TÜRK OCAKLARI

GENEL MERKEZİ

Dibek Başı

Oğuz’un sabah erken saatlerde başlayan yolculuğu, güneş tepeyi bulduğunda çekilmez bir hal aldı. Arabanın bozuk kliması serinletmek yerine içeriye sıcak hava üfürüyordu. Yokuş aşağı yol alırken gördü, sulağını telli kavakların yeşerttiği çoban çeşmesini. Yoldan hayli içeride olan çeşmeye kadar gidip gelmek konusunda kararsız kaldı. Güneşin kavurucu sıcaklığı altında serinleme isteğine daha fazla karşı koyamadı.

Çeşmenin suyu gür akıyordu, başını kurnanın altına tuttu. Sırtına değen serin su damlalarının yaşattığı haz tarifsizdi. Ayakkabılarını çıkarttı, ayağını su dolu yalağa soktu. Ağrıyan başından, bulanan midesinden eser kalmamıştı. Tepesindeki kızgın güneş artık hükümsüzdü. Elinde çıkını, kendisine doğru gelen yaşlı adamı görünce tedirgin oldu. Bostan sahibinin, mülküne izinsiz girdiği için ona kızabileceğini düşündü.

- “Selamün aleyküm evladım. Hoş geldin.” Dedi yaşlı adam.
- Ve aleyküm selam amca, hoş buldum… Arabam yol kenarında, sıcaktan bunaldım da, elimi yüzümü yıkayıp serinlemek istedim. 
- Pek gözel yapmışsın evladım, yaban çişmesi gurdun, guşun, yoldan gecen yolcunun nasiplenmesi üçündür. Gel otur hele, soluklan. Yalağa garpuz saldıydım yiyelim serin serin.
- Soğuk bir dilim karpuza hayır demem doğrusu.
- Adım Hüseyin, sen de adını bağışla evladım.
- Memnun oldum Hüseyin amca, benim ismim de Oğuz.
- Maşallah, ismin pek gözelmiş.

Yaşlı adam Söğüdün gölgesinde oturması için yer gösterdi tanrı misafirine. Çıkın bohçasını yaydı ortaya. Azığında, bazlama, yoğurt, biraz da yeşil soğan vardı.

- Buyur evladım, birlik yiyelim. Kimse kimsenin nasibini, gısmetini yiyemez! Varımış ki yiyecek ekman çıktın geldin. Yi evladım Allah aşkına, çekinme.
- Bazlama  çok lezzetli, teşekkür ederim  amca.
- Allah ırazı olsun Fatma gelinden. Hatun gadınımın eli lezzetlidir, şifalıdır, bereketlidir... 
- Kusura bakma Hüseyin amca, Fatma neyin olur anlayamadım. Gelin  dedin, kadınım dedin, kafam karıştı.

