Geçen yazıda sinemanın doğuşuna, biraz felsefesine biraz da amacına değinmiştim. Bu yazımda ise sinemanın ülkemize gelişi ve ülkemizdeki ilerleyişinden bahsedeceğim. ‘‘Ulusal’’ sinemamızı oluştururken, yeşilçamın eski dönem sinemasının ulusal sinemamızın tamamını mı yoksa bir bölümünü mü oluşturduğuna ve günümüz sinemasında şuan yaşanan yapımcı, şirket, senarist tartışmalarına cevap aramaya çalışacağız.

Lumiere kardeşlerin ortalığı kasıp kavuran buluşu sonrası sinematografın Amerika’da sınırlı kalmayıp Kıta Avrupasını da etkisine aldığından bahsetmiştim. Avrupa’yı tesirinde bırakan bu aletin Osmanlı İmparatorluğuna girmemesi tabiki imkansız olurdu. Tarihler 1896’ya geldiğinde sinema önce saraya ulaşmış ve daha sonra sinemanın piyasaya ulaşmasıyla da halka nüfuz etmişti. Sinema, geleneksel gösteri sanatlarımızın yanında ilk olarak ‘‘gâvur’’ eğlencesi olarak evlatlık muamelesi görse de Tepebaşı’nda Pathe Sineması adlı ilk salonun açılmasıyla bu muamele kırılmaya başlandı. Bir Türk sinemacısının yaptığı ilk çekim 93 harbi sonunda Ruslar’ın Ayestefanosa diktikleri zafer anıtının yıkılırken kamera kaydına alınmasıydı. Kayda alınan bu görüntünün daha sonra sinemasının yapılması sinemanın ülkemizde hem propaganda hem de askeri amaçlı olarak ‘‘yerli’’ çekime başladığını gösteren ilk örnekti. Bu şekilde temelleri atılan sinemamızın birkaç yıl boyunca çalışmaları önce propaganda ardından maddi destek sağlayabilmek amaçlı nihayetindeyse işgallere karşı ‘‘sessiz’’tepki amaçlı ilerliyordu. 1922 yılında Kemal Film isimli sinema şirketiyle yapılan antlaşmayla sinemaya dair ülkemizde sağlam bir adım atılmış oldu.

İşgal dönemiyle İstiklal Harbi esnasında sinema çalkantılı dönemler geçirse de Yunan mezalimini göstermek için çekimler tekrar kayıt altına alınmaya başlanmıştı. Tabi bu dönemde ilk hikâyeli filmimiz olan Mürebbiye yine işgallere karşı Fransız insanının düşüklüğünü seyrettirme amaçlı çekilmişti. Kemal Filmle başlayan film yapımcılığı yolumuz İpek Film yapımcılığı ile devam etmiş ve o yapımcılık şirketini Muhsin Ertuğrul göğüslemiştir. Muhsin Ertuğrul’u başarılı veya başarısız olması açısından değerlendirip bahsetmek yerine bu dönemde ilklere yer vermesi açısından önemine değinmek daha doğru olacaktır. Ateşten Gömlek filminin kadın oyuncuların olduğu ilk film olması, Bir Millet Uyanıyor’un ise ilk sesli filmimiz olması Muhsin Ertuğrul’un sinemamıza getirdiği ilkler açısından birkaç örnektir. 22-50 arasını kaplayan bu dönem tiyatrocular dönemi olarak anılmaktadır. Tiyatorcular olarak adlandırılmasının sebebi film oyuncularının hemen hemen tamamının tiyatro oyuncusu olmasından kaynaklanmaktadır. Bu durum sinemaya yaklaşım açısından en önemli en büyük sorunlardan birini oluşturmuştur. ‘‘Neden bu kadar büyük bir sorun olsun ki’’ diyebilirsiniz ancak sanatçılar tiyatro oyuncuları oldukları için sinema onlar için ek mesai gibi para kazanacakları ikinci bir kapıydı, tiyatro dönemi bittikten sonra hazır metinlerden hemen sinema çekimleri başlıyordu. Ve tabiki diğer bir sorun da oyuncuların sinemaya bakış açılarıydı. Sanatçılar, sinemaya tiyatro gibi yaklaşıyorlardı; kurgu, zaman ve mekân kavramlarına uzak kalıyorlar, sinemanın getirdiği o hareketliliği tam sağlayamıyorlardı. Bunun bariz bir örneğini Aysel filminde görmüştük. Sovyet filminden esinlenerek çekimi yapılan film köy hayatını, köylüyü işlemek üzerine kurgulanmıştı. Ülkenin o dönem çok büyük bir bölümü köylerde yaşadığı için uygun olacağı düşünülmüş ancak seyirciye bu tam anlamıyla aktarılamamış, film tiyatro usulünce çekilmişti. Ayrıca dağıtım ağının dar olması münasebetiyle bir gelir elde edilemiyor, gelen para sadece masrafları karşılamaya yetiyordu. Bu yavaşlık ‘‘milli bir sinema’’ oluşumunu istenilen şekilde sağlayamıyordu ama yanlışları olsa dahi daha önce de söylediğim gibi bu dönem Türk sineması için ilkleri gerçekleştiği andı.

