TÜRK OCAKLARI

GENEL MERKEZİ

KIBRIS’TA UMUTLAR SÖNÜYOR MU?
Nejat ÇOĞAL

Daha önceki bir yazımızda, 21 Mart Zirvesi için estirilen çok olumlu havaya karşılık, Kıbrıs Meselesinin çözümü konusunda Talat ile Hristofyas arasındaki önemli görüş farklılıklarının da göz ardı edilmemesi gerektiği, iki arkadaşın yeni süreç içerisinde iki düşman haline gelebileceği ihtimalinin mevcut olduğunu özellikle belirtmiştik. Son günlerde yaşanan gelişmelerin bu konudaki haklılığımızı işaret ettiğini görmekteyiz. Büyük umutlar bağlanan 21 Mart Buluşması, yeni bir çözüm sürecinin başlangıcı olarak değerlendirilmiş, her iki lider tarafından aşırı iyimser tablolar çizilmişti. Ne var ki, geldiğimiz noktada, her iki liderin de söylemlerinde önemli farklılıklar belirmeye başlamış ve olumlu sürecin tersine döndüğüne dair alametler kendini göstermiştir. Bu sapmanın, tam da, Talat’ın Lokmacı Kapısından Rum Tarafına medya eşliğinde yürüyerek geçmesi ve burada Rumlarla birlikte dondurma yemesinin hemen ardından yaşanması büyük bir talihsizlik olarak değerlendirilmelidir.

Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Dimitris Hristofyas, “Ankara’nın siyasetini değiştirmemesi durumunda çözüme yönelik yolun açılamayacağını” ifade etmesi ve Adadaki Türk Barış Kuvvetlerinin varlığını “işgal ve kolonizasyon” olarak değerlendirmesi, KKTC Cumhurbaşkanı Talat’ın, “bu sözlerin ortamı zehirlemekten başka işe yaramadığı” şeklindeki açıklaması ile yankı bulmuştur. Burada dikkat edilmesi gereken asıl noktanın ise, 21 Mart buluşmasından evvel, Hristofyas’ın uzlaşma mesajlarına karşı bir jest olsun diye, Ada’daki Türk Asker sayısını azaltmayı teklif eden Talat’ın bugün, Kıbrıs sorununun çözümünde Türkiye’nin vazgeçilmez desteğinin gerekliliğine özellikle vurgu yapıyor olmasıdır. Bu olumlu tavır değişikliği kuşkusuz, Türk kamuoyunun dikkatinden kaçmamıştır.

Peki, ne oldu da, “Kıbrıs sorununun çözümünün, yaşamındaki en büyük hedef olduğunu" iddia eden Hristofyas, uzlaşma yollarının tıkanabileceğini ima eder bir noktaya geldi? Bu sorunun cevabını verebilmek için öncelikle yeni bir sürecin başlangıcı olarak görülen 21 Mart Zirvesinden sonra, Kıbrıs’ta yaşananlara kısaca bir göz atmakta fayda bulunmaktadır:

Bilindiği gibi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Dimitris Hristofyas, 21 Mart 2008 tarihinde, BM Genel Sekreterinin Kıbrıs Özel Temsilcisi Michael Möller'in ara bölgedeki ikametgâhında bir araya gelerek, “BM'in iyi niyet misyonu çerçevesinde 3 ay sonra kapsamlı müzakerelere başlanması ve en kısa sürede soruna çözüm bulunması” konusunda anlaştıklarını, tüm dünyaya ilan etmişlerdi.

Kıbrıs Meselesinin çözümü yolunda bir fırsat penceresi olarak görülen bu buluşmadan kısa bir süre sonra, 26 Mart 2008 tarihinde, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt KKTC’ye resmi bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Bu ziyaretinde Orgeneral Büyükanıt, Türk askerinin Kıbrıs'ta barış için bulunduğunu, 1974'ten beri de barışı sağladığını, adil ve kalıcı barış sağlanana kadar bu kutsal görevin devam edeceğini özellikle vurgulamıştır. KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ise, “Türk askerlerinin garanti ve ittifak anlaşmaları kapsamında adadaki görevini yerine getirdiğini, adil ve kalıcı bir barış sağlanıncaya kadar da bu görevini yerine getirmeye devam edeceğini”, belirtmek suretiyle desteğini ortaya koymuştur. Türkiye’nin Kıbrıs politikasının özünü teşkil eden bu açıklamalar, Adadaki Türk Askerlerini "İşgal kuvveti" olarak gören Rum Lider Hristofyas’a verilebilecek en kararlı cevaplar olarak tarih sayfalarında yerini bulacaktır düşüncesindeyiz.