- Kim olacak evladım, Fatma benim garım. Gelin didiğime bakıpda gençten bi hatun belleme sakın. Yaşı yaşıma, aklı başıma uyguncadır vesselam. Şindi benim yavrum, eskiden Türkiye'de evli gadının adı gelindi. Gelin gız, gelin aba, gelin yinge, Ayşa gelin, Fatma gelin uzar giderdi. Büyüğün güçüğün yanında şindiki gibi garım, garıcığım dimek ayıp olduğundan, gadınlarımıza gıyabında da gelin dirdik, şahsı simasina da gelinim dirdik. Sen söle benim evladım, bundan gözel hitap olur mu Havva gızına? Her demde gelin!
- Harika hitapmış amca. Çok hoşuma gitti bu söylem.
- Sormak adettendir oğul, nirden gelir nire gidersin?
- Ankara’dan gelir, Antalya'ya giderim. İngilizce öğretmeni olarak atamam yapıldı, okullar açılmadan yeni evime yerleşmek istiyorum.
- Yalınız mı oturacan o evde, çoluğun çocuğun, baş yastığın yok mu senin?
- Yok… İki yıldır birlikte yaşadığım bir kız arkadaşım var ama evlenmeyi düşünmüyorum.  O da düşünmüyor olmalı, yani evlenelim diye beni hiç zorlamadı. Zaten işi Ankara’da, benimle Antalya’ya yerleşmesi mümkün değil.
- Maşallah, elin ekmek dutar olmuş, evlilik çağın gelmiş, niye evlenmeyi düşünmüyorun evladım? Madem evlenmeyi düşünmüyorun, durma gızcağızın yolunda, günahdır.
- Ben ona evlilik sözü vermedim ki, hem zorlamıyorum onu, istediği an bitirebilir bu ilişkiyi.
- Benim yavrum, insan gendi yatağında akan dereye benzer. Baharda coşkun akar, yazda gurur, gışda donar galır. Coşup akmanın da bi zamanı vardır, guruyup galmanın da. Sen su önünde duran bent misali, suyun yatağını şaşırtıyorun. Ya garışıp ona çoğalarak ak, ya da bırak. Yaz gelip gurumadan aksın, yolunu bulsun.
- Güle oynaya evlenenler iki gün sonra kavga gürültü boşanıyorlar, evlenmeye gözü korkuyor insanın. Hem, emin değilim, Zeynep’e yeterince âşık olup olmadığımdan. Sizin zamanınızda nasıldı bu gönül işleri bilmem, bu zamanda aşk da yalan, sevgi de.
- Gönül bu evladım, o zamanı bu zamanı mı olur? Zaman, bi gönül elinden naçardır. Göz görür, gönül sever. Yalınız bizim zamanımızda bi gızın gözlerine bakmak güneşe bakmak gadar zorudu. Hele elini dudmak ataşı dudmakla biridi. Birlik gezip tozmayı bırak, yan yana gonuşabilmek ne mümkünüdü! Anca uzaktan uzağa, gizli saklı bakışırdık, o gadar.
- Konuşmadan nasıl anlatırdınız hislerinizi peki?
- Türküyle benim yavrum. Türküyle söylerdik sevgimizi, sitemimizi. Bi inci dişe, bi dutam sırma saça türkü yakardık. Bi bakışa destan yazar, bi çift söze ölüme giderdik. Türkiye’mizin gelenekleri gözeldir: Büyükler büyüklüğünden vaz geçmeden, gençler, âdeti töreyi çiğnemeden salınacak meydan gurulur. Bu gözel geleneklerimizden biri de dibek de buğday dövmekdi. Sahi, sen bilin mi dibek daşını, buğday aşını?
- Televizyonda görmüştüm, şekil olarak nasıl bir şey olduğunu biliyorum, o kadar.
- Evladıma söyleyim, harmandan sona, bağ bozumundan ivvel dibekte buğday döverleridi. Dibek başında birbirini bağanen gençleri, bağ bozumundan sona everirler yahut nişan dakarlardı. Bu sebepden gencine yaşlısına pek möhüm bi gündü. Gızlar gözelliğini, erkekler yiğitliğini, anaları da marifetlerini sergilerdi. Yaşı geçgin avratlar, dibek dövülecek günü gararlaştırırlar, akabinde mahallenin en gezgin en geveze gelin abasını ulak olarak sürerleridi yola. Görevi sokak sokak, ev ev gezip dibek dövülecek günü habar itmekti. Gelin aba, yol boyu ünnerdi avratlara:
- Mirem, gız Mirem, yarın dibek dövecak habarin ola!
- Sağ ol gelin aba, ağzın-dilin, elin -ayağın dert görmesin inşallah.
- Satı gelin, yarın dibek var, duymadıydım dime sona!
- Abo, dime! Ben daha hazır itmediydim dövmeliği… Ne zaman ayıklıyacam, ne zaman yuyacam, ne zaman guruyacak? Vay başıma gelene!
- Sen gel de buğdayın egsik galsın. Ben tamam iderim senin dibag.
- Aman abam, gurban abam, gözün sevim kimseler duymasın! Harman hasır gakalı gaç zaman geçti, iki şinik buğdayı yuyamamış dimesinler.
- Aşamınan dolan bizden o yana, kimse görmeden al gel dövmeliğini uzatma!
- Gız gelin aba, gulana çalınmadı mı hiç, kim ne yimek çıkaracamış yarına?
- Bi Durmuş'un avrat, dutmaç aşı bişirecam didi. Başkada duymadın ondan kelli. Ne olacak işte! Her zamanki gibi, uyuşuk avratlar gocasına lokum püsküvüt aldırır, zorlu avratlar da sini çeker; keli körlerik olur biter...
- Aman gelin aba, lafın kime ola.
- Anadığın gibi Satı gelin… Allah’ın bildiğini senden mi saklıyacam. Haydi, dutma beni lafa! Gidecek çok gapım var daha. Ayşa, gızları yarın sabanan dibağa yolla!
- Ne o gelin aba, anasını ayırıp danasını mı çağırın?
- Hee, aynı da öle yaparım. Sen gelme dibek başına, pişin pişin diyim goyman Valla. Bırakmıyorun ki gızları bi gendi başına. Bekçi düdüğü gibi ötüp duruyorun başlarında. Gaç şinikse dövecan buğdayın, gızlarınan salarsın.
- Ben gelmezsem sini böram da gelmez diyim saga.
- Sen de gelme, sinin de gelmesin, gızlar gelsin yiter baga.
- İyi, gardaşlarıylan salarım.
- Ayşa, Ayşa diyorum, eski köye yini adet mi getiriyorun? Nirde görülmüş gelinlik gızın gardaşıynan aynı dibag dövdüğü?
- Ergen oğlan dibağa gitmeyecekte de, kim gidecek gelin aba?
- Gızlar sabanan gelsin, oğlan da ikindi postasına. Haa, sini böra unutma.
- Tamam, tamam unutmam.

