TÜRK OCAKLARI

GENEL MERKEZİ

TECDİT-İ İMAN ZARURETİ
Nuri GÜRGÜR Türk Yurdu Dergisi (Temmuz 2005)

Fransa ve Hollanda'da yapılan referandumlarda Anayasanın reddi ile başlayan kriz, bu gelişmelerin hemen ardından toplanan zirvede doruğa ulaştı. Görünüşte İngiltere ile Fransa arasında ekonomik-ticari eksende cereyan eden çekişmede uzlaşma sağlanamamış olması, Avrupa Birliği'ni belirsiz bir gelecekle karşı karşıya bıraktı.

Bazılarına göre bunlar geçici sıkıntılardır. Avrupa Birliği'nde geçmişte de benzer tıkanmalar yaşanmış ancak dozajı ne kadar yüksek olursa olsun tartışmalar anlaşmayla sonuçlanmıştı. Olanlar fazla abartılmamalı ve hatta bugünkü sıkıntılı durum üyelik ilişkilerinin gelecekte daha sıcak ve yakın bir zemine oturtulmasını sağlayacak girişimlerin bir an önce başlatılmasına vesile kılınmalıdır. Özellikle ülkemizdeki Avrupa Birlikçi kesimler umutsuzluk havasının hızla yayılmasından duydukları tedirginlikle bu duyguları tersine çevirebilmek üzere çaba harcıyorlar.

Gelişmeler nasıl yorumlanırsa yorumlansın, ortadan görünmezlikten gelinmesi imkânsız gerçekler var ve Türkiye bir an önce bunlarla yüzleşmek, kararlar almak ve tavrını belirlemek mecburiyetindedir. İlk başlarda referandum sonuçlarının ülkemizi etkilemeyeceği, 3 Ekimde başlaması kararlaştırılan müzakerelerin belirlenen çerçevede gerçekleştirileceği şeklindeki resmî açıklamaların doğru olmadığı, Türkiye'nin Birlik içindeki tartışmaların tam ortasında tutulduğu kısa sürede anlaşıldı. Hem referandumda oy kullanan seçmenler, hem de bu sonuçlarla ilişkili şekilde yeni siyasî stratejiler geliştirmeye kararlı Skorsky, Merkel gibi politikacılar, Türkiye'yi sürekli gündemde tutmak ve eşit üyeliği imkânsız kılacak girişimlere dayanak yapma niyetlerini aynen sürdürüyorlar. Referandum sonuçlarının kendi görüşlerinin geniş toplumsal kesimler tarafından benimsenip desteklenmesi şeklinde değerlendiriyorlar. Türkiye'nin üyeliği konusunun sonuçlar üzerindeki etkisi ne olursa olsun, Almanya ve Fransa'da Türkiye'ye karşı olan siyasetçileri iktidara taşıyan eğilimin çok güçlendiği, kısa süre sonra karşımızdaki yetkili muhatapların Skorsky ve Merkel gibi yöneticiler olacağı ortadadır.

Konu Batı dünyasında çeşitli boyutlarıyla ele alınıyor ve Avrupa Birliği geniş şekilde sorgulanıyor. Pek çok Batılı aydın referandum sonuçları söz konusu olmasa bile, böyle bir değerlendirmenin yapılmasının zamanının geldiğini düşünüyorlar. Çünkü kökeni eski yüzyıllara dayanan Avrupa "birleşik"liğinin şekli, alanı ve siyasal zemininde yeterli mutabakat sağlanmadan girişilen Birlik yapılanması sağlıklı temellerden mahrum olduğundan, "genişleme ve derinleşme" nin bir yerde karaya oturması kaçınılmaz oldu.

Liberasyon gazetesinde Jurgen Habermas soruyor: "Derinleşmek mi istiyoruz, derinleşirken genişlemek mi? Avrupa küresel ekonomik rejim üzerinde etkili bir oyuncu olabilmek için güçlenmeli mi? Yoksa kural tanımayan, bu küreselleşme ortamında bürokratik ve korumacı bir devletten tutun, radikal bir rekabetçiliğe kadar mevcut pek çok seçenek arasından daha fazla seçim yapmamayı kabullenmeli mi?" Ve devam ediyor: "…en yakın senaryo ekonomik anlamda kesinkes birleşmek olsa da, siyasî gücü açıkça düşüşe geçmiş kıtamızın, sosyal siyaset alanında Amerikan hegemonyasına boyun eğmesi" muhtemel görünüyor.

