TÜRK OCAKLARI

GENEL MERKEZİ

ETNİK FİTNENİN ANATOMİSİ

20 Ekim 2008
Nuri GÜRGÜR


PKK’nın Aktütün Karakoluna yaptığı son saldırı, 25 yıldır devam eden problemin sıradan bir terör olayı olmadığını bir kere daha ortaya koydu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, etno-milliyetçi bir Kürt PKK’nın Aktütün Karakoluna yaptığı son saldırı, 25 yıldır devam eden problemin sıradan bir terör olayı olmadığını bir kere daha ortaya koydu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, etno-milliyetçi bir Kürt ayaklanmasıyla karşı karşıyadır. Bazı çevreler zihniyet ve ideolojileri nedeniyle olayları ısrarla farklı yorumluyorlar, PKK’ya sempatik bakıyorlar; dolayısıyla bu gerçeği saklamaya, kamuoyunu olayların kültürel haklarını, siyasal temsil imkânlarını elde etmek isteyen bir kesimin meşru girişimleri olduğuna inandırmaya çalışıyorlar.
Bu çabaların sonucu toplumun bir bölümü, özellikle entelektüel kesimler bu etnik fitneyi gerçek yönüyle algılamakta zorluk çekiyor. Hatta uyarıları, milliyetçi çevrelerin gereksiz kuşkusu, vehmi ve endişesi olarak gören insanlar var.

PKK, etno-milliyetçi Kürt hareketinin silâhlı eylem örgütü olduğunu hiçbir zaman saklamadı. Bölge insanını, haklarını savunan ve bu amaç için silâhlı mücadele veren bir girişim olduğuna inandırmaya çalıştı. Son yıllarda devletin AB ilkelerine uyum bağlamında bireysel ve kültürel haklarla ilgili yaptığı yasal değişiklikleri, örgüt doğrudan kendi başarısı ilân etti. Bazı muhafazakâr-dindar çevrelerle, neo-liberaller ve solcular da bu iddiayı desteklediklerinden, örgüt kimileri nezdinde terörist bir grup olmaktan çıktı; meşru ve haklı istekleri için mücadele verir konuma geldi. Esasen batılı dış güçler de konuya benzer perspektiften baktıklarından, PKK başından beri, içeride ve dışarıda etkili bir taraftar desteği buluyor.

Son yıllarda bazı dindar ve muhafazakâr basın organlarının ve TRT’nin büyük destek verdikleri, sütunlarını, ekranlarını geniş şekilde tahsis ettikleri bir yazar şöyle diyor:

“…. Bütün bu tartışmaların billurlaşıp sıkıştığı yer ise, ülkelerin toprak bütünlüğü ilkesine karşılık, kendi kaderini tayin hakkının nerde durduğu … Buna karşılık günümüzün post-modern dünyasında, çok uluslu toplumsal zeminin esası, dolayısıyla da ulus devletlerin tatmin edemediği her kimliğin kendi kaderini tayin konusunda hakları var.”

Keza son yılların bir diğer parlayan yıldızı, aynı cenahtaki yayın organlarının popüler yazarı bir iktisat profesörü de benzer görüşleri savunuyor:

“…Aslında 1990 sonrası Avrupa Birliğine giden süreçte ulusal paraların yerini ortak bir para biriminin alması, parlamentoların vergi yasası çıkarma haklarının çok sınırlanması gibi gelişmeler zaten görmek isteyen, beynine zincir vurmayanlar için ulus devletin bitiş sinyalleridir.”

Ulus devlet, bir taraftan çağ dışı kalmış köhne bir yapı olarak ilân edilip tasfiyesi isteniyor; diğer taraftan toplum içindeki bazı grupların bireysel haklarla ilgisi olmayan, doğrudan grup hakları ve siyasal varlık anlamındaki istekleri normal ve meşru talepler olarak görülüyor. Dolayısıyla PKK bunların nazarında haklı istekleri peşinde olan, bunun mücadelesini veren bir örgüt konumuna geliyor. Böylece devletin bölücü-ayrılıkçı örgütle mücadelesinin haklı bir gerekçesi kalmamış oluyor. Aynı gruptan bir başka öğretim üyesi “tezkereye hala gerek var mı?” başlıklı yazısında şunları yazıyor:

“…. Son 20 yıldır konuyu havale ettikleri asker, bir çözüm getiremedi, getiremeyecek de. Risk alabilecek vizyoncu siyasetçilere ihtiyaç var. Kürt meselesinde adım atmak, günlük siyasal çıkar hesaplarına havale ediliyor. Türk Milliyetçilerinin reaksiyonundan siyaseten çekinerek adım atmıyor, işi kolaylığa veriyor, askere havale ediyor.”