Yaşlı adam, karpuzdan büyükçe bir dilim daha kesti, uzattı Oğuza. Aynı ısrarcı tavırla;
- Yi evladım, garpuz iyidir, ganı temizler, böbrekleri siler. Çekirdanı da atma, Yaradan’ın her işinde vardır bir hikmet. Dedi. Ardından “Ne diyordum" diye çaktırmadan yokladı dinleyicisini.
"Gelin aba mahalleyi dolanıyordu" dedi Oğuz. “Dibek dövüleceği haberini yayıyordu". Yaşlı adam, dinleyicisinin onu can kulağıyla dinlendiğini anlayınca, daha istekli devam etti anlatımına:
- Gelin abanın ardından senitler çıkar, oklalar tıkırdar, tandırlar tüterdi. Piynirin yağlısından, yoğurdun goyusundan, yağın gaymağından çıkarılırdı. Gadınlar,  yimek yarıştırmakla uğraşa dursunlar, gençleri alırıdı, gözel telaşlar. Gece, sabaa zor iderdik. Sabah irkenden aynaya garşı bulurduk gendimizi. Yunur yıkanır, giyinir, guşanırdık. Say ki düğüne bayrama gider gibi. Gızlar, garanfil gokulu sandıklardan en gözel yazmayı çıkarır, türlü şekil baş bağlarlardı. Kimi gaşına kekilini indirir, kimi yanağına perçemini düşürüdü. Kiminin büklüm büklüm saçları yazmasından ince biline dökülürüdü. Her genç gızın yârine vermek üçün işlediği bi mendili olurdu. Varısa gönünde biri, bi kenarına adının baş harfini işleridi.  Mendil gül suyuyla yıkanır, gül dalında gurutulur, gül sinede saklanırdı. Doluştuk mu dibek başına gızlı erkekli; keklik gibi seker, durna gibi uçar, bülbül olur, öteridik. Serde gençlik var,  ganın damarda deli aktığı zamanlar; Kerem olup dağlar delesi olurduk, Mecnun olup çöller gezesi. Gönül tiz seçeridi meyledeceği gözeli. Tahta tokmakların biri galkıp biri ineriken dibek daşına, savrulurdu yazmalardan garanfil gokusu. Galp gümbürtüleri tokman sesine garışır giderdi. Biz boncuk boncuk terler dökeriken, gelin yingelerden biri cesaretlendiridi bizi. “Bi de genç olacaksız, türküsüz manisiz dibek mi dövülür. Haydi, ben söylerim türkümü, siz getirin girisini” dirdi:
Dibek başı gezerim
İnci mercan dizerim
Sizin gibi geçleri
Pabucuma dakar giderim.

- Vay be, bir taş hem karın doyurmaya, hem gönül doldurmaya yarıyor. Çok ilginç doğrusu.
- Ee tabi evladım, iş aşa, aş başa sebeptir.
- Sözünü kestim kusura bakma. Lütfen devam et Hüseyin amca.
- Dibek başı terletirdi benim diyen yiğidi. Söylediğin mani hedefine ulaşmalı, gız gendine söylendiğini hemence anamalı. Başkası üstüne alınmadan, anası gardaşı duymadan zamanlamayı iyi yapmalı. Gözaltından yoklamalı önce, gızın ya da oğlanın gözünün gaydığı biri var mı? İşin içinde madara olmak da var anayacan. Nirden bilin gönü sahaplı bağ mı, yogsa terkedilmiş viran mı? Yazmasının alına, fistanın irengine, gerdanda benine göre mani söylemek lazım. Oğlan toparlar tüm cesaretini, bağandiği gözele söyler türküsünü:
Yeşil giyme yakışır
Gönüm saga alışır
Saga bir çift sözüm var
Disem aklın garışır.

