TÜRK OCAKLARI

GENEL MERKEZİ

Devletin Yeniden Yapılanması: Usul ve Esas

15 Temmuz darbe girişiminden sonra devletin yeniden yapılanması sürecinin başlatılacağı çok aşikârdı. Bu konuda Türk Ocakları olarak usule ve ilkelere dair bir yol haritası taslağını kamuoyu ile paylaşmıştık. Bugün geldiğimiz noktada, o zamanki tespit ve önerilerimizin geçerliliği daha iyi görülüyor. Geçen ayki yazımızda ise bu konuya dair şu hususları bilhassa vurgulamıştık:

1. İfrata da tefrite de kaçmadan devlet, dinî veya “dinî görünümlü” yapıların faaliyetlerini açık, şeffaf, denetlenebilir ve hesap verebilir bir şekilde yürütmelerini sağlayacak tedbirleri almalıdır. Devlete talip olan cemaat, tarikat veya başka türlü yapılara asla müsaade ve müsamaha edilmemelidir.

2. Ordu başta olmak üzere, atama ve terfilerde kıdem ile liyakat ve başarının uygun bir sentezine dayalı bir sistem geliştirilmelidir. Üst düzey yetkililerin atamalarında kurumların yapılarına göre, istişare sonucunda belirlenen “atama kriterleri” getirilmesi, liyakat ilkesinin ve emaneti ehline verme düsturunun gereğidir.

Darbe girişiminden önce, 3 Haziran 2016 tarihinde yazdığımız Türkiye’nin Beka Meselesi başlıklı yazıyı ise şöyle bitirmiştik:

“Tarihte pek çok badire atlatmış bir milletiz. Uyanık olmak ve asla rehavete kapılmamak lazımdır. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşadığımız tarihî tecrübeyi tekrar tekrar hatırlamalı ve asla unutmamalıyız. Zira hepimiz biliyoruz ki;

Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

“Tarih”i “tekerrür” diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”

24 Haziran 2018 tarihinde yapılan genel seçimlerden sonra ülke hukuken de Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi adı altında Türkiye’ye özgü bir başkanlık sistemine geçti. Devlet kurumlarının büyük kısmı yeniden yapılandırılırken en önemlisi Başbakanlık olmak üzere bazıları ilga edildi. Bu konudaki yasal düzenlemeler ise Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile yapılıyor. Bu sistemin ileride nasıl şekilleneceğini ve nasıl sonuçlar vereceğini şimdiden açık olarak öngörmek zor ama şimdiye kadar yapılanlardan hareketle bazı gözlem, tespit ve önerilerimizi dile getirmeye çalışacağız.

Ağustos ayı ortalarında, önce sosyal medyada sonra da yazılı basında Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünün yeniden yapılanması sürecinde Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığının kaldırıldığı, burada çalışan tecrübeli ve liyakatli personelin önemli bir kısmının kendi işleriyle alakasız kurumlara dağıtıldığı haberleri yer aldı. Konuya vukufuna itimat ettiğim bazı meslektaş ve arkadaşlarımın teyit etmesi üzerine bu konuda twitter hesabımdan 15 Ağustos 2018 tarihinde “Tecrübenin ve liyakatin değerini bilmezsek birlik ve beraberlik söyleminin anlamı kalmaz. Arşiv uzmanları konusu yeniden ele alınmalıdır.” diyerek kanaatimi kısaca ifade ettim. Tabii meselenin bir başka ve çok daha mühim boyutu da Osmanlı adını taşıyan daire başkanlığının lağvıdır. Sadece Türkiye’nin değil, Osmanlı egemenliğinde yaşamış 30’dan fazla ülke ve Osmanlı Devleti ile ilişkide bulunmuş pek çok devletin tarihi bakımından eşsiz bir hazine vasfı taşıyan bu arşivden “Osmanlı” ibaresinin çıkarılmasının, özellikle ecdat ve Osmanlı retoriğinin zirve yaptığı bir dönemde gerçekleşmesi de tarihin garip bir cilvesi olsa gerektir.

İlber Ortaylı Hoca, Hürriyet gazetesinin 19 Ağustos 2018 tarihli nüshasında yayımlanan yazısında, “Osmanlı arşivinde tasnif edilmeyi bekleyen hâlâ milyonlarca evrak dururken 200’e aşkın arşiv uzmanının mesleğin ihtisasıyla ilgisiz yere tayin edilmesi, doğrusu sorgulanması gereken bir karar.” diyerek işin özünü ortaya koymuştur. Çalışmalarını ABD’de sürdüren tarihçi Şükrü Hanioğlu ise Sabah gazetesinde 26 Ağustos 2018 tarihinde yayımlanan “Yeniden Yapılanırken Mevcudu Muhafaza: Osmanlı Arşivi” başlıklı yazısında çok isabetli olarak “ … Yeniden yapılanmanın gelenek oluşturmuş, önemli başarılara imza atmış, ‘marka’ kurumlara zarar vermemesi için gerekli hassasiyetin gösterilmesi de gereklidir.” demekte ve arşiv uzmanlığının ne demek olduğunu açık seçik biçimde ortaya koymaktadır. Hanioğlu’nun şu önerisine de aynen katılıyorum: “… Adındaki ‘Osmanlı’ kelimesinin korunması, mülga ‘Başbakanlık’ yerine ‘Cumhurbaşkanlığı’nın ikamesiyle yetinilmesi anlamlı olacaktır.”

