Mor ayakkabılı Devrim

Sokağın ortasındaki üç yol ağzında, korunun bitiminde bir küçük ekmek büfesi vardı. Ekmekçinin de Devrim isminde benim yaşımda bir kızı. O zamanlar Devrim ismi moda idi. Yani Halk partililer için… Annem çok üzülürdü onun adını duyunca: “Rahmetli Menderes’i astılar, yetmezmiş gibi Devrim diye isim koydular” der. Gözleri buğulanır, sesi titrer, dalar giderdi eski günlere.

Devrim eski fotoğraflardaki beyaz çoraplı, cici elbiseli bir kız gibiydi, ince, zayıf. Bir de mor ayakkabısı vardı. İlk defa onda görmüştüm mor ayakkabıyı. Ayakkabı dediğin ya siyah, ya beyaz, ya da çocuklar için kırmızı-hem de rugan- olurdu. Ama ona da yakışmıştı. Hiç aklımdan çıkmadı. Babasının büfesinin önünde, kısa kiloş elbiseli, beyaz çoraplı, mor topuksuz ayakkabılı, zap zayıf , sarı püskül saçlı kız çocuğu hali…

* * *

Bir gün benim de mor ayakkabım oldu, nice yıllar sonra, ablam sayesinde. Hâlbuki ben bu hatıramdan da, Devrim’den de mor ayakkabılarından da kimseye bahsetmemiştim. Hem de bu hatıramı yıllar var ki unutmuşken… Mor ayakkabım zarifti, hem de iyi bir markaydı, ayağıma da yakışıyordu. Ama onu ayağımda eskitemedim. Çünkü ayakta durmaktan taraklarım genişlemiş, giyemez olmuştum.

Ne mi yaptım?
Kutusuna koydum, hâlâ yepyeni, pırıl pırıldı. Sakladım. Belki bir gün kızım giyer diye..

* * *

Perihan.Karşı komşusu vardı annemin, apartmana ilk taşındığımızda. Yani ilk apartman hayatımızın başladığında. Çünkü önceden hep bahçeli evlerde oturmuştuk. Çocukluk hatıramın derinliklerini hep bahçeli evler süslüyordu.

Kadın, iri yarı, kilolu biriydi. Eşini ise hiç hatırlamıyorum. Çünkü karısı ile arası açıktı. Bir ilçede hakimlik yapıyordu ve Ankara’ya hiç gelmiyordu. Aklımda bir Erzincan ilçesi vardı. Oralılar mıydı, yoksa kocası mı orada görev yapıyordu, hatırlamıyorum. Kocasının bir “metres” tuttuğunu söylemişti bize ve onu “basmaya” gitmişti. Gittiği ilçede olay çıkarmış, ilçeyi birbirine katmış, geri gelmişti. Kocası için bu ciddi bir skandaldı muhakkak. Çünkü gazetelere bile yansımıştı olay. Yüzü güzeldi, biçimliydi, ama belalıydı ve bu yüzüne de yansımıştı. Hepimiz ondan çekiniyorduk. Tüm apartman sakinleri de. Ama yine de ondan kaçmak mümkün olmuyordu. En büyük sıkıntıyı da annem çekiyordu. Çünkü karşı komşuydu. Annemin sık sık ağlayıp Allah’a dua ettiğini ve bu ifade komşudan kurtulmak istediğini biliyorduk hepimiz.

Adı Perihan idi. Soyadını bilmiyorduk. Ona “teyze-hanım” da demiyorduk. Adı yalnızca Perihan’dı hem biz çocuklar için, hem apartmandakiler.

