TÜRK OCAKLARI

GENEL MERKEZİ

Alacakaranlıkta Açılım Denemeleri Sürerken-2

19 Kasım 2009
Nuri Gürgür


Büyük tarihçimiz Prof. Dr. Halil İnalcık’ın geçenlerde bir gazetede yayınlanan sözleri, ülkemizin içinde bulunduğu ortamı belirleyen önemli uyarılardır. Asırlık çınar sayın İnalcık şöyle diyor: “Türkiye Cumhuriyeti temelinden sarsılıyor. Üçüncü nesil büyük problemlerle karşı karşıya ama bu tabi bir gelişmedir. Bunu nasıl halledeceğiz bilmiyoruz. Biz Osmanlı değiliz. Aynı şeyi biz yapalım olmaz. Millî bir devletiz. O bir imparatorluktu. Sultanın hâkimiyetini kim tanırsa tebaası oluyordu. Bu bunalım çok kötü neticeler verebilir.”
Hocaların hocası durumu çarpıcı bir cümle ile özetliyor: “Türk milletinin bir parçası değiliz hissiyatı doğdu, onlara kimlik verdi. Türkiye Cumhuriyeti bu realite karşısındadır bugün. Bugün bir bunalım içerisindeyiz.”

Önce “Kürt açılımı”, sonra “demokrasi açılımı” diye adlandırılan son olarak “milli birlik ve kardeşlik projesi” diye tarif edilen girişim, problemi çözmek bir yana, daha da ağırlaştırdı. Terör örgütünün yıllardır sürdürdüğü yoğun çabalarına rağmen toplumu ayrışma noktasına taşıyamadığı konuların kapağı kaldırıldı; ortalığa saçıldı. Doğal olarak insanımızın kafası karıştı. Yediden yetmişe hemen herkes etnik kökenini, kimliğini sormak, araştırmak gereğini duymaya başladı. Bunlara ilişkin olarak okullarda, evlerde, işyerlerinde, kahvelerde tartışmalar yapılıyor. Yüzyıllardır bir arada yaşamış, sosyal ve ekonomik ilişkiler kurmuş, iç içe geçmiş olan insanların arasına etnik fitnenin zehiri salgılanıyor. Tarihimizde, kültürümüzde yeri olmayan, toplumsal dokumuzla, insanî yapımızla bağdaşmayan yeni bir durumla karşı karşıyayız.

Bölücü terör olayların ilk olarak ortaya çıktığı 1984 yılından bu yana meselenin mahiyetini bütün boyutlarıyla bir türlü kavrayamayan, gereken ciddiyetle üzerine eğilemeyen, konuyu güvenlik güçlerine havale etmekle çözdüğünü zanneden yönetim anlayışıyla çok değerli zamanlar kaybedildi. İyi hazırlanan kapsamlı, çok yönlü, etkili bir devlet politikası inşa edilemedi. Yedi yıllık AKP iktidarı devraldığı bu geleneği ana hatlarıyla sürdürürken pek değer verdiği liberal ve ikinci cumhuriyetçi çevrelerin, siyasî İslamcıların telkinleriyle iddialı bir atak başlattı. Demokratikleşme ve kültürel çoğulculuk adına yasal ve kurumsal reformlar yapacak, hak ve özgürlüklerin alanını genişletecek, farklı kesimlerin kendilerini ifade etmelerinin, toplumsal konumlarını pekiştirmelerine zemin hazırlayacak, böylelikle terör örgütünün varlığını, gerekçelerini ortadan kaldıracaktı. Sonuçta örgüt çözülecek, terör bitecek, son zamanların sık kullanılan sloganıyla anaların gözyaşları dinmiş olacaktı.

Aradan geçen birkaç ay içerisinde bu hesapların tutmadığı açıkça görüldü. Her şeyden önce örgütün belirlediği amaçlardan geri adım atma niyetinde olmadığı bir kere daha ortaya çıktı. PKK demokratikleşme adına atılan her adımı, yasal düzenlemeleri bir yandan yetersiz bulurken, diğer yandan bunların kendisinin yürüttüğü siyasî mücadelenin sonucu elde ettikleri kazanımlar olarak tanımlayıp propaganda malzemesi şeklinde kullanıyor. Manzara son derece nettir:

1- PKK kesinlikle varlığına son vermek niyetinde değil. Açılım adına atılan adımları ciddiye almıyorlar; bunları örgütü silahsızlandırmaya yönelik oyun olarak görüyorlar.