Geleceğe ilişkin tahmin ve kehanetler bir tarafa, Avrupa Birliği'nin hali hazırdaki siyasal, kültürel ve ekonomik tablosu tahayyül edilen, hatta ulaşıldığı var sayılan ulus üstü bütünleşmeyi giderek uzaklaşan bir ütopyaya dönüştürüyor.

Özellikle ikinci genişleme dalgası sırasında Yunanistan, İspanya ve Portekiz gibi pek çok alanda yetersiz ülkelere sağladıkları geniş fonlarla, parasal katkılarla atılım yaptıran ve kıtanın ekonomik motoru olan ülkeler, bugün çok farklı konumdalar. Dünya genelinde % 3.5 civarında gerçekleşen ekonomik büyüme, geçen yıl bu ülkelerde % 2'nin bile altında kaldı. Nüfus artışına denk gelen bu performansla yeni iş alanları yaratılamıyor, işsizlik giderek artıyor. İngiltere'de % 4 olan işsiz oranı Fransa ve Almanya'da şimdiden % 10'u geçmiş durumda. İşsiz kalma ve işini göçmenlere kaptırma korkusu siyasal tepkilere ve muhafazakârlığa dönüşüyor.

Nüfusun hızla yaşlanması ve ekonomik durgunluğun aşılamaması sosyal güvenlik sistemini zorluyor, bütçe açıkları derinleşiyor. Kamunun yükümlülüğü taşınması imkânsız bir yük haline geliyor. Diğer Avrupa Birliği ülkeleri gibi Fransa ve Almanya ABD'nin yanı sıra Çin başta olmak üzere Asya ile rekabet etme imkânını hızla kaybediyor. Üretim maliyetinin düşürülmesini amaçlayan Avrupa sermayesi, yoğun şekilde kendi coğrafyasını terk ederek Asya'ya yöneliyor. Bu gibi ekonomik sorunları çözmek üzere hazırlanan Lizbon stratejisi uygulamaya konulamadı, temel hedefleri bakımından kağıt üzerinde kaldı.

Avrupa günümüzde her haliyle çağın "hasta adamı"dır. Bunu Robert J. Samuelson, T. Washington Post gazetesinde şöyle anlatıyor. "Avrupa iki eylemi (düşük doğum oranları ve yetersiz ekonomik büyüme) tersine çevirmediği sürece, ülkeler bazında artan rahatsızlıktan ve zayıflayan bir küresel güçten menkul belirsiz bir gelecekle yüz yüze kalacak. Nüfusumuz azalmaktaysa büyük olmamız zordur. Avrupa'nın doğum oranları çocuk yetiştirme yaşındaki her kadın için 2.1 çocuk olarak tayin edilen makul oranın hayli altında. Söz konusu oran Almanya'da 1.4, İtalya'da 1.3. Bu oranların böyle devam etmesi halinde bir asra kadar Almanya'da Alman, İtalya'da İtalyan kalmayacak. Üstelik nüfusun 1/6'sı 65 yaş ve üzerinde. Bu oran 2030'a gelindiğinde 4/1, 2050'ye gelindiğinde ise 1/3 olacak. … Kendi içindeki bölünmelerin pençesinde düşen Avrupa'nın miadı da doluyor"

Bu tablo bağlamında zirvenin uzlaşmazlıkla noktalanması son derece doğaldı, nitekim öyle oldu. Avrupa ülkelerinin ulus-devlet yapılanmalarını terk ederek suprenasyonal bir oluşuma geçtikleri, bütün Avrupa'nın vatan, bütün Avrupalıların yurttaş oldukları, hakları eşit şekilde paylaştıkları şeklindeki anlatımların gerçeği ne derece yansıttıkları ortaya çıkmış bulunuyor.

Egemenlik haklarının kendilerinden alınmasını Brüksel'deki Avrupa Birliği seçkinleri ve bürokratlar tarafından kullanılmasını, kendi adlarına taahhütler yapılmasını Avrupa halkı istemiyor. Yaşadıkları alanlara başta Müslümanlar olmak üzere, "yabancıların" gidip yerleşmelerine şiddetle karşılar. Avrupa Birliği Anayasasında federasyon yönündeki birkaç sınırlı hükmü bile kabullenmiyorlar. Seçkinlerin ulus-devlet ötesi tahayyülleri referandumdaki "hayır" oylarıyla gündemden düşerken "Avrupa Birleşik Devletleri" ideali büyük ölçüde rafa kaldırılmış oldu.

