Yer: Türk Ocakları Genel Merkezi

Tarih: 29.09.2018


Türk Ocakları Genel Merkezi’nin geleneksel olarak düzenlediği Ocakbaşı Sohbetlerinin yeni dönemi Türk Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mehmet ÖZ'ün "Türkiye Nereye Gidiyor?" başlıklı konuşması ile başladı.

Prof. Dr. ÖZ konuşmasına, "Bu konuşmada, birbirinden ayrı gibi gözükmekle birlikte ülkemizin ve milletimizin geleceği bakımından birbirine bağlı temel konuları ele alacağız. Hiç şüphesiz Türkiye’nin çok önemli meseleleri var. Biz burada, son dönemlerde yoğun bir şekilde tartıştığımız liyakat konusunun yanında eğitimden ekonomiye ve nüfusa kadar Türkiye’nin ve Türklüğün geleceği konusunda önemli meseleler hakkında bazı genel tespit ve önerileri dile getirmeye çalışacağız. Dünyada, çevremizde ve ülkemizde meydana gelen gelişmeler bizi nasıl bir istikamete götürmektedir sorusuna bu çerçevede eğileceğiz." diyerek başladı. "Son 4-5 yıldır Türk televizyonlarındaki tartışma programlarının ve Türk basınındaki iç politikaya dair yazıların muhteva analizi yöntemiyle bir değerlendirmesi yapılsa herhalde adalet, liyakat, emanet kavramları en çok kullanılan kelimelerin başında geldiği ortaya çıkardı. Bu kavramlardan çok bahsedilmesinin iki yönü var: Birincisi devlet ve toplum hayatında bunların hayati önemi, ikincisi ise halihazırda bu ilkelerin uygulanmamasının veya yeterince etkili olamamasının doğurduğu olumsuzluklar." diyerek Türkiye'nin günümüzde ve gelecekte yapması gerekenlere dikkat çeken Prof. Dr. ÖZ, konuşmasına "liyakat" kavramıyla devam etti. Prof. Dr. ÖZ, konuşmasını konu başlıklarını belirtip sonrasında konu başlıklarını analiz ederek konuşmasına devam etti:

Sistem yeniden yapılanırken liyakat, adalet, istişare

Gerek geleneğimizde gerekse günümüz açısından devlet ve toplum idaresinde en çok öne çıkan üç kavram adalet, liyakat ve istişare’dir. Son dönemde yaşadıklarımızdan dolayı bu kavramlar adeta dillerde pelesenk oldu ama acaba gereklerini yerine getiriyor muyuz? Tabii bunlara bir de sadakat ve itaat gibi kavramlar ekleniyor ki buradaki mantık hatası çoğu kez gözden kaçıyor. Devleti yönetenler adil olmalı, her türlü göreve ehil olanları getirmeli ve devlet işlerinde istişareyi asla ihmal etmemelidir. Sadakat ve itaatin yöneleceği mevki ise modern devlet sistemlerinde anayasa, hukuk devleti ilkeleridir. Devlet hiyerarşisi için, kanun ve usullere uygun olarak işleri yürütenler bunu hukuk çerçevesinde yerine getirmekle yükümlüdür.

Türkiye’de son yıllarda yaşanan gelişmeler dolayısıyla en çok gündeme getirilen konularından birisi de kamuda görevlerin “liyakat” esasına göre verilmesidir. Bu kavram tabii ki kamu görevleriyle sınırlı değildir; ehliyet ile birlikte kullanıldığında bütün işleri ilgilendiren bir kavramdır.

Bugün Türkiye pek çok açıdan muazzam ve gelecek açısından ümitleri olduğu kadar ve belki de ondan fazla belirsizlik ve tehlikeleri barındıran bir geçiş sürecindedir. Dünyanın yeniden şekillenmesi genel çerçevesi içinde, millî devlet yapımız büyük saldırılara uğramış, 15 Temmuz’dan sonra ise yönetim sisteminde yeni bir döneme geçilmiştir. Yapılan ikazlara rağmen, denge-denetleme mekanizmaları kurulmadan hayata geçirilen yeni sistem, sadece bir sistem değişikliği olarak değil, adeta “yeni bir devlet yapılanması” biçiminde hayata geçmektedir.