1950li yıllara gelindiğinde Halit Refiğ, Metin Erksan, Lütfi Akad gibi yönetmenlerle birlikte Türk sinemasında ‘‘sinemacılar’’ dönemi başlamış oldu.

Bu dönemin merkezine Yeşilçam yerleşmişti. Dönemin ismi o zamanlardaki Türk sinemasının merkezi olan Beyoğlu’ndaki Yeşilçam sokağından geliyordu. Bu sokağı sinemacılar sokağına benzetebiliriz. Birçok film yapım şirketi burada bulunmaktaydı.

Dönemin önemine, eski tip Türk sinemasına ‘‘Yeşilçam’’ denmesinin sebebine gelecek olursak öncelikle sinemamızı merkezine bu dönemi koyarak tasnif etmek daha doğru olacaktır çünkü holywood karşısına bir Türk sineması oluşumu, yerli film çekilmesinin kurumsallaşması, derneklerin kurulması gibi birçok faaliyet hep bu dönemde gerçekleşti.

Ticari gelir elde etmek için birçok film yapımcısı bu dönemde kuruldu ama gerek teknolojik gerek iktisadi birçok yetersizlikten kaynaklı yerli üretimden ziyade ithal film gösterimi hâlâ ön planda tutuluyordu. Tabi sinema ağının yetersizliği, gelen filmlerin dağıtımının kısıtlı olması da piyasayı bu duruma itiyordu. Sinemanın milli bir dava olması gerektiğine dair hükümete yapılan baskılarla birlikte yerli sinema büyük bir nefes aldı. Yapılan yeniliklerle birlikte vergilendirme sistemi değişmesi, daha iyi ses getirmesi için yapımcıların yönetmenlerin dernekleşmesi ve bu sayede kendi dağıtım merkezlerini kurmaları sonucunda önceleri sadece İstanbul, İzmir, Ankara ekseriyetinde var olan sinema yeni teknolojiyle birlikte ilçelere, köylere ulaşmıştı.

Bu dönem klişe laflar sebebiyle gözümüze biraz farklı gelse de esasen Türk sinemasının gerçek anlamda çarkının döndüğü zamanlardır. Bundan önce de filmler çekildi ama bunlar devam getirmeyen, yalpalayarak ilerleyen bir dönemdi. Yeşilçamla birlikte ülkemizde yerli sinema sağlam temeller atmış oldu. Daha da fazlası mısır melodramlarıyla holywood benzeri filmlere bağlı kalan sinema, Türk milletini ifade eden, Türk milletini barındıran filmlere de başlangıç oldu.

Değinmem gereken bir noktada bu dönemde gazetelerdeki köşe yazılarında film eleştirmenlerine de yer verilmesi olacaktır. Bu değişimle sinemadaki ticaret algısının yerini sanat ve estetik kaygısı almaya başlamış veya sanatın önemi artmaya başlamıştı.

Uzunca bir süre ilerlemeye devam eden sinemamız 1989 yılıyla birlikte dış piyasanın serbestleştirilmesiyle büyük darbe aldı. Büyük film yapımcıları Türk sinema endüstrisini oldukça sarstı, başlanılan yere geri dönüş etkisi yarattı. Birkaç yıl içinde tekrar toparlansa da büyük yapımcıların sinemayı tekelleştirmesi, sektörün hemen hemen salt ticarethaneye dönüşmesini sağladı. Tüketim ideolojisinin karşısına farklı bir ideoloji konulamadığından, dünyada kurmuş olduğu hükümdarlık sinemayı da mutlak derecede sarmış vaziyette. Bu konuya sonraki yazımda ideoloji ve sinemayı irdeleyerek ayrıca yaklaşmaya çalışacağım.


PAYLAŞ