TÜRK OCAKLARI

GENEL MERKEZİ

Türkiye’nin Çıkış Yolu: Beka İçin Birlik

Cumhurbaşkanı’mızın ABD seyahati öncesinde, ABD’nin yeni Başkanı Donald Trump’ın, PKK’nın Suriye kolu olan PYD/YPG’ye ağır silah yardımını onaylamış olması, zaten apaçık olan bir gerçeği bir kez daha sert bir şekilde yüzümüze vurmuştur. Irak’a müdahalenin de Suriye iç savaşının da aslında ve özellikle ileride Türkiye’ye yönelik daha büyük bir planın parçası olduğu aşikârdı. Türkiye’nin on yıllardır içeride meşgul edildiği hadiseler de hep bu büyük hedefe giden yolları açmak için tertip edilmiştir. Büyük güçlerin ve İsrail’in bu planları, kendi açılarından anlaşılır bir durumdur. Ne var ki, bunlara karşı tutarlı ve istikrarlı bir siyaset ortaya koyamamak, özelde Türkiye’nin genelde de İslam dünyasının zafiyetlerinden ve hatalarından kaynaklanmıştır.

Hepimizin gördüğü üzere, Türkiye’nin beka probleminde en tehlikeli dönemece girilmiştir. Suriye’nin kuzeyinde kurulmakta olan PKK devletçiği işini, zamanında yeterince ciddiye almamanın faturası önümüzdedir. Bizi parçalama planlarına karşı günübirlik ve zevahiri kurtarmaya dönük açıklama ve oyalamalar yerine milletçe kararlı bir tutumla, birlik ve beraberlik içinde hareket etmek zorundayız. İhanet planlarına bilmeden alet olanların, akıllarını başlarına toplaması elzemdir. Yöneticilerimiz ise büyük ihanet planını tamamen boşa çıkaracak bir stratejiye göre taktik adımları atmalıdırlar.

Suriye’de tamamlanmak istenen “ihanet koridoru”na destek verenler, aslında Türkiye’nin ne dostu ne de müttefikidir. Uluslararası ilişkilerde çıkarlara göre dostluklar değişebildiği gibi günümüzde yaşananlar, artık bu sahada çok farklı ilişki tarzlarının ortaya çıktığını gösteriyor. Kimin dost, kimin müttefik, kimin rakip, kimin hasım olduğu, ana ve mekâna göre çeşitlilik arz ediyor. Makro planda aleyhinizde olan bir güç, birtakım faydacı mülahazalarla sizi tamamen karşı tarafa itmeyi uygun görmediğinden, değişken tavırlar sergileyebiliyor. Bu oynak ve değişken zeminde beka meselemiz için sağlam bir strateji ve yol haritasına muhtacız.

Türkiye, devlet ve millet olarak bu coğrafyanın kaderindeki yerini dosta, düşmana bir kez daha ispat etmek durumundadır. PKK ve YPG’ye silah veren, PYD elebaşını kabul eden ve bu terör örgütleri üzerinden PKK’yı meşrulaştırmaya çalışan devletlere, Türkiye’nin ve Türk milletinin şerefi ve izzetiyle oynamanın maliyeti açıkça gösterilmelidir. Rusya ve ABD, bölgedeki yeniden tanzimde, Türkiye’yi mümkün mertebe etkisizleştirme istikametinde adımlar atıyorlar; Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Sincar hamlelerinden rahatsızlar. Rakka’da PKK uzantısını desteklemeleri de bunun göstergesi…