Üç oğlu vardı: Ümit, Tayfur,Türker, birbirinden iri yarı, gelişmiş, genç delikanlılar. En küçüğü Türker ablamın yaşında idi, liseye gidiyordu, hiç ders çalışmıyordu. Yüzü sivilceli idi. Ablam üniversite sınavı için gece gündüz ders çalışıp sıkıntı çekerken ve babam ona kendine göre dolabında bulunan stres giderici ilaç vermeye çalışırken, o kendi gibi zamane deli-kanlıları ile geziyordu. Sınavdan birkaç gün önce ablama, sınav sorularını para ile satın aldığını ve “gör bak en yüksek yere gireceğim, sen boşuna çalış” diye hava attığını, ailece buna inanmadığımız; ama sınavdan birkaç gün sonra radyodan üniversite sınav soruları çalındığı için sınavın iptal edildiğini, bir ay sonra yeniden sınav yapıldığını ve ablam ile onun gibi çalışanların bir ay daha temmuz sıcağında yeniden çalışmak zorunda kaldıklarını unutmuyorum. Sonra ne mi oldu? Ablam doktor oldu, Türker’i hatırlamıyorum.

Ortanca oğlu Hukuk’ta okuyordu. Büyük oğlu okumamış, meslek lisesini bitirmiş ve galiba işçi olarak yurt dışına gitmişti. Bir gün bize çok güzel bir genç kız vesikalık fotoğrafı gösterdi. Kim miymiş? Büyük oğlunun nişanlısı… Ne zaman nişanlanmıştı, hiç görmemiştik. Bir tanıdığından methini duyduğu (galiba evli kız kardeşinin kocası vasıtası ile) Kozan’lı kızı görmeye gitmiş, beğenmiş, kızın resmini posta ile oğluna Almanya’ya göndermiş, resmi beğenen oğlu ile kızın nişanını, damatsız bir nişan töreni ile Kozan’da yapmıştı. Kız da , oğlan da razıydı. Kız çok güzeldi. Yeşil gözlü, kumral ve böyle bir komşu için fazla iyi bir gelin. Ömrümde ilk defa damadın olmadığı bir nişan töreni duymuştum. Ve hiç unutmadım.

Bir gün kış günü apartmanın bodrumundaki kömürlükten annemin çıkarttığı bir teneke kok kömürünü, annemin elinden zorla alıp bir de apartmanda bağırarak” bu benim kömürüm, ben kömürümü tanırım” diyerek evine koyup kapıyı annemin suratına çarpmıştı. Annem evde hem çalınan kömüre, hem de kendisine hırsız muamelesi yapılmasına ne çok ağlamıştı.

Aradan nice yıllar geçti. Belki yirmi yıl. Oradan taşındıktan sonra… Bir gün annem anlattı: “Evde oturan kiracıya gitmiştim. Perihan’ın kanser olduğunu ve evde sahipsiz yattığını söylediler. Ben de eski komşudur diye ziyarete gittim”. Şaşırdık. Yıllardır annemi ağlatan kadını, annem ziyaret etmişti. İlave etti. “Rahim kanseri olmuş, durumu iyi değil. Arayan yok, soran yok. Allah kimseyi düşürmesin. Ben hakkımı helal ettim. Allah rızası için gittim.”
“Seni tanıdı mı “ diye sordum. Güldü. “Tanıdı tanıdı tanımaz mı? dedi. Bir iyileşeyim de matbaacıları ayağım altına nasıl alacağımı ben bilirim”. Horoz ölür, gözü çöplükte kalırmış. Hâlâ apartman ile derdi bitmemişti demek ki. Matbaacılar mı kim?

Matbaacılar kim mi?

Bir diğer dert komşu. Perihan’dan geri kalır bir yanları yoktu. Ama Perihan daha dobra dobra bir dert, onlar daha sinsi… Malatya’lı olduklarını hatırlıyorum. O yüzden de deli gibi İnönü taraftarıydılar, yani halk partili, sıkı bir solcu. (O zamanlar anlamadığım bir çelişki vardı yaşantılarında. Tüm aile siyah çarşaf gibi kıyafetlerle dolaşırlardı. Evde yaşlı anneleri, evlenmemiş 40-50 li bir abi, evlenmemiş aynı yaşlarda bir abla, ve ailenin tek evlisi küçük kız kardeş, iç güvesi kocası ve tek torun bir arada yaşarlardı. Kimseyle dostluk kurmazlar, apartmanın toplantıların da hep muhalif olurlar, bizim dördüncü kattan, onların ikinci kattaki balkonlarına düşen yıkanmış çamaşırlarımızı bile vermez, aşağı yere , toprağa-çamura atardı.