2- PKK ve DTP doğrudan İmralı’dan Abdullah Öcalan tarafından yönetiliyor. Örgüt tümüyle Öcalan’ın talimatı doğrultusunda hareket ediyor. Son derece katı, otoriter bir yapıda kurulmuş olan örgüt, bu Stalinist yapısını özenle sürdürüyor. Öcalan her konuda kendisini esas mihver olarak algılayan, megaloman, psikopat bir tiptir. Kafasında şahsi geleceğinden ve durumundan daha öncelikli bir konusu olmadığından, dökülen kanlar, çekilen acılar, bölge insanının sıkıntıları onun nazarında birer ayrıntıdır. Serbest kalıp yeniden hükümdarlığına kavuşuncaya kadar terörü bitirmeyi düşünmemektedir. Öcalan’dan başka bir talimat gelmedikçe teröristlerin elleri tetikte olacak, her fırsat bulduklarında saldırılarını sürdüreceklerdir.

Her kış döneminde olduğu gibi, şu sıralarda ortalıkta görünmemeleri kimseyi yanıltmamalıdır. Zaten yayın organlarında bunu teyit ediyorlar, istediklerini alamamaları durumunda ilkbahar aylarından itibaren eylemlerine daha da yoğun şekilde başlayacaklarını açıklıyorlar.

3- Açılım konusunun tartışıldığı 10 Kasım’daki TBMM toplantısında DTP sözcüsü çok açık şekilde “olmazsa olmazlarını” ilan etti. Daha önce her fırsatta tekrarladıkları gibi :

a- Kürt kimliğinin tanınması, Kürtçe’yle birlikte anayasal güvence altına alınması.
b- Kürtçe’nin okullarda ders olarak okutulması.
c- Yerel yönetimlere “demokratik özerklik” taleplerini karşılayacak ölçüde geniş yetkiler verilmesi.

Bu üç ana başlıktaki isteklerin Türkiye’de iki milletli bir yönetim kurulması anlamına geldiği ortada iken, liberal, ikinci cumhuriyetçi ve siyasal İslamcı çevrelerin tabloyu görmezlikten gelmeleri, bu konuşmayı övmeleri milletimizin zekasıyla alay etmektir. Bunlar sorunu demokratik, kültürel hakların verilmesi ve etnik kimliğin tanınması şeklinde algılamakta ısrar ettikçe problem derinleşiyor, verdikleri zararın çapı büyüyor. Bu tarz destekleriyle örgütü silah bırakmamaya, isteklerini abartmaya, daha pervasız ve saldırgan olmaya teşvik etmiş oluyorlar. Bunların övgülerinden, yazılarından, konuşmalarından hoşnut olan Hükümet, “ortak cephe” nin el birliğiyle oluşturmaya çalıştığı sanal dünyayı esas alıyor. Toplumsal tepkileri ya görmezlikten geliyor yahut küçümsüyor. Anketlerde ortaya çıkan siyasî tablonun anlamını düşünme ihtiyacı duymuyor.

Yapılan anketler son aylardaki gelişmelerin AKP’nin özellikle Akdeniz ve Batı bölgelerinde ciddi oy erimesi yaşadığını gösterirken, yandaş medyadan farklı yorumlar duyuluyor. Mesela AKP’nin Anayasa taslağını hazırlayan Komisyonda yer alan ve Dicle Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan bir profesör, demokratik açılım sürecinin tartışılmaya başlamasıyla yapılan araştırmalarda AKP oylarındaki düşüşlerin konjontrüel olduğunu iddia ediyor ve şöyle diyor: “Çocukları askerde olsun, dağda olsun ölmeyen anneler için çözüm isteyen AK Parti tek adres olacaktır. Hem Doğu’da hem Batı’da”.

İktidar olaylara bu pencereden bakmak yerine, gerçekleri olduğu gibi görebilseydi esas problemin etno-milliyetçi Kürt hareketinden, PKK-DTP’nin kimlik ve kültürel taleplerin çok ötesinde “ayrı bir millet” iddiasından kaynaklandığının fark edebilir; ne verilirse verilsin üniter devlet yapısı içerisinde kültürel kimlikleriyle yaşama gibi bir niyetlerinin bulunmadığını anlardı.

DTP sözcülerinin esas amaçlarını barış, özgürlük, demokratikleşme gibi popüler değerleri sık sık vurgulamak suretiyle örtmeye çalışmalarını ciddiye almak, bu söylemlere güvenmek, huzurun sağlanacağına inanmak tam bir aymazlıktır. Bunun da ötesinde olmayan bir eğilimi hızlandırma mülahazasıyla güvenlik ve beka gibi iki çok önemli hususu ve toplumsal bütünlüğü askıya almak, başta silahlı kuvvetler olmak üzere devletin temel organlarının ölçüsüz eleştirilerle yıpratılmasına seyirci kalmak tarihî bir vebaldir.