Bu tarihi nitelikteki ziyareti müteakip, 21 Mart zirvesinde kararlaştırıldığı şekilde, 45 yıldır kapalı bulunan ve Lefkoşe’yi ikiye bölen Lokmacı Kapısı, 3 Nisan 2008 tarihinde, törenle açılmış ve karşılıklı geçişler başlamıştır. KKTC Cumhurbaşkanı Talat ile Rum lider Hristofyas'ın eşlerinin yeşil hatta bir araya gelerek kahve içmelerinden kısa bir süre sonra, Talat, Lokmacı Kapısından yürüyerek Rum tarafına geçmiş, burada Rumlarla birlikte dondurma yiyerek, başta Güney Kıbrıs Rum toplumu ve Yunanistan olmak üzere tüm dünyaya uzlaşma mesajları vermiştir.

AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ve Komisyonun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, 10–12 Nisan 2008 tarihlerine rast gelen 3 günlük Türkiye ziyaretleri sırasında, Kıbrıs konusu üzerinde ağırlıklı olarak durmuşlar, tam üyelik müzakerelerinin devam edebilmesi için Gümrük Birliği Ek protokolünün Türkiye tarafından uygulanmasının şart olduğunu bir kez daha vurgulamışlardır. Aralık 2009 AB Zirvesi’ne kadar süre tanınan Türkiye’nin, müteaddit defalar dile getirilen bu konuda herhangi bir tasarrufta bulunması, Rum Kesimi’nin tanınması anlamına geleceğinden, en azından şimdilik mümkün görünmemektedir.

Tüm bunlar yaşanırken, Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Dimitris Hristofyas, bir etkinlikte yaptığı konuşmada “Ankara’nın siyasetini değiştirmemesi durumunda çözüme yönelik yolun açılamayacağını” ifade etmesi ve Adadaki Türk Askerlerinin varlığını “işgal ve kolonizasyon” olarak değerlendirmesi, 21 Mart’ta aralanan fırsat penceresinin tekrar kapatılmasına yol açabilecek bir adım olarak karşımıza çıkmış bulunmaktadır. Bu hasmane beyanatlara karşılık olarak Talat’ın, bu sözlere ’’ortamı zehirlemekten başka işe yaramadığını’’ belirtmek suretiyle yanıt vermesi, karşılıklı söz düellosunun başlamasına yol açmıştır.

Ancak, tam da her şey yolunda gidiyor derken ve 21 Mart uzlaşma zirvesinin ardından bir ay bile geçmeden, Hristofyas’ın, bu olumlu gidişatı engelleyebilecek nitelikte açıklamalarda bulunması, çözüm konusunda ne kadar samimi olduğuna dair şüphelerimizi haklı çıkarır niteliktedir. Tarafların birbirlerini suçlayıcı beyanatlarının bu şekilde devam etmesi halinde, yeni başlayan çözüm sürecinin tersine dönmesi kaçınılmaz görünmektedir. Türkiye Ve Kuzey Kıbrıs Türk Yönetimleri, Rum liderin bu uzlaşmaz demecinde, AB yöneticilerinin Türkiye’de ziyaretinde yaptıkları vurgunun da teşvik edici olduğunu görmek ve AB yönetimini ikaz etmek durumundadır.

Sonuç itibariyle, her iki liderin bu noktaya gelebileceği ihtimali, 1 Nisan tarihli yazımızda da öngörülmüş ve ihtiyatın elden bırakılmaması özellikle tavsiye edilmiştir. Bu meyanda, 21 Mart Görüşmesi ile başlayan yeni uzlaşma sürecini değerlendirirken, Kıbrıs Meselesinin çözümü konusunda Talat ile Hristofyas arasındaki önemli görüş farklılıklarının da dikkate alınması gerektiği hususunun özellikle altı çizilmiştir. Bu farklı bakış açılarını ise, Hristofyas, 8 Temmuz Anlaşmasını hareket noktası olarak kabul edilmesini isterken, Türk tarafının, Annan Planı'nı temel kabul etmesi; Adadaki Türk Askeri varlığının Hristofyas tarafından işgal olarak görülmesi; Gümrük Birliği Ek Protokolünün Güney Kıbrıs Rum Kesimine de uygulanması hususunun Türkiye-AB ilişkilerinin ön şartı olarak ileri sürülmesi, şeklinde ifade etmemiz mümkündür.

Kıbrıs’ta adil ve kalıcı bir çözüme ulaşma yolunda, taraflar arasındaki bu derin görüş farklılıklarının ciddi bir engel teşkil edebileceğine dair endişelerimizde ne kadar haklı olduğumuz, geçen kısa zaman içerisinde anlaşılmış bulunmaktadır. Neticede, Hristofyas’ın Türkiye’yi dışlayarak Kıbrıs’ta bir çözüme ulaşma gayretlerinin, beyhude çabalar olmaktan ileri gitmesi mümkün görünmemektedir. Unutmamak gerekir ki, Türkiye Kıbrıs davasında haklıdır. Ümidimiz odur ki, bu konunun, AB’nin dayatmalarına rağmen, müzakere sürecinde pazarlık konusu edilmesine asla fırsat verilmeyecektir.

Nejat ÇOĞAL
TO Akademik Çalışma Grubu Üyesi