Kimseye gidip gelmiyor, komşuluk etmiyorlardı. Balkondan diğer komşulara meydan okuyabiliyorlardı.

“Matbaacılar” diyorduk onlara. Hiçbirimiz hiçbirinin ismini kullanmıyorduk. Bilen de kullanmıyordu. Nice zaman sonra hafızamı zorladığımda birinin adını hatırlayabildim: Gülsüm. Ama unutmadığım oğullarının ismi idi: Gökhan. Herkesin ifadesi ile “anarşis” Gökhan.

Benden bir ya da iki yaş büyük bir çocuktu. Dersleri iyi değildi. Mahallenin en belalı, haylaz çocuklarındandı. Sonra da anarşisti oldu. Polisin eve gelip onu aradığı, evde arama yaptığı, ailesinin 1980 öncesinde onu sık sık sakladığı ve sonra “içeri” yani hapse de giren komünist Gökhan.

Evin gözbebeği idi. El üstünde tutuluyordu. Tek torundu. Hiç müdahale edilmiyordu. Zaten fikri, evdekilere uyuyordu.

Evde ilgimi çeken şey, annesinin, tahsili olmamasına rağmen, Gökhan’ın okul kitaplarını kendisi çalışıp, sonra da oğluna anlatarak onu ders çalıştırmasıydı. Hatta İngilizceyi bile önce kendi öğreniyor, sonra ona anlatıyordu.

İyi bir solcu, hatta söylendiğine göre komünisttiler. Ama ateizmi savunan komünizme rağmen çarşafla dolaşıyor, evde kutsal kitabımızı okuyor, bazen de bazı çocuklara Kur-an’ı Kerim okumayı öğretiyorlardı.

İşte Perihan’ın (o da halkçıydı) “ayağımın altına nasıl alacağımı biliyorum onları” diye hasta yatağında meydan okuduğu matbaacılar bunlardı.

Siz hiç altın rengi araba gördünüz mü? Ben bir kez gördüm. Bir daha da benzerini hiç görmedim. O apartmana, annemler, teyzemlerin de dairesi olduğu için taşınmışlardı. İki bacı oturacak, komşuluk edeceklerdi. Ama olmadı. Biz taşındık, onlara lojman çıktı (eniştem subaydı). Ve biz yalnız kaldık. Onlar dairelerini kiraya verdiler. Bir müteahhitti tutan. Üç-dört kızı bir de oğlu vardı galiba. Türkçesi bozuktu, “doğulu” diyorlardı, kalantorlar gibi giyiniyordu. Ağzında altın dişleri vardı. Bir de altın rengi arabası.

O zaman herkesin arabası olmazdı. Araba ciddi lüks idi. Hele de Mercedes ve hele de kimsede olmayan altın rengi.

Müteahhidin arabası gerçekten altın sarısı ve parlak metalik idi. Pırıl pırıl parlıyordu. Altından yapılmış bir araba gibi, sokağa girince anında fark ediliyordu. Çocuk hafızamda hep yer etti o: “Altından yapılmış” bir Mercedes! O renk bir arabayı da Mercedesi de bir daha hiç görmedim. Ne kullananı, ne satanı.

Herhalde otomobil fabrikaları da bunun garabet olduğunu, fazla abarttıklarını anlamış ve bir daha benzerlerini yapmamışlardı.

* * *

Ankara’ya taşındığımızda (babam bizi okutmak için tayin istemiş ve o zamanın Millî Savunma Bakanı A.Topaloğlu –uzak akrabamız- (torpili olmuştu) önce Yenimahalle’ye yerleştik. Çünkü teyzemlerin evi oradaydı. Bizden birkaç sokak ileride idi ve bize bu evi tutmuşlardı. Bahçeli iki katlı bir evin alt katı, acı sarı renkli. O zamanlar tüm Yenimahalle evleri iki katli idi. İlkbaharda gezmeye doyulmazdı. Bahçelerde binlerce çiçek, bembeyaz donanmış ağaçlar, mis kokular insanı mest ederdi. Hepsinin yerinde yeller estirdiler şimdi…

