TÜRK OCAKLARI

GENEL MERKEZİ

DTP’NİN Kapatılması ve Etnik Fitnenin Geleceği

18 Aralık 2009
Nuri Gürgür


Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatma kararını Ahmet Türk “hukuki değil, siyasî bir karardır” diye yorumladı. Oysa karar öncesinde partinin kapatılmasını istemeyenler Yüksek Mahkeme’nin hukukun dışına çıkmasını, konjonktürü dikkate alarak siyasî bir tavır almasını ve böylece partiyi kapatmamasını istiyorlardı. Oysa Ahmet Selim’in ifadesiyle “Anayasa Mahkemesi DTP’yi kapatmasaydı kendini kapatması gerekirdi. Bu kapatma kararı çok normal, çok kaçınılmaz bir karardır ve “bedahatın delalete ihtiyacı yoktur” denilecek kadar açık bir manzara söz konusudur.”

Anayasa Mahkemesi’nin kararı AİHM içtihatlarıyla ve Venedik Kriterleriyle örtüşmektedir. Yüksek Mahkeme “şiddet” unsurunu dikkate almış, DTP’nin terör örgütü PKK ile organik bağını belirleyerek bu kararı vermiştir. Bu durumda kapatılan partinin yöneticilerinin AİHM’ne yapmaları beklenen başvurularının hukukî bir karar verilmesi durumunda sonuçsuz kalması kesin gözüküyor. Çünkü AİHM birkaç ay önce İspanya yargısının ETA terör örgütü ile ilişkisini gerekçe göstererek Herri Batasuna Partisi hakkında verdiği yasaklama kararını incelemiş ve sözleşmeye uygun bulmuştu. Venedik kriterlerinde de siyasî partilerin ancak şiddeti demokratik anayasal düzeni yok etmek ve temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmak amacıyla bir araç olarak kullanmayı “savunmaları” yahut açıkça şiddet kullanmaları durumunda kapatılabileceği vurgulanmıştır.
DTP terör örgütü ile bağlantısını hiçbir zaman inkâr etmemiştir. Üstelik bunu aynı çizgide politika yapan ve Anayasa Mahkemesi tarafından önceki dönemlerde kapatılan selefi konumundaki siyasi partilerden daha açık göstermiş, son aylarda bu görüntüyü çok daha belirgin hale getirmeye çalışmıştır. Anayasa Mahkemesi kararını verirken savcılığın sunduğu yüzlerce belgeyi incelemiştir. Bunların hemen hepsi bu partinin yöneticilerinin toplantılarda yaptıkları konuşmalardan ve basın açıklamalarından derlenmiştir.
Kapatılan partinin eş Genel Başkanı Ahmet Türk[2]’ün milletvekilliğinin düşmesi ve siyasî yasak getirilmesi bazı çevrelerde üzüntüyle karşılandı ve haksız bulundu. DTP’nin Meclis’deki iki buçuk yıllık döneminde doğrudan Öcalan’ın sözcülüğünü yapmaya çalışan isimlerin cezalandırılmamalarıyla kıyaslandığında bu kanaatler pek de haksız sayılmaz. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin yasa gereği sadece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın sunduğu iddianameyle sınırlı olarak karar vermesi, daha adil bir tasnif yapılmasına imkan vermemiştir. Başsavcılığın bu iki yıllık dönemde sergilenen görüntüyü nasıl görmezlikten geldiğini izah etmek hayli zordur. Sonuçta yasaklanmayı çoktan haketmiş olan isimlere dokunulmaması doğrudan örgütün “siyasî komiseri” gibi oluşturulan KCK’nin işine yarayacak, bundan sonraki örgütlenmeyi ve terör faaliyetlerini kontrolüne almasına zemin hazırlayacaktır.

DTP SİYASAL BİR PARTİ MİYDİ?

