TÜRK OCAKLARI

GENEL MERKEZİ

Sistem Ve Çözüm

Ülkemiz uzun süren bir seçim maratonu yaşadı. Ergenekon ve Balyoz davalarının tetiklediği, özellikle Gezi olaylarıyla somutlaşan ve 17-25 Aralık operasyonlarıyla zirveye erişen bir “fetret devri” yaşadık. 7 Haziran’da Türk milleti Ak Parti iktidarına, başkanlık ısrarı ve çözüm sürecinde yapılan hatalar karşısında önemli bir ikazda bulunmuştu. Daha önceki yazılarımızda 7 Haziran seçimlerini de 1 Kasım’da ortaya çıkan farklı tablonun da sebeplerini analiz etmiştik. Burada bunları tekrarlamayacağım. Ancak, 2 Kasım’dan bugüne, özellikle bazı AKP yetkilileri ve destekleyen basın mensuplarının bir kısmının söylemleri karşısında, o zaman da işaret ettiğimiz bazı ciddi hususları yeniden tahlil etmek zaruri hale gelmektedir.

 

2 Kasım’da yazdığımız yazıda şunları vurgulamıştık:

 

 “… Türkiye’nin meselelerinin çözüm adresi ne İmralı ne Kandil ne de Oslo’dur. Yeni kurulacak hükümet, yüzde 98’i Meclise yansıyan millî iradeyi dikkate almalı, Meclis dışında mekanizmalara itibar etmemelidir.

 

Kutuplaştırıcı ve ayrıştırıcı söylem ve eylemlere son verilmeli, hukuk devletinin tahrip edilmesine yol açan yaklaşımlara itibar edilmemeli, suç işleyenlere karşı olağan dışı usullerle değil hukuk içinde mücadele esas alınmalıdır.”

 

Başbakan Davutoğlu, seçim sonrası konuşmasında “tevazu”dan bahsetmiş ve kibirli tavırların yol açtığı tahribattan ders alındığını ima etmişti. Ne yazık ki, gerek bazı partili yetkililerin gerekse medyadaki bir takım destekçi yazarların tutumları hiç de öyle olmadığını gösteriyor.

 

7 Haziran’ı unutup 1 Kasım’da kazanılan zafer üzerinden siyasî rakiplerinin milleti tanımadıklarını söyleyenlerin unutmaması gereken bir nokta var: Bu milletin yarısı onlara oy verdi, diğer yarısı içinde de, 7 Haziran’ın gösterdiği üzere, onlara oy vermeye meyilli hatırı sayılır bir kitle var; mamafih, istikrarsızlık endişesi ve terör ortamı onları tekrar AKP’ye oy vermeye yöneltti.

 

Şurası muhakkak ki, Sayın Başbakanın da işaret ettiği gibi, “tekebbür” (büyüklenme) ve “tabasbus” (yaltaklanma) yerine tevazu ve liyakatin hâkim olacağı bir iklime ihtiyaç var. Bu husus, özellikle hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti kavramlarının yerle bir olduğu bir devirden hukuk devletini yeniden inşa etmeye geçmemiz gerektiği için hayatî önem taşımaktadır. Kutuplaştırıcı söylem sahipleri elbette ki tek tarafta yoktur ama iktidarda olanlar muhalefete göre hoşgörüde ve tahammül göstermede daha sorumlu bir mevkidedir, zira devlet aygıtı onların elindedir.  Kuvvetler ayrılığının kaybolduğu bir ortamda bu daha da mühimdir. Herkes anayasaya ve kanunlara uymak mecburiyetindedir.

 

Bu çerçevede, 7 Haziran seçimlerinin ana teması olduğu ve kuvvetle talep edildiği halde Türk milletinin onay vermediği başkanlık sisteminin, bu konunun neredeyse hiç telaffuz edilmediği 1 Kasım seçimlerinden sonra, seçim sonuçlarına bakılarak yeniden gündeme getirilmesi manidardır. Halbuki seçimden Ak Parti anayasa değişikliğini referanduma götürecek sayıda milletvekili ile de çıkmamıştır. O halde bu nasıl yapılacaktır?