Bu tabloyu oluşturan faktörleri belirli bir karar noktasında buluşturan psikolojinin en önemli tarifi "milliyetçi refleks"tir. Önümüzdeki günlerde oluşan hasarları onarmak ve etkilerini alt düzeye çekmek amacıyla çeşitli girişimler başlayacaktır. Ancak bunların çapı ve içeriği ne olursa olsun, İngiltere'nin savunduğu perspektife haklılık kazandıran, yani Avrupa Birleşik Devletleri idealinin imkânsızlığını gösteren şartların çok fazla değişmesi beklenmemelidir. Şimdiden sonra Fransa, Almanya, Hollanda ve Avusturya gibi coğrafi genişlemeye karşı olan ülkelerin Birlik politikalarına yönlendirici çabaları ön plâna çıkacak, bu durum öncelikle Türkiye'yi etkileyecektir. 3 Ekim tarihine doğru sunulacak müzakere çerçevesi bağlamında taleplerin genişlediğini, şartların ağırlaştığını göreceğiz.

Muhtemelen Temmuz ayı sonlarından itibaren belirlenmeye başlayacak "yol haritamız"ı oluşturacak isteklerde nelerin vurgulanacağı önemli ölçüde bellidir. Zaten bunların çoğu son aylarda sık sık dillendiriliyor. Her talebe meşru ve haklı bir kılıf kazandırmak tarzında kullanılan, itirazlarımıza karşı bunların standart Avrupa kriterleri olduklarını söyleme imkânı veren "üst başlıklar" hazır bekliyor. Üye ülkelerin bütün komşularıyla iyi ilişki içerisinde olma ilkesinin gereği Türkiye'nin Ermenistan sınırını şartsız açması şeklinde yorumlanıyor. Demokratik çoğulculuk, katılımcılık, kültürel ve toplumsal hak ve özgürlüklerin uygulanma zarureti için önerilen açılım, Türkiye'de dinî ve etnik azınlık şeklinde tanımladıkları Alevî ve Kürt yurttaşlarımıza bu iddiaları kapsayan statü verilmesi, etnisite oluşturma çabalarına kolaylık sağlanmasıdır. Siyasî katılımın doğal icabının bütün PKK kadrolarına APO'yu da kapsayacak genel bir af çıkarılması olduğunu, Türkiye Devleti'nin terör örgütüyle müzakereye başlamasını sadece Avrupa Birliği temsilcileri değil, ülkemizde bağlantılı oldukları ve kendilerini "aydın" olarak nitelendiren kesimler bir süredir konuşup yazıyorlar; bildiriler yayınlıyorlar. Ruhban okulu ve ekümeniklik konularındaki talepleri ise hayli geliştirildi, ilk fırsatta karşılanacak kıvama getirildi.

Kıbrıs konusunun ise bu istekler listesinde özel bir yeri var. Annan Plânı'nın oylanması sırasında, Türk tarafının tavrında büyük hoşnutluk duyan, bunu çözüm için tarihî bir adım ilân eden ve Türklere yıllardır uyguladıkları haksız ve gayri insanî ambargonun kaldırılması amacıyla girişimler başlatacaklarını açıklayan Avrupalılar, bir yıldır bozmadıkları derin bir sessizlikle Rumların Ada'nın tamamını kontrolleri altına almaya yönelik politikalarını fiilen onaylamış ve desteklemiş bulunuyorlar. Bu durum Avrupa Birliği için tarihî bir ayıp, vahim bir hatadır. Oysa bundan utanç duymak bir yana, çözüm sorumluluğunu Türkiye'den ve Türklerden beklemek şeklindeki tutumlarını aynen sürdürüyorlar. Üstelik Gümrük Birliği Anlaşmasını Rum tarafına da teşvik edilmesi şartıyla Türkiye'yi ciddî bir aşmazla karşı karşıya bırakmış oluyorlar. Rum tarafını tanımadığımıza ilişkin resmî bir açıklama yapsak bile, Papadopulos elde edeceği bu imkânı etkili şekilde kullanacak, Türkiye'yi Kıbrıs'a ilişkin temel tezlerini savunamaz hâle getirecektir.

