TÜRK OCAKLARI

GENEL MERKEZİ

Bölgesel Anaforun Ana Merkezi Suriye

Türkiye sadece hava şartları bakımından değil, uluslararası ilişkiler ve bölge dengelerine bağlı olarak çok sıcak bir yaz yaşıyor. Muhaliflerin Şam ve Halep’te yoğunlaşan silahlı baskısı karşısında, kuvvetlerini bu bölgelere kaydırmak zorunda kalan Esat, Kürt nüfusunun yoğunlukta olduğu Kuzey bölgesini boşalttı; bir başka ifadeyle buraları PKK, PYP ve Barzani’nin oluşturduğu Kürt koalisyonuna terk etti.

PKK’nın bu ülkedeki kolu olan Suriye Demokratik Birliği (PYD) bu yöndeki bir gelişmeye aylar öncesinden hazırlıklı olduğundan inisiyatifi eline geçirmekte zorlanmadı. PYD lideri Salih Muslim basına yaptığı açıklamalarda “öz savunma birlikleri” kurduklarını, “demokratik özerklik” talep ettiklerini ifade ederken, tıpkı PKK ve siyasî uzantılarının esas amaçlarını örtmek için başvurdukları üslubu kullandığı açıkça görülüyor. Hedeflerinin bir iki hamle sonra büyük Kürdistan’ı kurmak olduğunu gizlemek suretiyle oluşacak tepkilere önlem almış oluyorlar.

Barzani’nin bu bölgede kontrolü kendi elinde tutmak istemesine rağmen PKK-PYD’nin hakim duruma geçmesi ne derece organize olduklarının somut örneğidir. Diğer taraftan Suriye’deki gelişmeler önümüzdeki dönemde nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, Kürtler şimdiden politik bir başarı kazandılar. Tek silah atmadan, hiç zahmete girmeden fiilen “statü” edinmiş oldular.

PYD yöneticilerinin PKK ile organik ilişkilerinin bulunmadığı, sadece “ideolojik ve felsefî” bağlantılarının olduğu şeklindeki açıklamaları gerçeği yansıtmıyor. PKK Suriye Kürtleri arasındaki etkisinin sonucu olarak örgütün dağ kadrolarının üçte birini buradan temin ediyor. Bazı gazete haberlerine göre Başbakanlığa ulaşan istihbarat raporlarında bu durum ayrıntılı olarak anlatılıyor. Buna göre PKK bayrağı bulunmayan araçların Halep’e geçemediği, sınır boyundaki Suriye şehirlerinin neredeyse tamamının örgütün kontrolüne girdiği vurgulanıyor.
PKK, PYD üzerinden yaptığı Suriye hamlesini doğrudan kendi gücü ve becerisiyle gerçekleştirmedi. Doğru bir tespit yapabilmek için tabloyu bütünüyle okumak, nerelerden bu noktaya gelindiğini yeniden hatırlamak gerekiyor.

Bir kere ABD’nin Irak’a yönelik 1991 ve 2003 operasyonlarının sonuçlarına bakıldığında, harabeye dönen, üçe bölünen, bir milyona yakın insanın hayatını kaybettiği, iç çatışmaların hâlâ bütün şiddetiyle sürdüğü Irak’ta tek kazananın Kürtler ve PKK olduğu açıktır. ABD için stratejik, politik ve ekonomik önemi yüksek bu askerî operasyonların, en ince ayrıntılarıyla düşünüldüğü Washington’da, bu sonuçların önceden hesaplanmadığını öne sürmek küresel sistemin işleyişini, patronlarının zekasını küçümsemek anlamına gelir.

Yıllarca önce ilk Irak operasyonu günlerinde Güneri Civaoğlu gazetesinde Amerikalı bir albayın anlattıklarını yazmıştı. Bu albay görüşmede duvardaki bir haritada Türkiye’nin Güneydoğu bölgesini göstererek şunu söylüyor: “Biz buraya Kürt Devleti’ni kurmak için geldik.” Civaoğlu, Türkiye’nin buna asla müsaade etmeyeceğini söyleyince aldığı cevap çok düşündürücüdür: “O zaman Irak Kürtleri’yle savaşırsınız.”

Güneri Civaoğlu 13 Ocak 2007 tarihli makalesinde de bu görüşmeyi hatırlatarak şunları yazmıştı: “Ortadoğu’nun ağırlık merkezi, Filistin’den Bağdat’a kayıyor. Ortadoğu haritası pergelin sabit ayağı Bağdat’ta tutularak, diğer ayağına, öncelikle Kuzey Irak, Basra, İran, Suriye ve Türkiye üzerinde tur attırarak çizilecek gibi görünüyor. Bu anımın tam olması için birkaç ekleme yapayım. Bu söylem, önce ABD’li bir albay, sonra bir başka salonda gene bir ABD’li yarbay tarafından söylenmişti. Adeta “bu laflar bir albayın laf ola konuşması değildir, bakın iki kez ve iki ayrı salonda aynı şeyi vurguluyoruz” mesajı verilmişti. Her iki ABD subayı da konuşmalarını Türkçe yapmıştı. İkisi de Ankara’da TBMM binasının hemen yanındaki Amerikan Yardım Kurumu (JUSSMAD)da birkaç yıl görev yapmışlar, Türkçe’ye hakimdiler. “Türkçe konuşalım da kafana iyice girsin” der gibiydiler sanki. Haritalar önüme açılmadı, duvarlardaydı. Avuçlarını Kuzey Irak’ta gezdirerek bağımsız Kürt devletinin kurulacağı bölgeyi göstermişlerdi. Söylemde şuydu: “Burada kalan Saddam’ın silahlarını Kürtler ele geçirecek. Kürt Devleti’ni kuracaklar. Türkiye’den toprak isteyecekler, ya vereceksiniz ya da vermeyip savaşacaksınız.”