Aslında Ahmet Türk’ün DTP içinde sergilediği siyasî profil bu partinin yapısının, bağlantılarının, siyaset anlayışının ilginç bir yansımasıdır. Birçokları Ahmet Türk’ün diyaloga açık bir insan olması ve ölçülü konuşmaları nedeniyle “Eş Genel Başkan” olmasını memnuniyetle karşılamışlar, partiyi PKK ekseninden uzaklaştırarak meşru bir zemine oturtacağını düşünmüşlerdi. Ancak bu beklentilerin bir hayal olduğu kısa zamanda anlaşıldı. 2007 seçimlerini takiben Mecliste oluşan DTP grubunun, başta Ahmet Türk olmak üzere, birkaç ılımlı ismi nispeten daha özgür bir çizgiye özendilerse de, İmralı’dan ve Kandil’den aldıkları etkili ikazlar sonucu kısa zamanda “hizaya” geldiler; partinin “önder” tarafından belirlenen yapısının en ufak bir şekilde değişmeyeceğini anladılar.
Bu durum PKK’nın örgüt yapısı, hiyerarşik düzeni, çalışma yöntemi ve ilkeleri düşünüldüğünde son derece doğal görülmektedir. Çünkü örgüt Marksist-Stalinist esaslar üzerinde inşa edilmiştir. Bu kaskatı disiplin anlayışı bağnaz ve lümpen bir etno-milliyetçilikle birleştirilince, ortaya mekanik bir düzen içinde çalışan, bireysel duygu ve tercihlere yer verilmeyen, gözü kapalı bir itaat anlayışının egemen olduğu “önder”in ilahlaştırıldığı bir örgüt yani PKK çıkmış oldu.
DTP tıpkı daha önce aynı eksende kurulup mahkeme kararıyla kapatılan benzerleri gibi, klasik anlamda siyasal bir kuruluş değil misyonunu ve işlevini “önder”in belirlediği politik mekanizmadır. Bu yapı içinde yönetici konumunda kim olursa olsun, hiyerarşik disiplinin dışına çıkamaz. Siyasî tecrübesi ve birikimiyle Eş Genel Başkanlık görevini Ahmet Türk’ten daha iyi yapacak kimse olmadığından görevini sürdürmüş, ancak sürekli kontrol altında tutulmuştur; kendi inisiyatifiyle hareket edeceği bir alan bırakılmamıştır.