 

Bu noktada, yukarıda yaptığımız alıntıda işaret ettiğimiz “çözüm süreci”nin yeniden ısıtılması devreye girmektedir. Bu konuda HDP ile veya ondan ayrılıp, Sayın Bahçeli’nin telaffuz ettiği beşinci parti olması muhtemel yeni bir “ılımlı-muhafazakâr Kürtlerin Partisi”nde toplanacak milletvekilleriyle başkanlık ve çözüm süreci parametreleri temelinde bir uzlaşma mı aranacak?

 

Habertürk gazetesinde 8 Kasım 2015’de çıkan haberde bazı hususlar dikkati çekiyor. Tabii bu gazete haberi henüz bir hükümet politikası olarak açıklanmadı ama kamuoyu oluşturmak için yazıldığı açık. Ayrıca, Ak Parti yetkililerinin açıklamaları da başkanlık ve çözüm süreci konularının ana gündem maddeleri olacağının açık işaretleridir. O bakımdan bu haberde belirtilen maddelerin tahlil edilmesi yararlı ve yerinde olacaktır:

 

1-“Yapılan saha araştırmalarının, Kürt halkının yüzde 90'ının Türkiye çatısı altında yaşamak istediğini gösterdiği belirtiliyor. Buna göre, ayrılık-özyönetim-demokratik özerklik girişimleri halkta karşılık bulmuyor. Artık bu kavramlar konuşulmayacak.

 

Bu müspet bir durum, yıllarca bunu vurguladık ve özerklik, eyalet sistemi gibi tartışmaların çözüm değil çözülme getireceğini belirttik. Türkiye’nin etnik ve mezhebî hatlarda bölünmesine yol açacak bu fantezilere uzunca bir süre itibar edilmiş olması bu topraklardaki devlet varlığımızın mana ve muhtevasının anlaşılamamış olmasının bir tezahürüydü. Ümit etmek isteriz ki, yukarıda belirtilen hüküm iktidar tarafından gerçekten de benimsenmiş olsun.

 

2-“Kamu düzeni tamamen tesis edilinceye, PKK silahları gömüp son terörist sınır dışına çıkıncaya kadar terörle mücadeleye devam edilecek. Operasyonlar eskiden olduğu gibi sadece yazın değil, kış şartlarında da aralıksız sürecek. Sınır ötesi operasyonların yanı sıra sınır içinde de YDG-H yapılanması başta olmak üzere terör unsurlarının temizlenmesi için ne gerekiyorsa yapılacak.” Bazıları “siz anaların ağlamasını mı istiyorsunuz?” derken biz “teröristle müzakere değil mücadele edilmeli” diye yazdık. Bu noktaya gelinmesinden memnun muyuz? Hayır. Çünkü süreç boyunca verilen tavizler maalesef pahalıya patlamış ve anaların gözyaşları sel olmuştur. PKK’nın şehir yapılanmasının çetelerine sokaklar, şehirler teslim edilirken bunlara göz yumulmasının sonuçları ağır olmuştur. Ancak yine de zararın neresinden dönülürse kârdır. Yeter ki, bu sözler yarın unutulmasın ve bazı çevrelerde yeniden nükseden Öcalan hayranlığı yanlış yollara sevk etmesin.

 

3-“Süreç artık mevcut aktörler üzerinden yürümeyecek. Abdullah Öcalan ve HDP şu anda denklem dışında. PKK'nın silahlı unsurları ve terör tehdidi bertaraf edildikten sonra, devlet gerekli adımları atacak. 'Geri dönüş'ler için gerekli yasal düzenlemeler yapılacak, ancak bu konuda da terör örgütü ya da HDP muhatap alınmayacak. Seçim sürecinde, bölgede 2.5-3 milyon kişiye ulaşan aşiretlerin ve dini kanaat önderlerinin halk üzerinde oldukça etkili oldukları görüldü. Aşiretler, dini kanaat önderleri, korucu aileleri, Kürt halkının HDP dışındaki temsilcileri, sivil toplum örgütleri, yeni dönemde bu mekanizmanın içine sokulacak. Aşiretler ve dini kanaat önderleriyle yapılan görüşmelerden olumlu sonuç alındığı belirtiliyor. Onların muhatap alınması ile hem muhataplık sorununu giderilecek, hem de Kürtler için tek alternatifin PKK ya da HDP olmadığı ortaya konulacak.”

