar çok mezun veren bir bölüm, ki vaatleri arasında gizli işsizlik bulunmakta, nitelikli bir öğretim gerçekleştirebilir mi? Ben size içeriden bilgisini vereyim: kocaman bir hayır! Ben dâhil tarih bölümü mezunları kesinlikle tarihçi değillerdir. Bunu idrak ettiğimiz vakit, eksikliklerimizi gördüğümüz vakit, nitelikli öğretime bir adım daha varmış olacağız.

Şimdi işin bir başka boyutu daha var. Birçok eksiğiyle mezun olan bizlerin yanında bir de tek belge gördükten sonra – hatta gariptir belge bile görmeden ortaya çıkanlar da bulunmakta – ortaya tarihçi kimliği ile atılanlar bulunmaktadır. Bakınız, sosyal bilimler özellikle bizim toplumumuzda gerçekten çok büyük ilgi uyandıran bir alandır. Alan demekte bir gariplik yoktur nitekim toplum arasında yapılan tarih genellikle bilimsel olmamaktadır. İşte bu noktada bizim bakmamız gereken bir karşılaştırma bulunmaktadır. Öyle ki toplumumuzda bir resmi tarih – popüler tarih anlayışı çekişmesi var. Popüler tarih yukarıda belirttiğimiz tarih biliminin ağır bir taş olmasının altında ezilmektedir. Çünkü sanılanın aksine popüler tarihle ilgilenen büyük bir kitle, kalemini siyasal rüzgâra göre oynatmaktadır. Resmi tarih anlayışına popüler tarih alanından büyük suçlamalar atılagelmektedir. Bu suçlamalar bitmeyecek gibi gözükmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki, resmi tarih anlayışının her ne kadar bilimsel nesnellik kuralına aykırı yanları bulunabilirse de bilimsellikten kopan bir tarih anlayışı popüler tarih anlayışına nazaran pek görülmez. İşte bu nokta yapılabilecek karşılaştırmayı, örneğin bir hukukçunun asla karşılaşmayacağı bir soruyla örneklendirebiliriz. Tarih mezunu bireyin popüler kültürde işlenen karşıt tarih görüşü üzerine bir soruyu yanıtlarken genellikle karşı karşıya kaldığı suçlama, resmi tarihi öğrendiği, ki buradaki atıf yalan tarihtir, gerçekleri bilmediği yönündedir. İşte bu ilginç varsayım toplum nazarında ilgi ve kabul görüyor. Oysaki 4 yıllık “nitelikli” ve bilimsel bir lisans eğitimi alan tarih mezunu öğrencinin yanıtına bu söylemle karşı çıkmak abesle iştigaldir. Nitekim bir hukuk mezunu öğrencinin verdiği yanıta “hayır size yanlış öğretmişler, siz resmi hukuk öğreniyorsunuz bu öyle değil böyle” dediğinizde ne kadar komik duruma düşüyor iseniz, tarih mezunu bir bireye vereceğiniz temeli olmayan atıflarda da komik duruma düşmüş oluyorsunuz. Bizim toplum olarak sosyal bilimlerden en çok bilgi kirliliğine sahip olduğumuz “alan” tarih olsa gerektir. Böyle bir örneklemin asla hukuk ve tarih bilimlerini karşılaştırma için yapılmamış olması da bilinmelidir. İki bilimin de kendi gerçeklikleri ve kuralları içinde değerlendirilmesi gerektiği aşikârdır. Ancak toplumumuzda maalesef, spor ve siyasetten sonra en çok ahkâm kesilen alan tarihtir. Örnek yalnızca buna atıf yapmak içindir. Ayrıca kendi tarihini kendi tarihiyle kavga ettiren bir başka millet var mıdır bunun sorgulanması gerekmektedir.

Buraya kadar tarih bölümü açısından bakılsa da unutulmaması gereken bir diğer nokta, lisans/yüksek lisans/doktorada tarih bilimi ile ilgilenmeyen veya başka bir sosyal bilim dalında olan kimi kişiler gerçek bir tarihçi hatta çoğu tarihçi geçinenden daha nitelikli bir tarihçi olabilmektedir. Örneğin aslen bir edebiyatçı olan Hüseyin Nihâl Atsız’a veya güncel olarak, gazeteci olarak tanınan Murat Bardakçı’ya kim tarihçi sıfatını uygun görmez? Bu noktayı gözümüzden kaçırmadan tüm değerlendirmeleri bir daha irdelemek yerinde olur.

Tarihçi unvanı Turan’lara, Togan’lara, Uzunçarşılı’lara, İnalcık’lara, Köprülü’lere, Ortaylı’lara, İnan’lara, Kafalı’lara ve daha birçok aydın bilim insanına verilir. Tarihçilik, yani bilimsel tarihçilik anlayışıyla hareket eden bir bilim insanı veya aydın dışında artık günümüzde adının önünde tarihçi yazan birçok zat-ı muhtereme seslenmek istiyorum: Tarihi rahat bırakın “tarihçiler”!


PAYLAŞ