- Gız gönüllü ise, tokma galdırışından, dibağa indirişinden belli ider gendini. Tokmak guş gibi gakar havaya, tüy gibi iner dibek daşına. Yüzünden önce gözü güler, maniyi şöyle söyler:
Denizde alabalık 
Yüreğim saga yanık
İsterim gonuşalım
Ortalık çok galabalık.

- Gız varır su testisinin başına, oğlan gelir yanına. Yüreğine meşe közü düştü gandırmaz sular onu da, yar elinden su içmek bahane. Gız mendili virir, mendilden evvel gülün gokusu gelir. Fakat her zaman böyle datlı bitmez işin sonu, bazı da olmazına çatarsın. Gız maniyi duyunca çatar gaşını, toplar yüzünü. Elinda tokma hışımlan galdırır, öfkeylen indirir. Ardından manisi gelir:
Yeşilliyim allıyım
Ben sözüme bağlıyım
Yarım gitti askere
Yürekten yaralıyım.

- Bu gadarınan galsa iyi, bu gönü başkasında olan gızın türküsü. Bi de oğlanı bağanmeyen gız var ki, vay başına gelene. Atar elinden tokma, gor elini biline, diker gaşını, söyler lafını:
Öküzü sürdüm düze
Geliyor seke seke
Oğlan seni ben almam
Anlın dik burnun yeke.

- İnsan evladı türlü türlüdür, birinin bağanmediğine diğeri vurulur. Gızların içinde oğlanı bağanen bi gız çıkar. Tel telaş, utana sıkıla, başı gördüğü işte, oğlana duyurur sesini:
Dağda geven keserim
Saga mendil işlerim
Eller yardan anamaz
Ben seni yar bellerim.

- Oğlan, ötekine bakmaktan fark idemediği gıza alıcı gözüyle bi bakar, bağanmiş ise guş olur havalara uçar. Gartal gibi gabarır, eskisinden sesi gür çıkar:
Değirmen sala benzer
Gız dilin bala benzer
Terlemiş yanakların
Açılmış güle benzer.

- Daha ne maniler ne türküler söylenirdi. Her işin, her başın türküsü ayrıydı. Anadolu görenekli gadındır, gözel nakışlar işler. İşte böyle evladım, bizim zamanımızda gönül işleri böyle başlar, mezara gadar gideridi. Akılınan gönül bi eğlenmez amma, vicdanla akıl birlik gezer evladım. Akılınan vicdanın birlik gezmediği kimseden ne gendine hayır gelir, ne de başkasına. Haydi benim yavrum, gün aşama varmadan düş yoluna, yolcu yolunda gerek. Torosların yokuşu yini başladı, dikkatlı sür arabanı. Yolun buradan geçerse uğra, ben olmasam da topla dişir meyveden sebzeden gismetine ne varısa.

Gün akşama doğru yol alırken, Oğuz vaktin nasıl geçtiğini anlıyamamıştı. Yaşlı adamı ellerinden hürmetle öptü ayrılırken. 

Oğuz yolun geri kalanında Zeynep'i düşündü. Cep telefonuna “aşkım” diye kaydettiği kadını aradı:
"Zeynep, gelinim olur musun?" Dedi.

MERAL KORKMAZ - 1971 yılında Konya’nın Kulu ilçesinde doğdu. Henüz on sekiz yaşındayken Türkiye’den ayrıldı. İsveç’e yerleşti. Stockholm şehrinde yaşıyor.  Gözlem ve tahlil yeteneği sayesinde halkına yabancı kalmadı; gurbet, sıla, yabancılık gibi konuları İsveç’te yaşayan Türk toplumu nezdinde irdeledi, yorumlar getirdi. TRT’de yayınlanan Avrupa’da isimli programın İsveç danışmanlığını yaptı. Evli ve iki çocuk annesi.