Türkiye 1 Mart tezkeresini reddederken bölgedeki büyük oyunun dışına düşmüş oldu. Nitekim Barzani iki ay sonra Mayıs ayında “bu operasyonda Kürtlerin en büyük kazanımı tezkerenin TBMM’nde reddini sağlamak suretiyle Türk askerinin Irak’a girmesini önlemek olmuştur” sözleriyle bunu açıkça ifade etti.

2003’den bu yana bölgedeki gelişmeler ABD ve İsrail’in Barzani ile yürüttüğü politikalara göre şekilleniyor; bu arada PKK Türkiye’yi bloke edecek şekilde çok ustaca fonksiyonel kılınıyor. Türkiye terörle mücadelesinde Washington’dan ciddi bir destek alamıyor. Teröristleri kınayan mesajların, sözlerin etki sağlamadığı ortada. Bunun yerine sadece ihtiyacımız olan insansız hava uçaklarını alabilseydik bu mücadelenin sonuçları çok daha farklı olurdu.

ABD başka bir şey daha yapıyor, sürekli olarak Ankara’nın Erbil’le ilişkilerini geliştirmesi telkin ediliyor. Barzani’nin güvenilirliği ve samimiyeti yıllardır bilinmesine rağmen bu telkinlere uyma ihtiyacı duyduğumuzdan kontrolü elimizden kaçırmış bulunuyoruz.

Barzani’nin PKK üzerinde etkili olacağını, teröristlerin dağdan inip silahlarını bırakacaklarına inanılarak atılmaya çalışılan adımların sonuçları ortada. Açılım ve Habur fiyaskolarının maiyeti, amacı ve hedefi hala belirsizliğini koruyan Oslo görüşmelerinin Türkiye’ye neler kaybettirdiğini, buna mukabil PKK’nın kazanımlarının neler olduğunu herkesin iyi düşünmesi gerekiyor.

Meşhur sözdür; “nereye gideceğini bilmeyen, dümeni doğru tutulmayan bir gemiye hiçbir rüzgârın faydası olmaz.” Türkiye’nin otuz yıldır temel sıkıntısı ne yapacağını, nasıl hareket edeceğini kararlaştıramamasından kaynaklanıyor. Bu nedenle oluşan kritik ve stratejik belirsizlikler örgüte avantaj sağladı.

Şimdiye kadar olanlar oldu. Artık bundan sonrasına bakmak, yakın geçmişin ciddi bir muhasebesini yaparak, yanlışları belirleyerek güvenlik ve beka konularımızı yani millî nitelikli politikalarımızı sağlam bir zemine oturtarak geleceğimizi teminat altına almak zorundayız.

PKK sempatizanlığı yapmayı, devlete olan ideolojik husumetlerini örgüt üzerinden tatmin etmeyi, pan-kürdist projeleri desteklemeyi ideolojilerinin gereği gören ve kendilerini aydın olarak tanımlayan bilinen kesimlerin barış ve demokrasi gibi kavramları ahlaksızca istismar ederek kafa karıştırmaya yönelik girişimleri kimseyi şaşırtmamalıdır. Özellikle ülke yönetiminden sorumlu kimselerin, siyasetçilerin, sivil ve asker bürokratların bu çabalardan etkilenmemeleri gerekiyor. Bunu başarabildikleri ölçüde doğru değerlendirme yapabilirler, sağlıklı karar verebilirler.

Malum çevrelerdeki isimlerin yakın geçmişte neler yaptıkları, hangi örgütler adına Türkiye’de Marksist, Maoist, Baas tipi bir yönetim kurmaya çalıştıkları sadece arşivlerde değil, hafızalarda da canlı şekilde duruyor. Düne kadar Moskova’nın, Pekin’in hatta Tiran’ın sözcülüğünü coşkuyla yapanların yeni Kürdistan’a “eyvallah diyebilmeliyiz” diyerek fetva vermeleri (Oral Çalışlar, 27.07.2012-Radikal), PKK ve Öcalan’ın isteklerini haklı ve meşru görmeleri, bunları karşılamanın barışın ve huzurun şartı olduğunu öne sürmeleri dünkü ezberlerinin günümüzdeki tekrarıdır.

Suriye’deki gelişmeler önümüzdeki kısa dönemde karşımıza çıkacak çok daha kapsamlı sorunların habercisidir. Ülke bütünlüğü konusunda hemfikir olan siyasi merkezlerin bir araya gelerek, Türkiye’nin kaderinin söz konusu olduğu bilinci içerisinde işbirliği yapmaları, acilen “millî bir politika” ekseninde buluşmaları zorunludur. Sayın Başbakan’ın “PKK ve PYD’nin hayali haritalarına eyvallah etmeyiz” sözü ve Dışişleri Bakanı’nın Barzani ile yapacağı görüşme ancak bu yaklaşımla anlam kazanır.

Nuri GÜRGÜR