ÖCALAN KÜLTÜ

Ahmet Türk’ün zaman zaman durumunu ve mecburiyetlerini ifade eden açıklamaları oldu: “….Ben PKK teröristtir, kınıyorum dediğim zaman bunun silahı bırakması üzerinde etkisi mi olur? Onu hesaplamak lazım. PKK’yı “teröristtir” diye ilan ettiğim gün benim halkı ikna etme şansım kalıyor mu? Halkın bazı talepleri vardır ve Devlet çözüm için ona bir formül geliştirmezken, halk bana ne diyecek?”
Ahmet Türk bazen de Öcalan’ın siyasî temsilcisi olarak konuşmayı tercih etti: “Türkiye’de kötü oyunlar oynanıyor. İmralı’da Abdullah Öcalan arama yapmak bahanesiyle birileri tarafından koluna girilerek yere düşürüldü; hakarete maruz kaldı. Bunu duyan halkımız ister istemez tepkisini dile getirdi. Oradaki gardiyan ve polisler bunu yapıyor. Buna rağmen Başbakan çıkıp DTP’nin halkı kışkırttığını söylüyor. Kürtleri sınamak için mi yaptınız, acaba ne tepki verirler diye.”[3]
DTP’nin diğer yöneticileri ve milletvekilleri çoğu zaman daha açık ve ölçüsüz konuştular: “Öcalan sahipsiz değildir. Arkasında Kürt halkı var. Üç buçuk milyon insan Öcalan’ı iradesi kabul ediyorsa Öcalan’a dokunmak yürek ister. Bu ülkede barışın, kardeşliğin ve hukukun üstünlüğünü getirmek ve akan kanın durmasını istiyorsanız Sayın Öcalan’ı serbest bırakın. O zaman bakın barış nasıl gelecek?”[4]
Öcalan’ın doğum gününü kutlamak vesilesiyle terör örgütünün düzenlediği gösteride ölen bir kişi için Ergani’de düzenlenen toplantıda konuşan ve şu sıralarda adı örgütün yeni partisinin başkanlığı için geçen Selahattin Demirtaş şöyle diyor: “Biz şehitlerimizin yarattığı değerlerle bugüne geldik. Biz şehitlerimizin aydınlattığı yolda halkın özgür geleceğinin mücadelesini veriyoruz.”[5]
Aynı Demirtaş Diyarbakır’daki bir başka toplantıda da şunları söylüyor: “Sizin terör dediğinize biz terör demeyiz. Bu meseleye terör sorunu olarak bakmayız. Çünkü Kürt sorunu sosyal bir problemdir. Aynı zamanda hem merkezî Devlet yönetimine ortak olmak istiyorlar, hem de kendi kendilerini yönetmek istiyorlar”
Bazı liberal yazarların siyasî haklardan mahrum edilmesini esefle karşıladıkları eski DEP milletvekili Selim Sadak Nusaybin’de “Yaşasın Apo, Nusaybin ovası Apocuların yuvası” diye slogan atıldığı toplantıda konuşmasına şöyle başlamıştı: “Başta Öcalan olmak üzere, tüm cezaevlerindekileri selamlıyorum. Barış Öcalan’ı muhatap almakla olur.”
Emine Ayna da aynı toplantıda şöyle diyor: “Eğer bugün Kürtçe diye bir dil varsa bu silahlı ve silahsız mücadelenin sonucudur.”
Partinin “şahinler” diye tanımlanan radikal grubunun temsilcisi konumundaki Emine Ayna kapatma davasının görüldüğü kritik günlerdeki sözleriyle dikkatleri üzerinde toplamıştı: “Ben birey olarak Öcalan’ı önemsiyorum, ben PKK’yı önemsiyorum. Çünkü çok iyi biliyorum; eğer o yıllarda PKK gibi bir örgüt ve Öcalan gibi bir lider çıkmasaydı şu anda Kürt kimliğimizi bilmiyor olacaktık. Bu tarihi bir gerçek….. Bir devlet silahı ve askerî yöntemleri halkları bastırmak için kullanıyorsa, bu halklar silahla, askerî yöntemle baskılananlar, ortak kimliğe sahipse o kimliğin, o kolektif gücün buna karşı aynı araçla mücadele etme hakkı bulunduğuna inanıyorum. Bizim Fis köyüne gitmemiz tarihimize sahip çıkmamızdır. PKK bir tarihtir. Bugün bu tarihe sahip çıkıyor olmamız eleştirilmemeli, anlaşılmalıdır. Bizim siyaset yapma koşullarımızı Öcalan ve PKK hareketi ortaya çıkarmıştır. Benden bunu inkar etmem beklenmemeli.”[6]
DTP Öcalan kültünün politik figürü olmaktan kurtulamaması nedeniyle, parlamentoda grup oluşturmasına rağmen bağımsız bir siyasî varlık kazanamadı. İmralı’dan gelen talimatlar doğrultusunda, Öcalan’ı sürekli ön plâna çıkarmayı, siyasî bir muhatap olarak kabulünü sağlamayı, aşama aşama önce cezaevi şartlarını yumuşatıp, ev hapsi gibi bir noktaya getirdikten sonra özgürlüğüne kavuşturmayı birinci hedef olarak benimsedi. DTP’lilerin, psikolojik dengesi bozuk, psikopat ve narsist kişiliği son derece belirgin bu kimseyi baş tacı yapmaları, tebası olmak için koşuşturmaları, mistik bir anlayışla bağlanmaları başlı başına bir inceleme konusudur.