3 Ekimde müzakerelerin başlaması gerekçesiyle bütün bu talepler harfiyen yerine getirilse bile, Avrupa Birliği'nin beklentilerinin sonu asla gelmeyecektir. İlişkilerin hangi düzeyde gelişeceği, temposunun nasıl ayarlanacağı, gerekli gördükleri zaman geçici yahut sürekli şekilde durdurarak çıkar yolun "özel statü" çerçevesinde çoktandır geliştirdikleri yöntemi sunmaları tamamen kendilerinin belirleyeceği tercihlerdir.

Türkiye bu şartlar karşısında ne yapmalı? Avrupa Birliği perspektifine bel bağlayarak elimiz kolumuz bağlı çırpınmaya devam etmenin, Avrupalıların alışkanlık haline getirdikleri ve giderek daha sık tekrarladıkları incitici, aşağılayıcı sözlerini, tutumlarını sineye çekerek beklemenin makul gerekçesi olabilir mi?

Avrupa Birliği ilişkilerini başından beri er veya geç üyelikle sonuçlanacak bir süreç olarak değil, uygulamaya çalıştıkları değişim ve dönüşüm projelerine yol açma makinesi şeklinde kullanmaya çalışan, ulus-devlet formatındaki Türkiye Cumhuriyeti yerine demokratik çoğulculuk ve halklara özgürlük adına konfederatif bir çizgiye iletmeye çalışan neo-liberal ve post-modern sözde aydınlarla, Kürt etnikçilerini bir kenara bırakıyorum. Çünkü art niyetin, hıyanetin tartışılacak tarafı olmaz. Ancak Avrupa Birliği üyeliğine şimdiye kadar mümkün olabilecek bir proje nazarıyla bakan, "ev ödevlerimizin" yapılması ölçüsünde muhataplarımızdan kabul göreceğimize ve "mutlu son"a ulaşacağımıza inananlarımızın bundan sonra gerçekleri kabullenmekten başka çareleri kalmamıştır.

Türkiye'nin sağlıklı bir durum muhakemesi yaparak, yöneleceği ufukları temel millî politika bağlamında ilkeleri ve esaslarıyla belirlemek suretiyle, bunları MGK'da Millî Siyaset Belgesi şekline dönüştürmesi, hükümetler değişse bile izlenecek temel politikalar şeklinde içselleştirmesi gerekiyor. Bununla ilgili olarak iktidar ve muhalefet arasında geniş bir işbirliği yapılmalı, millî çıkarlar üzerinde toplumsal mutabakat kurulmalıdır. Avrupa ile ilişkilerimizin dondurulması yahut kesilmesi şeklinde bir tercih ve iddia ne kadar yanlışsa, kendimizi Avrupa Birliği politikalarına mecbur ve mahkum saymak, dikkat ve enerjimizi tümüyle bunlara yoğunlaştırmak, Türkiye'nin geleceğini şekillendirecek, ufuklar açacak başka gelişme alanlarını gözden kaçırmak, bunlara emek, mesai ve çaba harcamamak aynı derecede yanlış ve bunun ötesinde telafisi imkânsız bir kayıp anlamına gelir.

Önümüzde çabalarımızı yoğunlaştıracağımız belirli jeostratejik alanlar duruyor:

a- Türk Dünyası,

b- Başta Rusya ve Ukrayna olmak üzere, Karadeniz çevresindeki ülkeler,

c- Ortadoğu ve Müslüman ülkeler.

Buralarla ticarî, ekonomik ve kültürel ilişkilerin süratle artırılmasını sağlayacak stratejik plânlar yapılmalı, projeler geliştirilmelidir. Bu amaçla dış ilişkileri yürüten devlet mekanizmaları etraflı şekilde gözden geçirilmeli, köklü şekilde yeniden yapılandırılmalıdır. Bürokratik hantallığı, laçkalığı, tıkanmaları azamî şekilde azaltacak sistemler kurulmalıdır. Elçiliklerimiz başta olmak üzere, bütün diplomatik temsilcilerimiz, dışarıdaki bütün kamu görevlileri özenle hazırlanan, Temel Millî Politika zemininde oluşturulan ufuk ve işlevlerin (vizyon-misyon) yürütülmesinden, uygulanmasından açıkça sorumlu kılınmalıdırlar. Bunların yıllık süreçler çerçevesi içinde belirlenen hedeflere ne ölçüde ulaştıkları tespit edilmeli, başarı derecelerine göre etkili şekilde maddî, manevî, meslekî taltifleri sağlanmalıdır. Dış temsilcilikler rutin birer görev olmaktan çıkarılmalı, çalışan ve verimli olanla çalışmayıp yatan ile süresini doldurmaya bakanlar mutlaka farklı kefelere konulmalıdırlar. Bu görevlere meslekî taassup anlayışı bir kenara bırakılarak, dış politikamızın ve Türk dünyasının önemini, değerini ve anlamını bilen, ülkesi için çalışmaktan haz duyan, millî bilinç ve heyecan taşıyan insanlar getirilmelidir. Dış temsilciliklere sıradan bir meslek mekanizmasının işleyişi şeklinde bakan, yakınlarını, yandaşlarını taltif için kullanan geleneksel alışkanlık mutlaka kırılıp atılmalıdır.