Hâlihazırdaki durumu, 1990’lardan bu yana devam eden büyük projenin mahiyetini hatırda tutmazsak anlayamayız. O yıllarda ortaya atılan “medeniyetler çatışması” tezinde Türkiye, “bölünük ülke” olarak tanımlanıyordu. Bu tanım, masumane akademik bir tespitten çok Türkiye’deki fay hatlarının büyük projede nasıl kullanılacağının ipuçlarını ihtiva eden stratejik bir analizin ürünü idi. Laik-anti-laik çatışması, ılımlı İslam ve diyalog masalları, Ergenekon-Balyoz davaları, anayasa değişikliği ve ardından o zamanki adıyla “Cemaat”in iktidar ortaklığını daha ileriye taşıma çabalarının yol açtığı 17-25 Aralık’tan 15 Temmuz’a uzanan gelişmeler… Ordusu, yargısı ve polisi ağır bir tahribata maruz kalmış, en son anayasa değişikliği ile de toplumun âdeta ortadan ikiye ayrıldığı propagandasına zemin hazırlayan bir sonuç…

Türk milleti, içinde bulunduğumuz ortamda gerekirse yeniden bir Millî Mücadele’yi göze almalıdır. Bunun için de siyasilerin, ortak paydamız olan milletin birliği ve devletin bekası davası etrafında kenetlenmesi tarihî bir mecburiyettir. Bölünmüş bir Türkiye algısını zihinlere nakşeden söylem ve tutumları elimizin tersiyle itmeli, müştereklerimiz etrafında toplanmalıyız. Son günlerde, Cumhuriyet’imizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e karşı sürdürülen bilinçli kampanyaya gösterilen millî tepki, herkesi düşündürmelidir. Gazi, ülkenin bütün vatansever güçlerini ortak hedef etrafında toplamıştı. Siyasi görüş farklılıkları bir kenara itilmişti. Bugün de aynı tavra ziyadesiyle ihtiyaç var. Millî kuvvetleri birleştirmek ve vatanın bütünlüğünü korumak durumundayız. Ötekileştirici dili terk etmeliyiz.

Unutmayalım ki, tarihimizde fetret ve parçalanma (tavâif-i mülûk) dönemleri hep dış saldırılar karşısında birlik olamamak, bölünmek ve siyasi ihtiraslara esir düşmek yüzünden olmuştur. Moğol istilası döneminde taht kavgası yapan Selçuklu hükümdarları (II. İzzeddin Keykavus ve IV. Rükneddin Kılıç Arslan), sonunda ülkenin tamamen Moğol denetimine girmesine yardımcı olmaktan başka bir şey yapamadılar. Beyliklere bölünen Anadolu’nun siyasi birliği, ancak Osmanlı’nın kudretinin zirvesine çıktığı 16. yüzyıl başlarında sağlanabildi.

Türkiye’nin ve bölgemizin karşı karşıya olduğu zorlukların üstesinden gelmek kolay değil. Arap topraklarındaki Osmanlı egemenliğine karşı yürütülen böl-parçala siyasetinin bir benzerine maruz bırakıldık. Bu defa ağırlıklı olarak Kürt kardeşlerimiz üzerinden bir çevirme ve bölme harekâtı yürürlüktedir. Gözümüzün içine baka baka ikiyüzlülük yapanlar, bu coğrafyada en az yüz yıl sürecek bir düşmanlık ve nefret ikliminin tohumlarını ekiyorlar. Şii-Sünni, Arap-Türkmen-Kürt vb. unsurlar arasında giderek artan husumet ve güvensizlik duygularının meydana getireceği siyasi şekillenmenin bölgedeki tek yararlananı İsrail olacaktır. Dış merkezlerin yönlendirdiği bazı gazeteci-yazar makulesinin, devletin Kürtlerle ittifak yapmasının tek çıkar yol olduğu şeklindeki sureta hayırhah, gerçekte ise haince tavsiyelerini tekrar ısıttığını görüyoruz. Türkiye’nin aklını karıştırmak isteyenlere karşı net olmalıyız. Bu planlar ve söylemler ne Türkiye’nin ne de Kürtlerin iyiliği için isteniyor. Kürtlerle bölgedeki diğer unsurlar arasına nifak sokuluyor.