Değişik düşünce ortamlarından gelerek ortak bir “kozmopolitan eksen”de buluşan bu insanların en önemli özelliği, Türk Milli kimliğine, milli tarihimize, Türkiye Cumhuriyeti Devletine, kısacası “milli” olmak kaydıyla bize ait her şeye karşı oluşları. Çünkü “Millet” ile ilgili değerler, kurumlar bunların nazarında ya “kavmiyetçilik” yahut “saldırganlık ve şövenlik”tir. Çağdaş ve uygar bir aydın olmak, ciddi bir entellektüel sayılmak için bu değerlerin reddi gerekir.

Bu çevredekiler için, kendini Türk’ten gayri bir gruba hissetmek, bunu dillendirmek, istediklerinin yapılmayışını gerekçe göstererek dağa çıkıp devlete isyan etmek doğal bir tepkidir. Devlet her zaman haksızdır, hatta suçludur; dolayısıyla kendini koruma gibi bir hakkı söz konusu değildir. Buna karşılık bin yıldır bu topraklardaki bütün siyasi oluşumların tek kurucu unsuru olan Türklerin aidiyet duygularını, vatan ve bayrak sevgilerini ifade etmeleri, şehit cenazelerinde teröre tepkilerini yansıtmaları son derece sakıncalıdır. Buna karşılık PKK’nın siyasî temsilcileri, milletvekili sıfatını taşıyan militanları etnik fitneyi kışkırtmak, toplumu gerecek, çatışma ortamına yönlendirecek eylemler düzenlemeleri, örgüte ve elebaşlarına bağlılıklarını her fırsatta açıklamaları demokratik haklarıdır. Her yönüyle Kürt etnikçiliği ve siyasal ayrışma girişimi olan bu eylemlerin demokrasi ve kültürel hakların kullanımı görüntüsü altında meşrulaştırılmaya çalışılması insanımızın aklıyla alay etmek anlamına geliyor. Ancak isimlerinin başında Profesör sıfatını taşıyan, entelektüelliği kimseye kaptırmak istemeyen birçok yazar derin bir fütursuzluk içinde bu tutumu sergilemekte sakınca görmüyor. Mesela Marksist kökenden gelip benzerleri gibi liberal sermaye çevrelerinde kendine yer bulan ve öğretim üyesi sıfatını da taşıyan bir yazar bu bağlamdaki düşüncelerini açıklarken “gelen cenazelerde sürekli bir ‘etnik milliyetçilik’ ayini yaşanması teşvik ediliyor” ifadesiyle nefretini açıkça dillendiriyor.

Yoğun bir kampanya halinde sürdürülen bu telkinlerin, çabaların amacı açıktır. Milli hassasiyetleri törpülemek, dikkatleri olabildiğince azaltmak, refleksleri yok etmek, toplumu zihniyet ve ideolojilerine göre oluşturup diledikleri yöne sevk etmek; devleti etkisiz kılarak yeni siyasal oluşumlara elverişli bir zemin hazırlamak.

Zaten etno-milliyetçi Kürtçülük hareketinin eylem kanadını oluşturan PKK, başından beri bu ortamı oluşturmaya çalışıyor. Oysa Eruh ve Şemdinli’den bu yana, PKK’ya karşı yürütülen mücadelede yapılan bütün yanlışlara ve eksikliklere rağmen, devletimiz kesinlikle çaresiz kalmamış, terörist başının İmralı’da itiraf ettiği gibi, örgütün silâhlı başkaldırı girişimi başarısız olmuştur.