Türkiye’nin yaşadığı sıkıntılı süreci aşmak için güçlü liderlik, hızlı karar alma esaslarını öne çıkaran yeni sistemde Cumhurbaşkanına yüklenen yoğun iş yükünün devlet mekanizmasında tam aksine sonuçlar doğurması ihtimali göz ardı edilmiştir. Kararname yetkisiyle yapılan hataları anında düzeltme imkânı var ama bunun diğer yönü devlet işlerinin yap-boza dönüşmesi olabilir.

Cumhurbaşkanının parti başkanlığının devam etmesi şimdiden önemli sorunlar doğurmuştur. Valiler, kaymakamlar, üst düzey diğer görevlilerle Üniversite yöneticilerinin, bulundukları illerin iktidar partisi yöneticileri ve milletvekilleri ile ilişkilerinde sıkıntılar yaşaması kaçınılmazdır. Bu meselelerde ortak aklı devreye sokarak, Devlet-Parti ayırımının belirsizleşmesinin millî bütünlük açısından doğuracağı sakıncaları gidermenin yollarını birlikte aramalıyız. Özellikle yargı mekanizmasının, OHAL şartlarından kaynaklanan sıkıntıların aşılarak olağanlaştırılması ve hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin güçlendirilmesi çok mühim ve hayatidir.

İstişare konusunda Âl-i İmran suresi, 159. Ayete (İş hakkında onlara danış) atıfta bulunan bir siyasetnamede Hz. Hasan’dan rivayet edilen şu söz dikkat çekicidir: “Halk üç kısımdır. Biri işin erbabı yani tam yetişmiş adam, biri yarım adam, diğeri de yetişmemiş adamdır. Tam yetişkinin fikri ve meşvereti vardır, yarı adamın fikri vardır ama meşvereti yoktur, yetişmemiş adamın ne fikri ne de meşvereti vardır.” Fazla söze veya açıklamaya ne hacet!

Gençlik ve eğitim

Eğitim siyasetimiz ve zaman içerisinde yaptığımız değişikliklerde, bu temel ile zamanın ruhu arasındaki ahenk ve uyumu tutturmak esas olmalıdır. Partilerin farklı programları bir yana, ülkeyi 15 yıldır yöneten bir siyasi partinin farklı bakanları dahi eğitimi sil baştan ele almaya giriştiler. İdeolojik ve siyasi hesaplaşmaların girdabında çabalamak yerine bu meseleler, geçmişten geleceğe bir ufukla değerlendirilmelidir. Bu bağlamda farklı görüşler, dünyanın değişik tecrübeleriyle karşılaştırmalar dikkate alınmalıdır. 28 Şubat sürecinin yanlışları, tersinden başka yanlışlarla düzeltilemez. Devlet kurumlarının ve hükûmetlerin müzaheretiyle, diğer bazı alanlar gibi, hatta en başta eğitim alanına “hizmet” ve “altın nesil yetiştirmek” söylemi ile hâkim olan yapılanmanın benzerlerine yol açabilecek özel/vakıf okulları konusuna dikkat gösterilmelidir.

İnsanların din ve vicdan hürriyetlerinin kâmil manada sağlanması elbette devletin görevidir. Ancak toplumsal ve tarihî gerçeklerimizle bağdaşmayan bir takım “liberal” telakkilerle çok-hukukluluk gibi fantezilere itibar edilmemelidir. Cumhuriyet’in, hangi tarihî tecrübelerden ders alınarak kurulduğunu hâlâ anlayamayanlar var. Aşırılıkların törpülenmesi, kendi medeniyet değerlerimizin süzgeçten geçirilerek gelenekten geleceğe taşınması çok önemlidir. Eğitim alanında da tevhid-i tedrisata böyle bakmak lazım. Toplumun ihtiyaçları ve millî yapımız gereği din eğitiminin hakkıyla yerine getirilmesi lazım. Bu bakımdan imam-hatip okullarının sayılarını arttırmak yerine diğer okullarda başlatılmış olan seçmeli dersler modeli daha doğru ve gerçekçidir.

