Vatan topraklarının önemli bir kısmının işgaliyle sonuçlanan Birinci Dünya Savaşı sonunda, Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türk Millî Mücadelesi’nin tek bir çatı altında toplanması açısından en ciddi tarih olan Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs 1919’un, millî bayram olarak gençliğe ve Millî Mücadele’mizi yürüten Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış tarihi olan 23 Nisan 1920’nin de yine millî bayram olarak çocuklarımıza armağan edilmesi çok anlamlıdır.
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı vesilesiyle Çocuk Haftası’nı kutladığımız bu günleri maalesef, Siverek ve Kahramanmaraş’ta meydana gelen ve ülkemizi ve milletimizi derinden sarsan iki hadisenin ardından idrak ediyoruz. Siverek’teki pompalı tüfekli saldırıda 10’u öğrenci olmak üzere 16 kişi yaralanmış, okulun eski öğrencisi olan saldırgan intihar etmiştir. Kahramanmaraş’ta ise emniyet amiri babasının silahlarıyla okulunu basan 14 yaşındaki saldırgan öğrenci karşısında öğrencilerine siper olan Ayla Öğretmen ve sekiz yavrumuzun katledilmesi, hepimizi derinden üzmüştür. Saldırıda üçü ağır olmak üzere 13 öğrenci yaralanmıştır.
Bu olaylar vesilesiyle iletişim araçlarında çocuk ve gençlere yönelik oyunlardan aile kurumunun çözülmesine, ekonomik sıkıntılardan eğitim sistemindeki aksaklıklara, bireysel silahlanmadan toplumda şiddetin yaygınlaşmasına uzanan çok çeşitli etkenler, kamuoyunda tartışılmaktadır. Nitekim 15 yaş altındaki çocukların iletişim araçlarını kullanmasının kısıtlanmasını öngören bir yasal düzenleme TBMM’de kabul edilmiştir. Karmaşık sosyal olayların tek etkene bağlanamayacağı gerçeği ve sosyal olayların bütüncül bir yaklaşımla ele alınması zarureti dikkate alınarak devlet yetkisini kullanan kişi ve kurumlardan STK’lere, anne ve babalardan öğretmenlere kadar bütün kesimler, bu konuları serinkanlılıkla ele almak ve çözüm üretmek zorundadır. Çocuklarımızın okul öncesinden hayata atılmalarına kadar uzanan eğitim süreçlerinde aile ve okul kadar ve hatta son dönemde onlardan da fazla iletişim araç ve ortamlarının etkili olduğu bir gerçektir. Bu bakımdan, yasakları tek çare olarak görmeden belirli kısıtlamalar içeren yasal düzenlemelerin yapılması, sadece bireyler ve toplum bakımından değil devlet açısından da ciddi bir güvenlik sorunudur.
Eğitimci Prof. Dr. Servet Özdemir’in bir paylaşımında isabetle belirttiği gibi, “Okulun sorunu daha fazla güvenlik değil, sorun toplum, aile ve okul arasındaki toplumsal sözleşmede. Sorun öğretmeni bazı konuları aktaran bir teknisyen durumuna indirgeyen eğitim anlayışında. Sorun okulu desteklemeyen oradaki verilen eğitimi kredilendirmeyen diğer toplumsal kurumlarda, çocuklara arkadaşları ile oyun imkânı bırakmayan belediyelerde, sorun sınav odaklı anlayışta, toplumsal hareketlilik sağlamayan eğitimde.” Hiç şüphesiz bu etkenleri daha da çoğaltabiliriz. Aile anlayışımızda ve ailelerin okula ve öğretmene bakış açılarında yaşanan değişmeleri de ekleyebiliriz. Öğretmen yetiştirme sistemimize ve eğitimde özelleşme uygulamasındaki çarpıklıklara da atıfta bulunabiliriz.
Sayısal devrimin hayatımızı hızla değiştirmesi ve bu bağlamda robotların, yongaların, iletişim araçlarının siyasetten ekonomiye bütün alanları kuşatması gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuz açıktır. Bu baş döndürücü gelişmeler, çağdaş dönemin eğitimden güvenliğe kadar bütün sistemlerinde köklü değişiklikleri beraberinde getiriyor. Çok boyutlu ve çok katmanlı bir değişim sürecinden geçtiğimiz ve bunun da belirli alanlarda köklü dönüşümlere yol açtığı muhakkak. Bu kadar hızlı ve yoğun teknolojik değişimler, tabiatıyla sosyal ve kültürel alanlarda da ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Bu bağlamda kimlik ve değerler alanında yaşanan değişimlerin sadece sosyal yapıda değil siyasi alanda da yansımalarının olması kaçınılmazdır. Şurası unutulmamalıdır ki, kimliği parçalanan bir toplumun millet yapısını devam ettirme ihtimali zayıftır. Bugün Türk milleti olarak ihtiyacımız; sorgulayıcı bir yöntemle sağlam bir ahlak ve inanç yapısına, vatan ve millet sevgisine, bilim zihniyetine sahip bir gençliktir. Bunun için de okul öncesinden başlayarak eğitim sistemimizi, millî ve manevî değerlerimizi çağın gerekleriyle yeniden yorumlayarak çağdaş bilim ve teknolojinin gerektirdiği niteliklere sahip gençler yetiştirecek istikamette geliştirmemiz elzemdir.