Bu vesileyle şu hususu açıklıkla görmemiz lazım: Tarihimizle ilgili tartışma ve anlaşmazlıkların en kritik noktası, tarihimize bakışımızda devamlılık ve bütünlük eksikliğidir. Kimimiz İslam öncesini yok sayarken bazıları tarihi, Millî Mücadele ve Atatürk ile başlatıp Osmanlı geçmişini karalıyor; bazıları ise yazılı kayıtlarla sabit Türk tarihinin ihtişamı ve büyüklüğü yeterliyken Türklerin 13.000 yıl önce Anadolu’da medeniyet kurdukları gibi tamamen arkeolojik bulguların kurguya dayalı yorumlarını esas alan hayalî geçmişlerin derinliklerinden, bu toprakların sahibi olduğumuzu teyide çalışıyor. Bu çatışmalar, sadece tarihle ilgili entelektüel ve bilimsel tartışmaların konusu olarak kalsa zararı olmaz; hatta faydası da çoktur; zihnimizi açar; ayrıntılara yöneltir bizi.[1] Ama maalesef kimi çevreler bu tartışmaları, Türk milletinin bin yılı aşkın süredir öncülüğünü ve temsilciliğini yaptığı Türk-İslam medeniyetini göz ardı etmek, küçümsemek ve hatta aşağılamak için kullanıyor. Onun için tarihimizin bütününe sahip çıkmamızı ve doğru ve gerçekçi bir zemine dayalı tarih bilincine sahip olmamızı son derecede önemli görüyorum.

Fısıltı gazetesinin yaydıkları, Arşiv’le ilgili meselenin başka boyutlarının da bulunduğu hakkında, en azından bazı şüphelerin varlığını gösteriyor. Nitekim Yeniçağ gazetesi yazarlarından araştırmacı Arslan Tekin, 28 Ağustos 2018 tarihinde, yaygın söylentiye göre bir cemaatin Osmanlı arşivi üzerinde tahakküm kurmak istediğini yazdı. Şu veya bu cemaatin kendisine alan açmak için yeniden yapılanma sürecinden yararlanmaya çalıştığı iddiası, sadece Arşiv için değil diğer kurumlar için de dillendiriliyor. Bunlar doğruysa buradan, FETÖ’nün ordu başta olmak üzere devletin kilit kurumlarında (emniyet, yargı, üniversite vb.) yürüttüğü operasyonlardan yeterince ders almadığımız sonucu çıkıyor. Arşivler hakkındaki yazısında Hanioğlu’nun sonuç cümlesi çok önemlidir. Osmanlı Devleti’nde reform konusunu çok iyi bilen bir uzmanın hükmüdür bu:

“Osmanlı arşivi, yeniden yapılanırken ‘bürokratik reform-mevcudu muhafaza’ dengesinin korunmasına dikkat gerekliliğini ortaya koyan çarpıcı bir örnektir.” Yani, Arşiv çok mühim ama sadece bir örnek; diğer kurumlarda da aynı dengelere dikkat etmek şart. Tarihî süreç içinde işlevini yitirmiş kurum veya kurallar elbette ilga edilir ama devam eden ve yeniden yapılanan kurumlarda gelenek, tecrübe ve birikimden yararlanmamak, telafisi imkânsız sonuçlar doğurur.[2]

TRT’nin yeniden yapılanmasında da ehliyeti ve liyakati müseccel, bazılarını şahsen tanıdığımız bir kısım personelin emekliliğe mecbur bırakılması veya ilgisiz kurumlara gönderilmesi de bir başka örnektir. TRT de Osmanlı Arşivi gibi, usta-çırak ilişkisiyle geçmişin birikim ve tecrübesinin geleceğe aktarıldığı bir mekteptir. Tabiatıyla, darbe girişimi sonrasında acilen neşter vurulması gerekli görülen konular olmuştur. Öyle bir ortamda çok fazla ince eleyip sık dokuma fırsatı olamazdı. Ama artık aradan iki yılı aşkın bir süre geçti. Adımların daha dikkatli atılması lazım. Devlet işlerinde icranın hızlı ve isabetli karar alması elbette önemli, ama devlet hafızasının sil baştan yapılması, kritik kurumların ilgili konularda daha önce bilgi ve tecrübesi olmayan kadrolara emanet edilmesi doğru olmaz. Bu bakımdan Sayın Cumhurbaşkanı’nın ilgili bakanlar ve kurum/kurul başkanları tarafından doyurucu bir şekilde bilgilendirmesi önemlidir.