PKK VAR OLDUKÇA KONTROLÜ BIRAKMAZ

PKK çeyrek yüzyıldır etno milliyetçi Kürtçülük hareketini yönetiyor ve yönlendiriyor. Şerafettin Elçi yahut Abdülmelik Fırat gibi örgütün dışında kalarak, amacı paralel ancak hiyerarşisi farklı siyasî örgütler kurmaya çalışanların çabaları taraftar bulamadıklarından, sönük ve başarısız kaldı. DTP’nin kapatılmasından sonra parti tabanına, örgütün kitlesel varlığına ne yapacaklarını İmralı’dan gelecek işarete göre PKK söyleyecektir. Nitekim Diyarbakır’da toplanan ve örgütün üst kurultay işlerini yapan Demokratik Toplum Kongresi’nden sonra yapılan açıklamada, TBMM’den çekileceklerini, yedekte tutulan Barış ve Demokrasi Partisi çatısı altında faaliyetlerini sürdüreceklerini açıkladılar.
Bu kararın anlamı açıktır. İçeride ve dışarıda yoğun bir propaganda kampanyası yürüterek, ajitasyon yaparak demokratik haklarının gasp edildiğini, halkın iradesinin çiğnendiğini, özgürce siyaset yapmalarına imkan bırakılmadığını ilan edip Devlet’i suçlayacaklar. Böylelikle bir taraftan örgütün bölge halkı üzerindeki nüfuzunu güçlendirmeye, diğer taraftan Batı kamuoyunun sempatisini kazanarak AB üzerinden Türkiye’ye baskı yapılmasına çalışacaklar.
DTP yöneticileri Anayasa Mahkemesi’nin kararını takiben, Diyarbakır’da bir gövde gösterisi düzenleyerek, Meclis’ten çekilmeye karar verdiklerini, buna ilişkin olarak istifalarını hafta başında Meclis Başkanlığı’na sunacaklarını açıkladılar. Ancak Ahmet Türk, birkaç gün geçtikten sonra Ankara’da arkadaşlarıyla birlikte yaptıkları açıklamada Meclis’ten çekilmeyeceklerini, BTP bünyesinde grup oluşturarak siyasete devam edeceklerini açıkladı. Bu karar değişikliğinin Öcalan’ın yönlendirmesiyle yapıldığı açıktır. Sık sık yaptıkları gibi laf cambazlığıyla, kendilerini demokrat, barıştan yana ve mağdur edilmiş bir kesim olarak göstermek suretiyle taktik ve manevra şeklinde uyguluyorlar. Kurnazca bir yaklaşımla sempatizanları liberal çevrelerin, kendilerini aydın olarak tanımlayan grubun desteğini de arkalarına alarak, Devlet’ten olabildiğince fazla taviz koparmak istiyorlar. Bu bağlamda Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk, muhtemelen Mardin’de seçimin yenilenmesini sağlayacak bir kombinezonla yeniden milletvekili yapılacaklar.
Meclis’te kalarak yeni bir atak başlatmaya hazırlanan, Kandil’den inmeyen, silah bırakmayan, fırsat buldukça kanlı terör eylemlerini sürdürmekte kararlı olan örgüt, kış ayları boyunca şehirlerde düzenlemekte olduğu korsan gösterileri devam ettirecektir. Militan ve robot kadrolar oluşturmak amacıyla çocuk yaştaki gençlerin öne sürüldüğü bu eylemlerle güvenlik güçlerini yormak, Devleti usandırmak, halkı sürekli taciz ederek huzursuz kılmak suretiyle toplumun psikolojisini bozmayı amaçlıyorlar.
Örgütün çok yönlü, sistemli ve planlı bu girişimlerine karşı Devlet’in etkili, kapsamlı ve doğru düzenlenen bir mücadele hazırlığının, tehlikenin büyüklüğüyle orantılı projesinin var olduğu ne yazık ki söylenemez.