Tarih bize, her dönemde sosyal ve ahlaki sorunlar yaşandığının sayısız örneklerini sunar. Aşağıda verilen birkaç alıntıya baktığımızda bunun sadece bir döneme ait örneğini buluruz: “Bilgili ve akıllılar değil fena adamlar ortalığı kapladı. Vefa ve itimat ortadan kalktı, inanılacak kişi nadir.”; “Ahlaki çöküş ortalığı kapladı. Küçüklerde terbiye, büyüklerde bilgi kalmadı. Kaba insanlar çoğaldı, nazik insanlar kayboldu.”; “Maddiyata düşkünlük yaygınlaştı. İnsanlar paraya kul oldular. Hırs ve tamah arttı. Fakir, dul ve yetimlere şefkat gösteren yok.”; “Dünyanın sonu geldi, nizam bozuldu; iyiler kötülere bakarak, değiştiler.”
Bundan 950 yıl kadar önce Balasagunlu Yusuf da Kutadgu Bilig adlı şaheserinde işte bunları söylüyordu. Bizim ahlak bakımından iyi ve kötü bildiğimiz birtakım özellikler, aşağı yukarı geçmişte de insanlar tarafından öyle biliniyordu. Hırsızlık yapmak, adam öldürmek, yalan söylemek vb. her zaman kötü sayılmıştır. Yirminci yüzyılın ikinci yarısından günümüze ulaşan sürecin en önemli yanlarından biri, insanlığın sanayi devrimi çağında yaşadığı değişim ve dönüşümlerin kat kat üstünde bir hızla bilgi çağı ve sayısal çağ değişimlerini yaşamakta olmasıdır. Nesiller arası alışkanlık ve tutumlar hızla ve derin bir şekilde değişmektedir. Bütün bu kargaşada, insanlar aslında yalnızlaşıyor. Muhabbeti, hürmeti, şefkati, diğerkâmlığı giderek kaybediyoruz. Sanal muhabbet, sanal ilişkiler ve sanal bir dünya… Akıllı telefonları, konuşmaktan ziyade emojili, görselli mesajlaşmalarda kullanmayı tercih ediyoruz. Yüz yüze, sıcak ilişkiler yok oluyor. Mütevazı evlerimizin yerini sitelerdeki geniş daireler veya villalar aldı ama misafir ağırlama işlerini de kafe, restoran vb. yerlerde halleder olduk.
İnsani ve sosyal ilişkilerde yaşanan değişimin yanında ailelerin çocuk yetiştirme anlayışında ve okullarda verilen eğitim ve öğretimde yaşanan değişimeler de son derece önemli. Aile kavramının ve bu bağlamda çocukların anne ve babalarıyla ilişkilerinin hızla değiştiği, bireyciliğin ve ben-merkezciliğin giderek güçlendiği bir süreçteyiz. Çocuklarımıza kendisini başkasının yerine koyma, duygudaşlık hasletlerini kazandıramıyoruz; hatta toplumun çoğunluğu tam tersini yapmaktadır. Okullarda eskinin disipline dayalı, otoriter sayılan anlayışının değişmesi tabii olmakla birlikte öğretmenin itibarını ve öğrenci gözündeki saygınlığını zedeleyen yaklaşımların hangi sonucu elde etmek için uygulandığını sorgulamalıyız.
Uzmanlar, yeni çağda öğretmenin rolü, okulun konumu; öğrenci, veli ve okul idaresi arasındaki ilişkiler gibi konuların bütünlüklü bir bakışla ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Ülkemizin eğitim politikasını okul öncesinden üniversite mezuniyetine uzanan bir yelpazede bütüncül bir sistem anlayışı ile ele almayan hiçbir modelin, hiçbir ileri görüş belgesinin başarıya ulaşma ihtimali yoktur. Türk milletinin bekası, her alanda iyi yetişmiş, işinin ehli olan ve aynı zamanda güzel ahlak ve sosyal sorumluluk sahibi nesillerin yetişmesine bağlıdır. Bunun içindir ki çocuklarımızın ve gençlerimizin üzerine titremeli, onların hayata en iyi şekilde hazırlanmalarını sağlamalıyız. İyi eğitim, yeni bilimsel bilgi ve tekniklerle donanmış olmak, işin bir boyutudur; diğer yandan aileden başlayarak çocuklarımıza özgürlük-sorumluluk dengesini gözeterek kendi hakkını savunurken aynı zamanda başkalarının hakkına da saygılı olmayı öğretmek zorundayız.
Sonuç olarak insan yetiştirme sistemimizin aile, okul, toplum ve devlet boyutlarını ve günümüzde iletişim alanında yaşanan gelişmeleri dikkate alarak yeniden tasarlamak zorundayız. Bunun için de okul öncesinden lisans eğitimine uzanan aşamaları bütüncül bir şekilde ele alan ciddi bir eğitim kurultayına ihtiyaç vardır. Yetkili resmî kurumların yanında bu alanda uzmanları bünyesinde barındıran özel kurumlar ve STK temsilcilerinin katılacağı bu kurultayda oluşturulacak çalışma gruplarında hazırlanan raporlar ayrıntılı bir şekilde tartışılıp değerlendirilerek bir yol haritası ve eylem planı hazırlanmalıdır. Türkiye’nin en önemli gücü olan insan sermayemizi çağın gerekleri ve millî değerler temelinde yetiştirdiğimiz takdirde 23 Nisan’ı çocuklara, 19 Mayıs’ı da gençlere armağan eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi, “Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”