Devletin yeniden yapılanması sürecinde ehliyet, liyakat, adalet ve istişare ilkelerinin önemi ve önceliği üzerinde geniş bir mutabakat var. Bunları tekrara hacet yok. Burada asıl vurgulamak istediğim husus şudur: Çevremizdeki yangının her türlü olumsuz etkisini göğüslemeye, 15 Temmuz’un ve öncesindeki operasyonların yol açtığı tahribatı gidermeye çalışan Türk Devleti, küresel egemen güçlerin bilek güreşinde büyük tehdit ve tehlikelerle karşı karşıyadır. Bu nazik ve hassas dönemde Devlet’imizin önemli sorumluluk mevkilerinde, alanında kendisini kanıtlamış Türk milliyetçilerine yer verilmelidir. Çünkü onlar, devlet ve millet şuuruna sahip, iman ve ihlas sahibi, milletine ve devletine sadık, devlet işlerinde devlet hiyerarşisi dışındaki odaklardan emir almayan, “fena fi’d-devle ve fena fi’l-mille” olduklarını her vesile ile ispatlamış şahsiyet sahibi vatanseverlerdir. Millî Mücadele’de ve Cumhuriyet’in kuruluşunda en önde yer almışlardır. Sayın Cumhurbaşkanı’mızın Malazgirt’te sarf ettiği şu cümleler, bu konuda devletimizin en üst katında gereken idrak ve hassasiyetin mevcut bulunduğunu göstermektedir:

“Anadolu, insanlığın geleceğinin kilit taşıdır. Büyük liderler Anadolu'ya sahip çıkmak istemiştir. İşte Çanakkale’de Gazi Mustafa Kemal, o gençliği ile beraber yedi düvele karşı savaştılar ve "Çanakkale geçilmez!" dediler. Nice şehitler verildi. Ülkemizin bir süredir yaşadığı sıkıntıların sebeplerini konjonktürel gelişmelerde arayanlar çok yanılırlar. Perde gerisinde yazılan senaryoların işte böyle bir arka planı vardır. Unutmayın, Anadolu bir benttir, bu bent yıkılırsa ne Orta Doğu ne Orta Asya ne Balkanlar kalır. Üzerinden ulu çınar gölgesi kalkan bu tüm bu coğrafyalar tehlikeye maruz kalır.”

Beklentimiz, bu sözlerin gereğinin kuvveden fiile geçirilmesinde konunun önemiyle orantılı bir icraat manzumesinin uygulamaya konması, yukarıda örnekleri verilen hataların “yol kazaları” olarak kalması ve devletin yeniden yapılanması sürecinin, Türk milletinin yeniden yükselişi, Türk dünyasının birliği ve mazlum İslam coğrafyalarının selameti hedeflerini gerçekleştirecek bir ileri görüşle yönetilmesidir. Ülkemiz içinde farklı görüşler, eğilimler olacaktır; demokrasinin gereği, bunların hoşgörü ikliminde serbestçe ifade edilmesidir. Toplumun farklı kesim ve katmanlarının Devlet’in yeniden yapılanmasında dışlanmışlık duygusu yaşamaması, bu ülkede birlikte yaşamanın gururu ve şerefini hep birlikte hissetmemiz için her alanda liyakat ve ehliyetin egemen kılınması elzemdir. Bunun için de “Devletin temeli adalettir.” düsturuna sıkı sıkıya sarılmamız ve bundan asla sapmamamız şarttır.

 


[1] Bu konuyu bir başka yazıda ele alacağım için burada ayrıntıya girmiyorum.

[2] Burada hakkaniyet gereği şunu ilave etmek lazım: Bir bütün olarak Devlet Arşivleri, özelde de mülga Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı 1980’lerden günümüze çok önemli işlere imza attı. Bir önceki Genel Müdür, değerli arkadaşım ve meslektaşım Prof. Dr. Yusuf Sarınay döneminde gerek teknik açıdan gerek tasnif ve yayınlar bakımından önemli projeler gerçekleştirildi. Halefi değerli meslektaşımız Prof. Dr. Uğur Ünal da bu faaliyetleri devam ettirdi. Bu ivmenin yeni dönemde artarak devam etmesi en büyük temennimiz. Bunun için ise söz konusu söylenti ve iddiaların kesin bir şekilde açıklığa kavuşturulması ve arşivin uzmanlarının durumunun gözden geçirilmesi elzemdir. Nitekim biz bu yazıyı yazdıktan sonra Sayın Uğur Ünal’ın bir gazetede yayımlanan mülakatından bu yönde düzeltmeler yapılacağı anlaşılıyor.