AÇILIM DENEMELERİNİN TAHRİPKAR ETKİLERİ

Özellikle “alacakaranlıkta açılım denemeleri”nin toplumda yol açtığı psikolojik tahribat, toplumsal karmaşa endişe verici boyutlara ulaşmıştır. Yakın zamanlara kadar tartışma konusu yapılmayan, kültürümüzde yeri ve geleneği bulunmayan kimlikle ilgili konular artık sokaklarda, kahvehanelerde, okullarda, iş yerlerinde giderek yükselen tonda tartışılıyor. İnsanların zihinlerinde komşusunun, arkadaşının, tanıdıklarının etnik kimliğini araştırma ve irdeleme eğilimleri beliriyor. Birlik, kardeşlik ve bütünleştirme iddiasıyla başlatılan girişim, ilk adımıyla birlikte yapılan hatalar ve hüküm süren belirsizlikler nedeniyle ayrışma çizgisine doğru savruluyor. Toplumun yüzyıllardır birlikteliğini sağlayan ortaklıklar ve müşterek değerler sosyolojik gerekçesi bulunmayan etnisite iddialarıyla ciddi şekilde sarsılıyor. Türk millî kimliğinden söz etmek, millî değerleri benimseyip savunmak çağdışı ve antidemokratik gösterilip fiilen yasaklanmaya çalışılıyor. Bireysel haklar ve özgürlükler kapsamında değerlendirilmesi gereken meseleler ucu açık, radikal yanı ağırlıklı açılım girişimleriyle kolektif haklara dönüşüp siyasallaşıyor. Sonuçta içeriği ideolojik ve politik niyetlere göre doldurulmaya çalışılan demokratikleşme girişimleri örgüte alan kazandırıyor, güçlendiriyor, daha saldırgan ve tahripkâr hale getiriyor.
Giderek endişe verici bir tabloya dönüşen, sosyal bir karmaşa oluşturan bu ortamın birinci derecede sorumlusu olan Hükümetin yanlışta ısrar etmek yerine, bütün bu gelişmeleri objektif şekilde değerlendirmesi, etraflı bir muhasebe yapması gerekiyor.
Bu açılım denemelerinde baştan itibaren çok ciddi hesap hataları yapıldığı, yanlış ve eksik bilgilendirmelerle hareket edildiği anlaşılmaktadır. Duyumlara göre stratejik öneme sahip bir devlet kurumunun başındaki kişinin, bir yandan Kuzey Irak’daki yönetimle, diğer yandan örgütle ve belki de Öcalan’la kurduğu temaslar sonucu hazırladığı projelerin gerçekçi olmadığı görüldü. PKK’nın bazı adımları atmamız halinde silah bırakacağı, Kandil’i boşaltacağı, eylemlerine nihayet vereceği yolundaki bilgilerin gerçeği yansıtmadığı son dönemlerdeki gelişmelerle ortaya çıktı. Öcalan’ın kendisinin dışında hiç kimsenin muhatap alınmasına icazet vermeyeceği görüldü. DTP’nin PKK’nın vesayetinden kurtulmak gibi bir niyetinin bulunmadığı bir kere daha anlaşıldı.
34 PKK’lının Silopi’den girişlerinden başlayarak yaşanan rezalet, haber almak konusunda yaşanan keşmekeşin tipik bir örneğidir. Bölgede üç ayrı istihbarat kaynağına sahip bulunan Devlet, örgütün on binlerce insanı seferber etmek üzere günlerdir sürdürdüğü hazırlıklardan nasıl haberdar olmaz? Haberdar oldu ise neden tedbir almaz? Bu tarihi facianın sorumluları neden açığa çıkarılıp gerekenler yapılmaz?

REŞADİYE’DEKİ SALDIRININ ANLAMI

Örgüt varlığını sürdürmek ve silah bırakmamak konusundaki kararlığını Reşadiye’de gerçekleştirdiği saldırıyla herkese anlatmış oldu. Bu mesajıyla :

  1. Son yıllarda sürekli yaptığı gibi kışa girilirken ses getirici, sansasyonel eylemlerle, karakol baskınlarıyla üç dört ay boyunca barınaklarına çekilecek olan militanlarına moral vermeyi,
  2. Bölgenin mezhepsel özelliği bağlamında örgütün varlığını ortaya koymayı, son haftalarda Dersim ayaklanmasının bastırılmasıyla ilgili tartışmalar sürerken bu konuya sahiplenerek kitlesel destek edinmeyi,
  3. Devlete muhatabın sadece örgüt olduğunu, inisiyatifi bir başka merkezde arayamayacağını göstermek istedi.

