TÜRK OCAKLARI

GENEL MERKEZİ

Türklüğün Derin ve Kapsayıcı Manasını Anlamamak

 

Öyle anlaşılıyor ki, bu ülkeyi 11 yıldır yöneten anlayış Türk kavramının bir etnisiteyi ifade ettiğine samimi olarak inanıyor. Kendisinin de Türk olduğunu ifade eden Sayın Başbakanın şu sözleri bu inancın açık bir delilinden başka bir şey değil:

“Özgürlükçü olmak, tüm milleti temsil etmektir. Demokrasiyi müdafaa etmek tüm milleti savunmaktır. Bir etnik milleti savunmak, milleti sevmek anlamına gelmez. Millet kavramının içinde Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Abaza, Roman, Boşnak var. Ama siz bunun önüne bir etnik unsurun ifadesini koyarsanız olmaz. Türkiye Cumhuriyet vatandaşlığı çatısı altında hep birlikte toplanalım. Bir olduk, iri olduk, diri olduk, Türkiye olduk. Olay bu.”

Tarihin ve kültürün bir gerçeği olarak Türk olmanın, Türk kimliğinin saklanacak, “gocunulacak” bir şeymiş gibi takdimi en hafif ifadeyle hazin… Bu topraklarda bin yıldır Türk siyasî hâkimiyeti var. Hanedan devletleri döneminin anlayışı farklı idi ama dışarıda bu topraklara bakanlar bu coğrafyaya Türkiye yani Türklerin ülkesi adını verdiler. Bizim Devlet-i aliyye dediğimiz devletimizi onlar Türk İmparatorluğu olarak tesmiye ettiler. Etnik kökeni ne olursa olsun Osmanlı Devleti’nin yöneticilerini ve halkını Türkler olarak adlandırdılar. Sayısız belge, seyahatname, sefaret raporu, Türkler hakkında yazılmış kitapta geçen bu tespitler kolektif bir yanılgının ürünü değil, gerçekliğin birer ifadesiydi.

Bu topraklarda en azından XI. yüzyıldan itibaren Türk siyasi idaresi ve Türk kültürünün, XIII. yüzyıldan itibaren Türkçenin hâkimiyeti teessüs etmiştir. Devşirmeler devlet hizmetine alınınca Türkçeyi ve İslam dinini öğrenmeleri maksadıyla “Türk’e veriliyordu”. Devletleşme aşamasında Osmanlı padişahları kendi tarihlerini Türkî lisan üzere yazdırmaya önem veriyordu. Kadı mahkemelerinde, Arapların yoğun olduğu bölgeler dışında, mahkeme kayıtları Türkçe tutuluyordu. Modernleşme döneminde, gayrimüslim tebaaya bütün hakların verildiği bir dönemde hazırlanan anayasada (Kanun-ı Esasi’de) resmi dil Türkçe idi. Bunları uzatmak mümkün, ama burada önemli olan bu değil.

Türkiye’de bazı çevrelerde gözlenen bir durum var. Bu topraklarda yaşayan farklı etnik gruplara mensubiyetin ifadesi genellikle hoş görülürken yani Araplık, Arnavutluk, Çerkezlik, Kürtlük gibi kimliklerin ifadesi hoş görülürken nedense Türklük kavramına karşı bir alerjinin var olduğu intibaı ediniliyor. Tabii bunu herkese teşmil etmek yanlış ama Türk kavramını kullanmak ırkçılıkla eşdeğer addediliyor. Zaman zaman Türk milleti, Türk kültürü, Türk tarihi kavramlarını olumlu kullanan bazı siyasîlerimizin özellikle Doğu Anadolu’ya gittiklerinde Türklük kavramını Kürtlüğün karşısına yerleştirip etnik milliyetçiliğe karşı olduklarını ifade etmeleri tuhaf bir mantık örgüsüyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

İslam’da kavmiyet yoktur anlayışının, tarihî realiteyle de dinin esasıyla da bağdaşmayan siyasî ümmetçiliğin geçmişten intikal eden yükünü bir türlü atamayan siyasî hareketin bu tavrı, dış politikadaidealpolitik ile realpolitiğin dengesini kuramamasının da asıl sebebidir. Türkiye’nin önünde ciddi seçeneklerin bulunduğu bir çağda, Orta Doğu siyasetini Hamas ve İhvan’a endekslemek, sureta ilkeli bir duruş gibi görünse de Büyük Orta Doğu projesi, İran ve Suriye siyasetlerindeki yüzseksen derecelik dönüşler derinde başka bir unsurun, adeta fikr-i sabit haline gelmiş bir anlayışın tortularının yattığını ima ediyor. Türkiye, pek âlâ Türk Dünyası, Orta Doğu ekseninde ilişkilerini derinleştirirken yükselen küresel güçler arasındaki dengeleri de dikkate almalıdır. Gerçi Çin ile ilişkiler bir bakıma bunu gösteriyor ama bu Türkiye’nin Orta Doğu siyasetindeki bariz yanlışlarını örtmez.

Türkiye’nin yöneticileri şunu anlamalıdır. İslam tarihinde de Hristiyanlık tarihinde de bu dinlerin mensuplarının kurduğu devletler veya oluşturdukları siyasî hareketler diğer dinlerin mensupları karşısında olduğu kadar belki de daha fazla kendi aralarında çekişme ve çatışmalar yaşamıştır. Temenni düzeyinde inananların birliğini ve kardeşliğini arzu etmek, bunun için mücadele etmek son derecede doğrudur. Ama unutmayalım, sadece aynı din mensupları arasında değil dini ve milliyeti aynı toplulukların içinde dahi çatışmalar her zaman olmuştur. O halde bölgede barış istiyorsak önce bu gerçeği kabul etmeliyiz. Bilahare, millet ve milliyet gerçeğini, millî devlet formunun hâlâ geçerli devlet biçimi olduğunu hesaba katmalıyız. Bugünkü Türkiye’nin bin yıldır oluşum halindeki gerçekliğinin en temel unsurlarının İslam ve Türklük unsurları, Türkiye ve Türk milleti kavramlarının da bu tarihi oluşun tabiî neticeleri olduğunu anlamak lazımdır.