Günümüzde çok iyi yetişmiş, kabiliyetli, nitelikli binlerce genç insanımız ya işsizlik çıkmazında bunalıyor, yahut buldukları imkânlarla başta ABD olmak üzere gurbet diyarlara göçüyorlar; "beyin devşirmesi" yöntemini stratejik bir kazanım ve politika şeklinde yürüten ülkelerin hizmetine giriyorlar. Sadece ABD'de çoğu üst düzey eğitim yapmış olan genç ve nitelikli üç yüz bine yakın insanımız var. El oğlu bunların beyin hasılasından yoğun şekilde yararlanırken, sıradan, tembel, vasıfsız, işe yaramaz, makamını hatıra borçlu yüzlerce insan ülkemizi temsil sıfatıyla devlet bütçesinden maaş alıyor. Bu kadroların şimdiye kadar ne yaptıklarına yahut neleri yapmayıp yattıklarına ilişkin ciddî bir incelemenin, performans değerlendirmesinin yapıldığına ilişkin bir bilgiye sahip değiliz. Bunların en önemli başarısı devlet çarkı denilen ve hayatları boyunca maddî güvence sağlayan bürokrasi yapılanmasına şu yahut bu şekilde kapağı atmış olmalarıdır.

Türkiye Devleti'nin ekonomik imkânlarının sınırı bellidir. Dilediği yerlere dilediği kadar kaynak tahsis edebilmesi ne yazık ki mümkün değildir. Başta Türk dünyası ilişkilerimiz olmak üzere, stratejik önem önceliği bulunan pek çok alanlarda yetersiz kalışımızda, ekonomik güçsüzlüğümüzün payı elbette büyüktür. Ancak bu husus insan unsurumuzu iyi değerlendirmememizden kaynaklanan derin zafiyeti normal kılamaz. Kendi girişimleri ile Balkanlar'a, Orta Asya'ya, Rusya'ya giden, iş kuran, ekonomik güç kazanarak buralarda kök salan binlerce müteşebbisimizin varlığı insan unsurumuzun etkili kılınması halinde neler elde edebileceğimizin somut örneğidir. Bütün bu ülkelerle doğru anlaşmalar yapmak, ekonomik, ticarî ve kültürel ilişkileri verimli kılacak, karşılıklı olarak hızlandıracak ortamlar hazırlamak çok mu zor? Şu anda Türkiye-Rusya arasındaki ticaret hacmi 10/2 aleyhimize işliyor. Oysa Rusya'nın henüz ekonomik darboğazlarda çırpındığı dönemde, başta Mavi Akım Projesi olmak üzere, doğalgaz anlaşmalarını imzaladığımız sırada mal karşılığı alım esasında ısrarlı olabilir, geri adım atamayacakları tarzda çıkarlarımıza daha uygun bir sözleşme yapabilirdik. Banka kaynaklarımızı soygunculara, talancılara yağmalatmak yerine, ciddî, tutarlı ve mantıklı projeler hazırlayan, iyi niyetli iş adamlarımıza kredi sağlamak suretiyle yeterli desteği verebilirdik. Girişimcilerimizin önlerini tıkayan bürokratik ve yasal engelleri süratle gidermek, gittikleri yerlerde karşılaşacakları problemleri halletmede dış temsilcilerimizi seferber etmek, sistematik şekilde düzenlenecek fuar ve sergi gibi etkinliklerle ürün tanıtımlarını yapmak, bu ilişkilerin yürütülmesinde zarurî olan pratik bilgileri kurslarla, toplantılarla ilgililere edindirmek zor işler değildir. Yüzyıllardır Türk insanının kabiliyetlerini kullanmasına imkân vermeyen psikolojik ve sosyal faktörler, yasal engeller tasfiye edilerek elverişli bir hareket alanı sunulabildiği ölçüde, Dünyanın ve bölgenin şartları, tarihî ve kültürel derinliğimiz, inanç havzamız başka hiçbir milletin sahip olmayacağı hacimde muazzam bir hamle ortamını bize kazandıracağından kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