Eski solcu, yeni liberal kesimlerle, İslâmcılığı kendilerinden menkul bir kısım muhafazakâr-dindar grupların serbestçe faaliyet gösterebilecekleri bir ortam beklentisiyle devleti esnetmeye, etkisini olabildiğince azaltmaya, bir tören unsuruna dönüştürmeye yönelik çabaları PKK ile mücadeleyi olumsuz etkiliyor. Yetkililerin kafaları karışıyor; doğru karar vermeleri ve bunları uygulamaları zorlaşıyor. Ülkenin şartlarını ve ihtiyaçlarını dikkate almadan Avrupa Birliğine uyum sağlıyoruz telâşıyla yapılan yasal değişikliklerin sakıncaları kısa zamanda anlaşılmasına rağmen, düzeltme yapmak kolay kolay mümkün olmuyor. Nitekim son PKK eylemleri üzerinde değerlendirme yapılırken, ilgililer, usul kanunlarında yapılan düzenlemeler sonucu soruşturma yapmakta zorlandıklarını, sanık avukatlarının sorgu sırasında edindikleri bilgileri doğrudan örgüte aktardıklarını ifade ettiler.

Aktütün Karakoluna yapılan saldırı çok yönlü değerlendirilmeli, izlenecek politika önceki benzer olaylarda olduğu gibi, anlık öfkeyle sınırlı, basit bir tepkiden ibaret kalmamalıdır.

Ne kadar gecikilmiş olursa olsun, devletin bütün birimlerinin katkı yapacağı, uyumlu çalışacağı çok yönlü ve kapsamlı bir “Milli Politika ve Strateji”nin, ne derece gerekli olduğu ortadadır. Güvenlik güçlerimiz bir yandan teröre karşı mücadeleyi etkili şekilde sürdürürken, diğer yandan eğitimden sağlığa, yerel yönetimlerden ekonomik ve ticari hayata kadar tüm sosyal alanları içine alan projeler hazırlanmalı, zaman geçirmeden uygulamaya konulmalıdır.

Son bir yıl zarfında, Dağlıca’dan Aktütün’e kadar yaşanan olaylar konunun bütün yönleriyle yeniden ele alınmasına vesile olmalı; Silahlı Kuvvetler dahil Devlet’in bütün kurumları özeleştiri yapmaktan kaçınmamalı, eksikler, yanlışlar objektif şekilde belirlenmeli, zaman geçirilmeden telafi edilmelidir.

Güvenlik güçlerinin varlığı ve etkinliği ayrılıkçı fitneye karşı mücadelenin kuşkusuz “olmazsa olmaz” şartıdır. Askerimizi, polisimizi, tüm Devlet görevlilerini demokrasi, insan hakları ve barış gibi evrensel değerleri kullanarak yıpratmaya, görevlerini yapamaz hale getirmeye çalışan sinsi çabaların amacına ulaşmaması için başta medya olmak üzere herkes özen göstermelidir.

Terörle mücadele bağlamında yeni önlemler alınması, Devlet kurumları arasında koordinasyonun ve özellikle istihbarat paylaşımının sağlanması amacıyla İçişleri Bakanlığı bünyesinde yeni bir kurul oluşturulması yerinde bir adımdır; ancak yeterli değildir. Mesele çok daha kapsamlı şekilde ele alınmalı, oluşan yeni şartlara uygun yeni bir mücadele konsepti, “millî politika” oluşturulmalıdır. Bu yapılmadığı sürece atılan adımlar yangına karşı birkaç kova suyla önlem almaya çalışmak olur, yetersiz kalır.

Bölgede PKK’ya taban hazırlayan, örgütün siyasal kanadını oluşturan, amaçlarını, niyetlerini gizleme gereği duymayan belediyelerle, parti ve vakıflara yasaları uygulamamak telâfisi imkânsız bir devlet zaafıdır. İspanya’da yakın zamanda iki parti, ETA’ya destek sağladıkları gerekçesiyle ardı ardına kapatılırken, sessiz kalan Avrupa Birliği, bize karşı çifte standart uyguladığını, samimi davranmadığını her vesileyle ortaya koyuyor. Türkiye, bu başkaldırı olayını bastırmak için Brüksel’den kesinlikle icazet beklememelidir. İnsan hakları, demokrasi ve hukuk gibi evrensel değerlerde elbette kimseden geri kalamayız. İnsanımız, en az batılılar kadar bunlara müstahaktır. Ancak bu değerleri kötü niyetle kullanmaya kalkışanlara, bunları kalkan yaparak etnikçilik, bölücülük yapanlara, çalışmalarına elverişli bir zemin hazırlamak isteyenlere müsamaha göstermenin mantıki ve akli bir tarafı yoktur.