Dolayısıyla, bu ülkeyi yönetenler Türklük kavramının bir etnisiteye değil binlerce yıllık tarihe dayanan ve bu topraklarda da bin yıldır kesintisiz siyasî hâkimiyetini sürdüren bir millete tekabül ettiğinin idrakinde olmalıdır. Milleti oluşturan unsurlar arasındaki farkları ve çeşitliliği inkâr söz konusu değil ama sürekli farklılıkların altını çizerek müşterekleri muğlak ifadeler halinde bırakmak, ortak geçmiş, ortak değerler ve ortak gelecek tasavvurunun temel hususiyetlerini ıskalamak son derecede vahim sonuçlar doğurmaktadır. Bugün Türkiye’de alttan alta psikolojik bir ayrışma yaşanmaktadır. Hem Ak Parti hem de MHP seçmenlerinin hemen hemen aynı oranda en büyük korkuları olarak bölünme korkusunu belirtmeleri, âkillik katsayısı millet ortalamasının çok üstünde (!) olan görevli medya zevatının sandığı gibi bir paranoya ya da yanılsama değildir. Israrla vurguladığımız üzere bu vatanda yaşayan insanların gönüllerini ayrıştıran dilin sürekli tedavülde oluşudur mesele. Terör örgütü ile müzakere sürecinde şehit haberlerinin gelmemesinden memnun olmayanlar bu ülkede parmakla sayılacak kadar azdır ama terör örgütüne ve liderine sağlanan meşruiyet zırhının bölgede yarattığı psikolojinin zaman içinde ne gibi gelişmelere yol açabileceği de ciddi bir sorudur.

Türkiye’nin içinden geçtiği süreçte tarihî bir yanılgı yaşanmaktadır. Türkiye’nin imar, inşa, ekonomik kalkınma, demokratikleşme ve büyümesi en ziyade bu ülkenin, bu milletin sevdalılarını memnun eder. Bu bağlamda Marmaray projesi, Türkiye ve Türk Dünyası açısından çok önemli olan Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu projesi vb. projeleri gururla karşılıyoruz. Türkiye’de gereksiz kutuplaşmalara, binlerce gencin hayatının kararmasına ve büyük mağduriyetlere yol açan başörtüsü meselesinin halli de milletimiz tarafından büyük bir memnuniyetle karşılanmıştır. Türkiye’nin gerçek manada demokratikleşmesi, kendi kültür ve kimliğine sahip çıkarak bir dünya gücü haline gelmesi en başka milliyetçi düşünceyi benimseyenleri sevindirir. Zira milliyetçilik doğası gereği demokrattır, millî iradeye inanır.

Bununla birlikte, esefle müşahede ediyoruz ki, Türkiye büyüyecek, bölge gücü olacak beklentisiyle millî kimliği çözücü, etnik kimlikleri öne çıkarıcı, Türklüğün kapsayıcı ve ihata edici muhtevasını bir etnisiteye indirgeyici yaklaşım giderek fütursuzlaşmaktadır. Etnik bölücüleri tatmin için Türklükle ilgili sembollerin ve Türkiye Cumhuriyeti kimliğinin inkâr ve reddi giderek yaygınlaşmaktadır. Tarihin ürünü olan millet gerçeğini kimse değiştiremez. Lakin milletimiz huzur, barış kelimelerinin arkasına sığınılarak kimliğinin parçalanmasına ses çıkarmaması için bir psikolojik bombardımana tabi tutulmaktadır. Türk’üm diye başlayıp Ne Mutlu Türk’üm diyene ile biten andımızın kaldırılması, devlet nişanlarından T.C. ibaresinin kaldırılması, Siirt’ten sonra Diyarbakır’da da zaten bakımsız ve harabe hale getirilmiş Ne Mutlu Türküm Diyene yazılı üst geçit tabelasının birkaç kendini bilmezin alkışlarıyla tahrip edilerek kaldırılması bu topraklarda Türklüğü tasfiye etmek için fırsat kollayanları, Haçlı zihniyetini sevindirir. Peki varlığını 11-12 asırdan daha fazla bir süredir İslam dininin muhafazası ve yücelmesine adayan Türk milleti, Türk kimliği zaafa uğrayınca Müslümanlar, İslam âlemi huzura mı erecek?

Unutulmamalıdır ki, Türklüğü ve Türk milli kimliğini savunmak kesinlikle ırkçılık ve ayırımcılık değil tam tersine bu topraklarda birliği savunmaktır. İdarecilerimiz Moğol istilasından sonra dağılan birliği sağlamak için yaşanan uzun dönemi ve Osmanlılardaki fetret devrini öncesi ve sonrasıyla iyi tahlil etmelidir. Tarih, sıkça ifade edildiği ve inanıldığı gibi tekerrür etmez ama geleceği inşada ondan yararlanmayanların tarihteki hataların benzerlerini yaşama ihtimalleri her zaman yüksektir. Bu topraklarda var olmak için güçlü bir yönetim, birlik, adalet ve hoşgörü ilkelerinin ne kadar hayatî olduğunu, o tarihî tecrübe bize göstermektedir. Geleceği sağlıklı bir zeminde kurmanın, doğru bir gelecek tasavvuru ortaya koymanın yolu, ancak bu toprakların ve Türk milletinin derin tarihini anlamaktan geçer.