Uzun yüzyıllar içimize kapalı şekilde yaşadık. Yoksulluğa, maddî imkânsızlıklara boyun eğmek, bunu kaçınılmaz bir kaderin gereği saymak şeklinde özetlenebilecek çaresizlikle iç içe olduk. Geçen yüzyılın ortalarından sonra insanlarımız köylerinden çıkmaya, şehirlere yönelmeye, sanayi ve ticareti tanımaya, devletin dışında farklı bir dünyanın varlığını keşfetmeye başladı. Bunun sonucu millî gelirimiz yüzyıllardır ilk defa ciddî şekilde kıpırdadı. Çarıktan, lastik ayakkabıdan iskarpine, odun ocağından gaz ocağına, yüklükten gardroba, buzdolabına yöneldik. Ne yazık ki bu gelişmeler bir süre sonra gereksiz rejim kavgaları, siyasî düşmanlıklar, ideolojik savaşlar ve dışarıdan pompalanan etnisite problemiyle gölgelenip engellendi. Kötü yönetimler, siyasî ve ekonomik istikrarsızlıkları büyütüp genişletti, kronik hale getirdi. Türkiye bütün bu olumsuzluklara rağmen pistten tekerleklerini keserek havalanmaya çalışan dev bir uçak gibi zaman zaman umutlu çizgilerle karşılaştı; ancak her defasında sonuca ulaşmadan, hayal kırıklıklarıyla baş başa kalarak pistte kaymayı sürdürdük.

Geçmişte yaşadığımız bütün bu olumsuzlukları unutmamalı, ancak bunların hareket kabiliyetimizi köreltmesine, iç dinamiklerimizi felç edip kullanılmaz hâle getirmesine, daha da önemlisi yoğun karamsarlık dalgalarına dönüşerek moral yapımızı, toplumsal psikolojimizi çökertmesine asla izin vermemeliyiz. Tam tersine bütün bu olayları Türk toplumunun dünyaya açılım çabalarından kaynaklanan sancılar olarak görmeli, sonuçta bunların doğru değerlendirilmeleri halinde her zaman yararlanabileceğimiz toplumsal birikim ve tecrübe anlamı taşıdıklarına inanmalıyız.

Millî destanlar kuru hamasi hikayeler değil, yaşayan nesillere ruh veren, milletlerin kültürel derinliğini gösteren, toplumlara kazandırdıkları heyecanlarla millî hedefler etrafında birleşmeyi sağlayan zihnî ve psikolojik dayanaklardır. Meselâ Ergenekon'dan çıkış konusuna sadece mitolojik bir rivayet diye bakılırsa fazla etkisi olmaz; ancak destanda anlatılanlar, aşılmaz görünen engelleri kollektif bir şuur ve iradeyle aşmayı başaran atalarımızın millî başarısı şeklinde algılanırsa bu hikâye toplumsal duyarlılığı coşturan, ümit ve heyecan kazandıran farklı bir anlam kazanır. Gerekli öz güvene sahip olan toplumlar, geleceğe daha iyimser bakarlar; karşılaştıkları sosyal, ekonomik ve kültürel problemlerin ağırlığı ne olursa olsun, tümünün altından kalkacakları inancını muhafaza ederler.

Şu sıralarda milletimizin bu güven ve inanca büyük ihtiyacı var. Çünkü demirden dağların içinden yol açmayı başaran ecdadın çocuklarının, yığınla iç ve dış problemden kaynaklanan siyasal ve ekonomik duvarların arasından kendine yol bulmak, selamete ulaşmak mecburiyeti söz konusudur. Bunu sağlamak üzere köklü bir iman yenilenmesi (tecdit-iman) epeydir konuşulduğuna göre, mesele problemlerin, engellerin aşılamayacak derecede büyük olmasında değil, doğrudan kendimizden kaynaklanan bilgi ve beceri eksikliğinden doğduğunu artık anlamalıyız.

Bu idraka ulaşabildiğimiz ölçüde, inanan insanlara mahsus ümit ve tevekkülle başarı sağlanacağından, sonuçta bu yüzyıla damgamızı vuracağımızdan kimsenin şüphesi olmasın. Bunda tereddüdü olanın imanında zaaf vardır.