Hükümet 34 PKK’lının Türkiye’ye girişleri sırasında yaşanan tablonun sağlıklı bir tahlilini acaba yaptı mı? Sıradan bir bürokratik hata olmanın çok ötesine taşan manzaranın anlamını düşünebildi mi? Gelişleri ertelemek sorunu çözmek anlamına gelir mi?

Bölgede uçan kuştan haberdar olacak kadar geniş bir istihbarat ağına sahip olan devlet, militanların gelişlerinin örgütsel bir gösteriye, zafer alayına dönüştürme amacıyla günlerce önceden yapılan hazırlıklardan nasıl haberdar olmaz; oldu ise neden gerekli tedbirleri almaz?

PKK düzenlenen bu gösteri sonucu yıllar boyunca elde edemeyeceği bir propaganda ve telkin imkânını bir çırpıda buldu. Özellikle taşınıp getirilen ve topluluğun önlerine yerleştirilen 6 ila 15 yaşlarındaki çocuklar karşılarında örnek ve kahraman olarak tek tip elbise giymiş militanları gördüler. Doğal olarak model insan imajı olarak zihinlerine yerleşen bu terörist tipleri örnek alacaklar; onlara benzeyerek silahlı militan olmak suretiyle saygınlık kazanacaklarını, taktir edileceklerini düşünüp hayaller kuracaklar.

Sadece bu çocukların psikolojilerinde yaşanan olumsuz etkiler bile ülkemiz ve milletimiz adına telafi edilemeyecek bir kayıptır.

Süreç ciddi bir hazırlık yapılmadan, alt yapısı ve ana hatları belirlenmeden, siyasi merkezler arasında asgari seviyede bile iletişim ve diyalog kurulmadan başlatıldı. Üslup ve yöntem olarak yanlış yürütüldü. Polemiklerin şiddetlenmesine, tansiyonun yükselmesine seyirci kalındı. Merakla beklenen Meclis görüşmelerinde de dilek ve temenni olmanın ötesinde bir anlam taşımayan sözlerin dışında esasa ilişkin bir şeyler ortaya konulmadı. Dolayısıyla aylardır devam eden belirsizliğin önümüzdeki günlerde de aynı çizgide sürüp gitmesi muhtemeldir.

Toplumu derinden etkileyen, insanlarımızı kaygılandıran, kuşkulandıran, psikolojik dengeleri sarsan bugünkü atmosferin devam edecek olması kuşkusuz nahoş bir durumdur. Anaların gözyaşlarını dindirmek, barıştan ve huzurdan yana olmak yahut olmamak gibi sorularla toplumu bir tercih açmazına sürüklemekle, altı ısrarla boş bırakılan, retorikten öte bir anlam taşımayan konuşmalarla, yazılarla problem çözülmüyor; aksine daha da ağırlaşıyor. En tehlikelisi de Türk milleti kavramının sıradan bir etnik tanımlamaya dönüştürülerek, Osmanlı üst kimliğinin yerine Anayasal vatandaşlığı oturtarak Halil İnalcık’ın bahsettiği gibi, “bir Osmanlı nizamı” kurmaya özenen siyasal hesaplardır. Sayın Nevzat Kösoğlu Türk Yurdu’nun Kasım 2009 sayısında çok önemli noktalara değinmiş ve ikazlar yapmıştır: “Günümüzde bazı kavramları yanlış kullanarak Kürtçülere yardaklık edenlerden, bilmediği konularda kendilerini yetkin zannedenlere ve konuşmaya mecbur hissedenlere kadar bir çok insan çokca konuşmaktadır. Bunlar kamuoyunu etkilese, zihinleri bulandırsa da önemsemeyebilirsiniz ama Cumhuriyetin Başbakanı da ısrarla aynı yanlışı vurgulayıp duruyorsa, külahı önümüze koymak zamanındayız demektir...... Başbakanımızın danışmanlarının ısrarla harekete geçmelerinin ve ona şu gerçekleri bir kere daha açıklamalarını isteriz. Konuşmalarındaki ifade tarzı Türk’ü de diğerleri gibi bir etnisite adı olarak anladığı izlenimini veriyor; kesinlikle yanlıştır. Türk tarihin hiçbir döneminde bir etnisite adı olmamıştır.”