 

İmralı’nın, Kandil’in ve HDP’nin muhataplıktan çıkarılması doğru ama yerlerine “Kürt halkının temsilcileri” adı altında bir takım grupların ikame edilmesi yanlış ve tehlikelidir. Milletin meselelerinin çözüm yeri Meclistir. Türk milletini etnik unsurlara ayrıştıran dil ve üsluptan vaz geçilmemiş olması kaygı vericidir. Bu tür mekanizmalar yerine her ilin milletvekillerinin kendi bölgelerinde halkla görüşmeleri ve meselelerin Meclis zemininde tartışılması esas olmalıdır. Nitekim, yine aynı haberde “Halkın sorunlarının çözümü için tüm Türkiye genelinde demokratikleşme adımları atılacak, ekonomik paketler çıkarılacak.” deniliyor ki bu isabetlidir. Ancak hemen arkasından  “Bölgeye yönelik pozitif ayrımcılık uygulanacak. Gençler için politikalar geliştirilecek. Sağlık BakanlığıMilli Eğitim Bakanlığı, Diyanet ve diğer tüm kurumlar işbirliği yapacak.” ifadesi de kaygı verici. Türkiye genelinde, ekonomik açıdan dezavantajlı başka bölgeler ne olacak? Bu konuda ilke, belirli bir bölgeye değil ülkenin bütünündeki dezavantajlı kesimlere yönelik politikalar geliştirilmesi olmalıdır.

 

Bölgede PKK’nın gücünün kırılması ve belediyelerdeki illegal faaliyetlerin sonlandırılması hedefi önemlidir ama HDP dışında bölge (yani Kürt) partilerinin önünün açılması yerine ülke genelinde siyaset yapan partilerin bölgede rahatlıkla siyaset yapma zemininin oluşturulması gerekmektedir. Hükümet partisi, diğer partileri Sivas’ın ötesine geçememekle eleştirmek yerine idaresi altındaki devlet aygıtını etkili kılarak o bölgede serbestçe siyaset yapılabilecek ortamı oluşturmalıdır.

 

Netice itibariyle, 1 Kasım seçimlerinde kazandığı zafer Ak Parti yönetimine tarihî bir sorumluluk yüklemektedir. Bunun gereğinin yapılması yerine Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesi, üniter ve millî devlet yapısına aykırı çözüm arayışlarına girilmesi yanlış bir tutum olacaktır. 12 Eylül darbesinden sonra hazırlanan anayasa pek çok değişiklikle insicamını kaybetmiştir, bu doğrudur. Ancak yeni, tamamen yeni bir anayasa yapmanın şartları ve zemini yoktur. Hele, HDP’den koparılacak yeterli sayıda milletvekili ile böyle bir girişimde bulunulması telafisi imkânsız yaralar açacaktır. Bazı yönlerden haklı gerekçeleri olsa da, 2010 referandumuyla gerçekleşen değişikliğin yargıda yol açtığı tahribat  hepimizin gözünün önünde gerçekleşmiştir.

 

Ümit ve temenni ederiz ki, bu süreçte sistem değişikliği, “90 yıllık (hatta şimdilerde 200 yıllık denilerek II. Mahmud ve Tanzimat da hedef tahtasına konuyor) parantezi kapatmak” gibi hamasi söylemler yerine devlet aklı ve millî şuur ile Türkiye Cumhuriyetini dünyanın en önde gelen devletlerinden biri yapmak için atılımlar yapılsın. Dolayısıyla, Türkiye’nin içerideki acil gündemi, sistem ve anayasa tartışması değil, millî birliği ve hukuk devletini güçlendirici tedbirler almak, ekonomik istikrarı sağlamak ve PKK ve diğer terör örgütlerinin tehditlerini bertaraf etmek olmalıdır.

 

Not: Bu yazı Ak Parti sözcüsü Sayın Ömer Çelik’in 10 Kasım akşamı 7 Haziran sonuçlarını unutmadıklarını vurgulayan açıklamalarından önce yazılmıştır.