Bu tablo karşısında sağlıklı bir durum muhakemesine ihtiyacımız var. Ancak önceliğimiz, bu cendereden çıkmak için iç birliğimizi tahkim etmektir. Değerler ve kimlik siyaseti etrafında meydana getirilen, kışkırtılan cepheleşme eğilimlerini törpülemeliyiz. Bu noktada Sayın Cumhurbaşkanımız başta olmak üzere hükûmet yetkilileri, siyasi parti genel başkanları ve yöneticileri, basın, önde gelen sivil toplum kuruluşları velhasıl hepimizin omuzlarında ağır ve büyük bir mesuliyet vardır. İçinden geçtiğimiz süreçte, toplumu ikiye bölen bir anayasa değişikliği, en son ihtiyacımız olan bir şeydi ama bunu yaşadık. Bundan sonrası için ilk etapta telafi edici tedbirler geliştirmeliyiz ama asıl yapılması gereken; milletimize, hepimizin değilse de ezici çoğunluğun tasvibine mazhar olacak tamamen millî eser niteliğinde bir anayasa hazırlanacağı ümidinin verilmesidir.

Önümüzde duran en acil ve ertelenemez görev devlet kurumlarını, ehliyet ve liyakat temelinde yeniden güçlendirmektir. Cumhurbaşkanı’nın parti genel başkanı olacak olması, maalesef bu sahada işimizi zorlaştıracaktır. Yeni sistemde, kifayetsiz muhterislerin ehil ve layık kadrolara tercih edilmesi daha da muhtemeldir. Devleti ayakta tutan kurumların sağlamlığı, ehil ve başarılı yöneticilere emanet edilmesi hayati önemdedir. Bu yapılmadığı takdirde, FETÖ benzeri tehlikelere maruz kalmamız kaçınılmaz olacaktır. Onun için bu yeni dönemde, Sayın Cumhurbaşkanı’nın yakın çalışma ekibinin, siyasi hesaplara veya güç dengelerine göre değil; kendi aklıyla hareket edebilen, inandığı doğruları dile getirmeye cesareti olan, en layık ve en ehil kişilerden kurulması şarttır.

Sonuç olarak bizim birlik ve beraberlikteki kararlılığımız, kendilerine başka müttefikler, başka payandalar veya piyonlar arayan büyük güçlerin durup düşünmelerine sebebiyet verecektir. Türkiye’yi ne kadar zaafa uğratmak isteseler de bu coğrafyadaki Türkiye ve Türklük gerçeğini biliyorlar; şayet unutmuşlarsa hatırlatmamız icap ediyor. Türk dünyası ile ilişkilerimizin daha güçlendirilmesi de bize bu yönde büyük kuvvet sağlayacaktır. O bakımdan, bizim içeride meydana getireceğimiz birlik ve dayanışma; Türk dünyası ile ilişkilerimizi, İslam âlemindeki itibarımızı olumlu yönde etkileyeceği gibi küresel mücadelenin baş aktörlerinin tavırlarını gözden geçirmelerini de temin edecektir.

Bütün bunlardan daha önemlisi ve asıl meselemiz ise Türkiye’nin kendisi, Türk-İslam âlemi ve insanlık için önereceği yeni medeniyet tasavvurunu ortaya koymak ve hayata geçirmektir. Bunun temelinde, etnisite ve mezhep aidiyetlerini aşan, onları kuşatan ortak geçmiş ve gelecek tasavvuruna dayalı Türk milleti tanımına dayalı bir vatanseverlik olacaktır. Bunun dışındaki ikinci halkada, Türk dünyası ve İslam âlemini kucaklayan bir perspektif ve nihayet cihanşümul bir ufuk ortaya konulmalıdır. Bu büyük ülküye, Türk’ün 21. asırdaki Kızıl Elma’sına giden yolda siyasetçiler kadar ve hatta onlardan fazla düşünce, bilim ve sanat adamlarına, geleceğin teminatı yeni gençliğe görev düşüyor. Önümüzdeki süreçte bu konular üzerinde daha yoğun olarak çalışmayı tarihî bir vazife olarak telakki ediyoruz.

Allah yâr ve yardımcımız olsun.