Bu ülkede yaşayan insanların yüzyıllar boyunca benimsedikleri, etrafında toplandıkları ortak değerler vardır. Bunların geçmişteki işlevlerini sürdürebilmeleri için her birine özel ihtimam gösterilmeli, bütün kamusal kaynaklar seferber edilerek telkin ve eğitim yoluyla genç nesillerin benimseyip sahiplendikleri sosyal ve kültürel zemin hazırlanmalıdır.

Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiirinde harika bir şekilde resmettiği tablonun içinde yer alan insanlar, hangi alt kültürden yahut kökenden olurlarsa olsunlar paylaştıkları ortak değerlerin manevi kardeşliğini duyarlar. Bu kubbenin altında gönülleri aynı yakarışla buluşanlar yüzyıllar boyunca birbirlerine düşman olmadılar; silâh çekip katletmediler, dağa çıkmayı düşünmediler.

Bin yol boyunca yaşadığımız güzelliklerle dolu bir dünyayı ilkel bir pozitivizm, sahte bir modernleşme özentisiyle terk etmeye, medeniyetimizi inkâr etmeye kalkışmanın nasıl bir çılgınlık olduğunun fark edilebilmesi için daha ne kadar kan dökülecek?

Felsefi, dini ve ideolojik iddialarına rağmen, aslında “modern kabileciler” şeklinde nitelendirilebilecek çevreler, özel çıkarları ve grup amaçları için her iktidara olduğu gibi AKP hükümetine de yamanmaya, çevresinde yer tutmaya çalışıyorlar. Karakter yapılarının ne derece çıkarcı oldukları, bütün kutsalları ve değerleri bu amaç için kullanmaktan çekinmedikleri sık sık ortaya çıkıyor. İktidar, özellikle medyada yer tutan, kalemlerini bir silâh gibi kullanan, ne verse doyuramayacağı bu tipleri gerçek kimlikleriyle görmeli, telkinlerine kapılmamalıdır.

DTP’nin kapatılmaması için hem bu partinin yöneticileri, hem de basındaki sempatizanları açıkça şantaj yapıyorlar; devleti tehdit ediyorlar. Kapatılırsa dağa çıkılacağını ilân ediyorlar. Her parti toplantısını etnik gösteriye ve örgüt propagandasına dönüştüren, PKK ve Öcalan ile bağlantılarını fütursuzca belirten, bu yöntemle bölge halkını kontrolüne almaya çalışan siyasetçi militanlar, bölgedeki yurttaşlarımıza kötü örnek oluyorlar; kışkırtıyorlar, kavgaya yönlendiriyorlar. Yaptıklarını görmezlikten gelerek, yasaları uygulamaktan kaçınarak bu etnik fitnenin yatıştırılacağını sananlar hayal görüyorlar.

Örgüt ve sempatizanlarının telkinleriyle milli kimliğin telâffuzunu bile sakıncalı sayan, kozmopolitan safsatalarla millet ve vatan sevgisini, bayrağa saygıyı ifadeden kaçınan, bunlara devletin eğitim ve iletişim kurumlarında yer vermek istemeyen zihniyet sahipleri millî hassasiyetleri törpülemeye çalışmak suretiyle ülkemize ve insanımıza kötülük yapıyorlar.

Kandil dağı ile çevresindeki yüksek tepelerin, dağların PKK’nın eğitim, barınma, toplanma ve lojistik merkezi olduğunu herkes biliyor. Vaktiyle Türkiye-Irak sınırı, öylesine elverişsiz bir hat üzerinden geçirilmiş ki, günümüzde sınır güvenliğinin tesisi çok zor oluyor. Kuzey Irak yönetimi sürekli olarak tavşan-tazı hikâyesini oynuyor. Bir yandan Türkiye’yle sıcak ilişkiler kurmaya çalışırken diğer yandan örgüt militanlarının bölgeyi diledikleri şekilde kullanmalarına engel olmuyor. Sıkıştırıldıklarında cevapları hazır; Kandil ve çevresinde kontrolü sağlamaya güçlerinin yetmediğini, aslında PKK’yı istemediklerini tekrarlayıp duruyorlar. Ancak militanlara ihtiyaç duydukları gıda, ilâç ve hatta silâh gibi her türlü lojistik desteği veriyorlar. Şubat operasyonu sırasında yaptıkları gibi Türk askerinin bölgeye girmeleri durumunda güneye kaçmalarına, sivil halka karışıp kurtulmalarına göz yumuyorlar.