Karşıdaki iki katlı evin alt katının bahçe kısmına bir oda, bir salon, bir kişinin gireceği bir mutfak ilave edilmiş ve ev haline getirmişti Abdullah Amca . Ve buraya Nezihe teyzeler kiracı olarak yerleşmişti. Kocası zabıta memuru idi, kendi ev hanımı. Çocukları yoktu. Tombilik, sevimli, beyaz tenli bir kadıncağızdı Nezihe teyze. Evine girer çıkardık sık sık. Çocukları özellikle de beni severdi. Bir de oyuncak vermişti. Oyuncak dediğim, Osmanlı’da kullanılan metal –(sarı) bir kahve fincanı zarfı, zarif işlemeli. O zaman oyuncak niyetine oynamış, ama saklamayı da akıl etmiştim. Daha yaşım beş-altı arası.

Aradan kırk küsür yıl geçti. O fincan zarfı hâlâ elimde. Antika diye saklıyorum. Çocukluk oyuncağım, şimdiki antika eşyam olmuştu.

* * *

Çocuklarımın elinden binlerce oyuncak geçti. Ama onların kendi erişkinliklerine sakladıkları, hatta çocuklarına hatıra diye gösterecekleri hiçbir oyuncakları yok. Sadece tüketip attılar.

Tüm şimdinin insanları gibi…

Ve geçmişlerini yok etmenin ne demek olduğunu hiç anlamadılar.

* * *

Apartmanımızın önü koca bir arsaydı. Herkes, arka ve ön sokağı birleştiren kestirme bir ara yol olarak kullanıyordu orayı. Biz de oyun alanı. Bir gün işçiler geldiler. Koca bir apartman yaptılar, dev gibi. Her katında dört daire, beş katlı bir dev… Bizim ki dört katlı sekiz daireli idi.

Apartmanın önden, bize bakan birinci katına tiyatrocu Macit Flordun taşındı. Hatırlayan var mıdır? Bir de küçük oğlu vardı. Balkonda üç tekerlekli plastik bisikleti ile oyun oynattığı bir çocuk. Şimdiki meşhur dizi oyuncusu Tardu Flordun o muydu?

Apartmanın bize bakan yanında beşinci katında bir komşu vardı. Erzincan depreminde tüm ailesini kaybetmiş, kendisini bir akrabası (galiba amcası) büyütmüş, evlendirmişti. Bir kızını hatırlıyorum. Esmer, ince, bekar, devlet dairesinde çalışan biri. Eşi emekli idi. Düzgün, efendi birine benziyordu.

Adı “şişman” idi. Başka bir şey hatırlamıyordum. Herkes de onu öyle biliyordu. Boylu idi, ama kilosu daha iyi (!), 100-150 arası. Kolay kolay evden dışarı çıkamaz, merdiven inip çıkması mesele olur, nefes nefese kalırdı.

Bir gün balkondan beni görüp, annemi çağırttı. Balkon vasıtasıyla konuştular: “ Arka sokaktaki falanca tanıdığıma gidelim” diyordu. “Evde pişirdiğim bir koca tencere ıspanak yemeğini yine dayanamayıp hepsini yedim, ama patlayacak hâle geldim. Nefes alamıyorum komşu, yürüyerek gidelim de biraz sindireyim”. dedi.

Annemle, beni de alarak, dediği yere gittiler. Gittikleri yer apartmanın en üst katında idi. Eve gidene kadar ölecek diye çok korktum. Eve zor attı kendini. Yorgunluk, dolu mide, nefes nefese… Eve girer girmez ilk sözü şu oldu komşusuna:

“Hemen ocağa bir çaydanlık dolusu çay koy, ver bana. Yediklerimi anca sindiririm, yoksa çatlayacağım.”

Şişmanlığının sebebi klasik idi. Tüm vatandaşlarımız gibi… Kendisine yapılan iğnelerden sonra hormonları bozulmuş, şişmanlamıştı. Suçlu doktorlardı yani.