PKK kışı muhtemelen her zamanki gibi sığınaklarında geçirecek, eylemlere başlamak için ilkbaharın gelmesini bekleyecektir. Ancak bu önümüzdeki aylarda hareketsiz kalacakları anlamına gelmez. Nitekim terör örgütünün Kandil’deki elebaşısı Karayılan Kürt gençlerini dağa çıkmaya yahut sokak eylemlerine yoğun şekilde katılmaya çağırdı. PKK’nın şehir örgütü KCK’nin aylardan beri yürüttüğü organizasyonlarla 7 ila 16 yaş arasındaki çocukları örgütlediği, bir oyun heyecanı içerisinde molotof kokteyli ve taş atmayı öğreterek sokaklara saldığı biliniyor. Bu tarzda derlenen küçük yaştaki çocukların ve gençlerin sayısının yüz binden fazla olduğu tahmin ediliyor. Bunun toplumun huzuru, insanların ve malların güvenliği açısından nasıl bir tehdit oluşturduğu ortadadır.
DTP’nin kapatılmasını propaganda malzemesi olarak kullanmakta kararlı olan örgüt şiddet ve zorbalık yöntemini sürdürerek topluma korku salmak, endişe yaratmak, kurumlar üzerinde yoğun bir psikolojik baskı kurmak istiyor. Etno-milliyetçi Kürt hareketini terör olarak görmeyen, demokratik kültürel haklar şeklinde tanımlayan ve sempatiyle bakan liberal, Marksist ve radikal demokrat kesimler başta basın ve televizyonlar olmak üzere, ellerindeki imkanları en geniş şekilde örgütün hizmetine sunuyorlar. Medyanın önemli bölümü PKK’nın düzenlediği eylemleri, gösterileri halkın demokratik tepkileri olarak gördüğünden etkili şekilde eleştirmekten kaçınıyor. Bunun sonucu örgüt kendisine sağlanan bu koruyucu şemsiyenin altında eylemlerini rahatlıkla sürdürürken, toplumda bunlara karşı oluşan doğal tepkiler sistemli şekilde kınanıyor, haksız bulunuyor, bastırılmaya ve sindirilmeye çalışılıyor. Reşadiye’deki saldırıyı PKK üstleninceye kadar bu demokrat kalemşörler olayı başka yerlere çekmeye, zihinleri karıştırmaya, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne çamur atmaya çalıştılar. İzmir’de vatandaşların kendiliğinden gösterdiği tepkiyi faşistlik olarak tanımlarken, İdil’de öğretmenlerin linç edilmek istenmesini, İstanbul başta olmak üzere çeşitli şehirlerdeki Vandalizm örneği saldırıları görmezlikten geldiler.

SİYASETTEKİ TIKANMAYI KİM GİDERECEK?

Hükümet bir yandan örgütün ve sempatizanlarının talepleri, liberal kesimlerin “durmayıp devam et” çağrılarıyla, diğer yandan toplumun giderek yükselen tepkileri arasında sıkışıp kalmış görünüyor. Yaşanan bu belirsizliğin devam etmesi, huzursuzluğu, tedirginliği daha da tırmandıracak toplumsal gerginliği ileri boyutlara taşıyacaktır. Muş’ta meydana gelen olay bu açıdan endişe verici bir örnektir.
Siyasi merkezler arasındaki ilişkilerin kesilmiş olması bu kritik süreçte ortak çözüm arama imkanlarını ortadan kaldırıyor. Yaşanan karmaşa ortamında Devletin üst kademelerinin devreye girmesi, siyasetteki tıkanan kanalları açmaya çalışması, diyalog zemini hazırlaması gerekirken nedense yaprak kımıldamıyor. İktidar siyaseti normalleştirmenin, ortamı sakinleştirmenin öncelikle kendi sorumluluğu olduğunun bilinci içerisinde tansiyonu düşürmeye, tartışma üslubunu yumuşatmaya çalışacak yerde, tam tersini yapıyor. Partinin Kızılcahamam’da düzenlediği toplantıda bazı milletvekillerinin bu yönde yaptıkları uyarıların dikkate alınmadığı görülüyor.
Ülkenin bütünlüğünün ve millî varlığın tartışma konusu yapıldığı bu dönemde örgütün bölgede inisiyatifi eline geçirmesinin, gündemi etkileyecek konuma gelmesinin vebalini kimse taşıyamaz. Hükümet muhatap olduğu iç ve dış telkinlere itibar ederek yol haritası hazırlamaya çalışmanın yanlışlığını, bu tutumun yol açtığı hasarın boyutlarını daha fazla vakit geçirmeden görmeli, gerçeklerle yüzleşmelidir. Ne gerekçeyle olursa olsun hatada ısrarın maliyeti büyük olacaktır. İktidar bunun siyasi maliyetini üstlenmeyi göze alsa bile, milleti ve ülkeyi ilgilendiren tarafının ağırlığını taşıyamaz.


Ahmet Selim, 13.12.2009 Zaman Gazetesi

Öcalan’a olan saygı ve bağlılıklarının teyidi anlamında Genel Başkan yerine Eş Başkan sıfatının kullanılması uygun görülmüştür.

Radikal, 27.10.2008

Kapatılan DTP Iğdır Milletvekili Pervin Buldan’ın Hakkari’deki konuşmasından. 27.10.2008

Milliyet 6.4.2009

28.10.2009, Radikal