Barzani ve Talabani’nin güvenilmez oldukları son olayda bir kere daha görülmüş oldu. PKK tahkim edip yerleştiği Kandil’den sökülüp atılmadığı sürece, problem bitmeyecektir. ABD hava hareketinin dışına çıkılmasını kesinlikle istemiyor. Keza Irak yönetimi bilerek ve isteyerek pasif kalıyor. Havadan bombalamanın örgüte yaşamsal bir zarar vermediği ortadadır. Türkiye, inisiyatifini tek yanlı kullanmaya karar vermedikçe sınır ötesi harekâta izin veren tezkerenin Mecliste yenilenmesi pratik bir yarar sağlamayacaktır.

Bu durumda belki de tarihi bir adım atmanın zamanı gelmiştir. Ülkemizin güvenliğini sağlamak, can kayıplarının devamını önlemek amacıyla girişimler başlatılmalıdır. Bu bağlamda Kuzey Irak yönetimine vaktiyle Suriye’ye karşı yapıldığı gibi, kesin bir ihtar verilmelidir. Sorumluluklarını yerine getirmeleri, hududun kendi taraflarındaki kısmını kontrol altına almaları teröristlerin topraklarını kullanmalarını, Türkiye’ye saldırı düzenlemelerini önlemeleri istenmelidir. Bunu yapmadıkları takdirde kendimizi savunma hakkımızı kullanacağımız açıkça belirtilmelidir.

Uygun bir süre içerisinde taleplerimiz yerine getirilmediği takdirde gereken askeri operasyon yapılmalı, sınırın Irak tarafındaki belirli bir alan güvenliğimizi sağlayacak çapta olmak üzere kontrol altına alınmalıdır.

Bir gerçeğin herkes tarafından anlaşılması gerekiyor; etno-milliyetçi Kürtçülük siyasal amaçlarına ulaşıncaya kadar PKK kesinlikle silah bırakmayacaktır. Belediyeler, parti, dernek ve vakıflar bu kalkışmanın tali unsurlarıdır. Silâhlı bir örgüt olarak varlıklarını sürdürdükleri sürece, diğer bütün unsurları oluşturmanın zor olmayacağını düşünüyorlar. Bu nedenle DTP’nin kapatılma ihtimalini umursamıyorlar. Nitekim 1990’lardan bu yana aynı çizgide faaliyet gösteren, kapatıldıktan sonra yeniden açılan yarım düzineye yakın partileri oldu. DTP muhtemelen kapatılırsa yedeğini hazır tutuyorlar. Ancak PKK’nın yedeklenmesinin mümkün olmadığını biliyorlar. Örgütün silâh bırakmaya razı olması, siyasal hedeflerinden geriye çekilmesi anlamına gelir; bunu da asla yapmazlar.

Türkiye bu gerçeklerin ışığı altında karar vermek zorunda. Hududumuzun ötesinde bir güvenlik şeridi oluşturmaya yönelik operasyonun kolay olmayacağı, içeriden ve dışarıdan tepkiler alacağı muhakkak. Ancak Washington bir şekilde razı edildiği takdirde Türkiye’yi engelleyecek ciddi bir güç söz konusu değildir. Bu konuda kesin kararlı olduğumuz uygun bir üslupla iletildiği zaman ABD bölgesel çıkarları gereği Türkiye’yi kaybetmeyi göze almayacak ve anlaşacaktır.

Ülkemize maddi, manevi ve insani olarak ağır maliyeti olan, bütünlüğümüzü tehdit eden, çok kapsamlı kayıplara yol açan, sürekli kanayan bir yara konumundaki bu etnik fitne belâsından kurtulmak istiyorsak, karar vermek, hamle yapmak, çetin ancak zorunlu adımı atmak mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde karakolların yerini değiştirmekle, terörü resmi ağızlardan kınayıp lânetlemekle kendimizi avutmuş oluruz. İçimizdeki bilinen çevrelerin telkin ettikleri gibi, “verip kurtulalım” şeklindeki bir zillete razı olmadıkça acılarımız sık sık tazelenir, yüreklerimiz sürekli kanar, kayıplarımız devam edip gider.

Etyen Mahçupyan, 14.09.2008 tarihli Taraf Gazetesi.

Prof. Dr. Eser Karakaş, 21. 09. 2008 tarihli Star gazetesi

Prof. Dr. İhsan Dağı, 01.10.2008 tarihli Zaman Gazetesi

Prof. Dr. Murat Belge, 04.10.2008 tarihli Taraf Gazetesi