* * *

Alt komşumuz Nergiz abla. Annesi ile oturuyordu. Bir de üniversite hocası olan ablası-eniştesi ve yeneğiyle. Ailece çok bakımlı-süslü idiler. Nergiz abla makyaj yapmadan liseye gitmiyordu. Son moda giyiniyordu. Sık sık terziye gidip mini etekler diktiriyordu. Yani “haute coture”. Eskiden hepimiz “haute coture” giyiniyorduk ya. Tekstil bu kadar gelişmemişken. Yani kişiye özel dikilmiş kıyafetler… (**)

Süslü-püslü, mini etekli, ama sevimli –cana yakın-hoş sohbet biriydi Nergiz abla. Ben ilkokulda, o lisede. Yıl 1970 lerin başı. Solcu-sağcı kavramları ve çatışmalar başlamış, sokak duvarlarına gece yazılar yazılır, mermi sesleri, polis arabasının acı sesleri duyulur olmuştu. Annem bir gün Nergiz abla’ya sordu:

  • Nergizciğim sen hangi tarafı tutyorsun

Cevabı hiç unutmuyorum:

  • A bu da sorulur mu Nigar teyzeciğim. Tabii ki solcuyum. Şimdiki moda solcu olmak…

Bir futbolcu ile evlendi. Çok sonradan karşılaştık. Hâlâ cana yakın-güzel ve çok süslü idi. …

Bir alttaki komşumuz Mualla teyze. Cefakâr, sabırlı, dayanıklı, akıllı, modern bir anne… Eşi Mustafa amca ile üniversitede okurken tanışıp, evlenmişler. Bir İstanbul hanımefendisi. Evlenince eşinin anne-babasına ve çocuklarına bakmak için işten ayrılmış. 24 saat evde, kendi aleyhinde attığını bildiği halde kayınvalidesi-kayınpederi ile oturur, evde 24 saat çay servisi hazır olur, gece-gündüz yemek yapar, eve hizmet ederdi. İki oğlu, bir kızı vardı. İki oğlu doktor oldu, kızı bankacı.

Çiğdem abla, gördüğüm en zarif genç kızlardan biri idi. Lisedeydi, incecik dal gibi, uzun, mankenlerden daha düzgün vücutlu bir genç kız. Güler yüzlü, sevecen, sıcak… Bir gün Mualla teyze anlattı:
“Çiğdem deli gibi aşık oldu, Tarık Akan’a”. Tarık Akan o zaman yeni piyasaya çıkmış, bir salon aktörüydü. Solculuk-halkçılık- vs.. nin kıyısından bile geçmemiş… Yakışıklıydı ve çok sayıda genç kız, ona deli gibi hayrandı. “Çiğdem’le konuştum bunu, ama henüz anlayacak olgunlukta değil. Mektup yazıp imzalı resmini istedim Akan’ın. O’da gönderdi. Çiğdem çok sevindi. Biraz olsun teselli buldu. İnşallah bununla avunur da , zamanla da unutur…”

Bir annenin kızı için bir sanatçıdan imzalı resmini istemesi fazla modern gelmişti bana. İnanılmaz bir şey… Çünkü ben bunu gizli gizli bile hiç yapmamış hatta ben ortaokuldayken, konserine giden teyzemin benim için İlhan İrem’den aldığı adıma imzalı fotoğrafı bile aileme göstermeyip “kızarlar” diye saklamıştım.


Çiğdem abla tabii ki unuttu. Evlendi, çocuk sahibi oldu. Tarık Akan’la değil tabii.


(**) Eskilerin haute curter giyerdik. Ayakkabılarımız bile. Ya diktirirdik, ya dikerdik. Ayakkabılarımızı da, ustasına gider, ayaklarımızın boyunu bir kâğıda çizdirir, model seçer, ısmarlardık. Almanya’dan hediye gelen naylon kıyafetleri ne sükseli idi ama. Almancılar bavulla eşya getirir, biz de yazlıkta – karacasu- gider, seçer, satın alırdık. Tabii Almancı akrabası Almanya’dan eşya getirmiş olan konu-komşu varsa.

Bir arada Kıbrıs malları moda olmuştu. Sonra da Rus pazarı. Arkasından Çin malları. Şimdi biraz Hint. Otantik diye o’da. Artık zevki de kalmadı zaten onların. Kaliteyi bilir seçer olduk zaten.


PAYLAŞ