Orta öğretimde meslek okullarının özendirilmesi, çağımızın gerçekleri ve gelişmelerinin doğal bir gereğidir. Ancak en öncelikli olarak ele almamız gereken işlerin başında, sürekli müfredat yenilemek yerine öğretmen yetiştirme politikamızı sağlam esaslara bağlamak gelmelidir. Yeni Milli Eğitim Bakanımız Sayın Ziya Selçuk’un öğretmen meselesini öncelikler sırasında başa koyması doğru bir yaklaşımdır. Eğitimi düzeltecek sihirli değnek yok ama bazı iyi niyetli dokunuşlarla kötü gidişatı durdurup iyileşme dönemine geçebiliriz. Bu noktada, sayın Bakana ve ekibine birtakım çevrelerin, çıkar odaklarının gölge etmemesi şarttır.

Eğitim ve bilim hayatımızın en önemli kurumlarından üniversitelerin durumu apayrı bir konudur. Ortaöğretimle bağlantılı olarak en ciddi meselelerimizden biri, yükseköğretime giriş sistemimizdir. Türkiye, olabildiğince nesnel bir ölçüt olarak ÖSYM sistemini yıllardır uyguluyor. Zaman içerisinde değişikler olmakla birlikte sistemde en çok eleştirilen yönlerden biri, giriş sınavında test uygulamasıdır. Aday sayısı dikkate alındığında buna alternatif sistemleri uygulamanın zorluğu açıktır. Ancak kabul etmeliyiz ki test çözmeye odaklı dershane ve okul uygulaması, çözümleyici ve eleştirel düşünmeyi geliştirmek açısından sakıncalıdır.

Türkiye’de yeterli altyapıya sahip olmayan üniversiteler açılmış ve hâlen de eğitim ve öğretime devam etmektedir. YÖK bir takım ölçütler getirse de az sayıda öğretim elemanı ile lisans programları açılabiliyor ve bunlarda ikili öğretim uygulanabiliyor. Üniversitelerin belirli ortamlarda gelişebileceği açıktır. Üniversite ortamının olmadığı yerlerde yükseköğretim kurumu açmak, enerji ve para kaybından başka bir şey değildir.

Eğitimden yeni teknolojiler geliştirmeye, yoksulluk ve işsizlikle mücadeleden insan hayatı için her zaman önemli olan su kaynakları ve tarım alanındaki çalışmalara varıncaya kadar pek çok eksiğimiz var. Dış politika, savaşlar, terörizm vb. daha derindeki problemlerimizin yansıma alanlarından ibaret. Ekonomide, inovasyonda, eğitimde, bilgi teknolojilerinde, sanat ve edebiyatta güçlü bir Türkiye, güçlü İslam ülkeleri, şu an içinde bulunduğumuz zilletten kurtuluşumuzun gerçek anahtarlarıdır.

Bugün, batılı bir paradigma ile yapılmış olsalar da insani gelişmişlik endekslerinde, bilimsel alandaki yaratıcı çalışmalarda, eğitim ve kültür hayatında, sağlıkta vb. İslam ülkelerinin görece geri durumu bir vakıadır. Modernitenin ve akabinde bilişim devriminin etkilerinin derinden sarstığı geleneksel ahlak ve toplum nizamının yerinde de yeller esiyor. Müslümanlık adına ortaya çıkanlarımız ise maalesef dinin muhtevasını boşaltıyor.

Gençlikle ilgili olarak sosyal medya, uyuşturucu vb. çok ciddi sorunlarımız var. Bunlar üzerinde ayrıca durmak icap ediyor.

Ekonomi

Ekonomide son dönemde yaşananlar aslında bazı çevreler tarafından daha önce dillendirilen tahminlerin gerçekleşmesi gibi görünüyor. Enflasyonun yükseleceği, TL’nin değer kaybına uğrayacağı vb. gibi hususlarda daha önceden epeyce yazılar yazıldı, konuşmalar yapıldı. Dolayısıyla Amerikalı Rahip Brunson olayı, 2001’deki anayasa kitapçığı fırlatmaya benzer bir etki yaptı sadece. Türk ekonomisinin yapısal ve konjontürel sorunları her zaman var ve olacak. Son dönemde ABD’nin, ticaret savaşları yanında Türkiye’ye açtığı ekonomik savaş gerçek ama bizim ekonomik yapımızdan ve siyasetimizden kaynaklanan zaaflar da gerçek. Son olarak ekonomi politikasında bir Amerikan şirketinin danışmanlığına başvurulması hakikaten talihin garip bir cilvesi olmuştur.

Türkiye’nin 325 milyarı özel kesime ait olmak üzere toplam 466 milyar dolarlık dış borcunun alacaklıları büyük ağırlıkla Amerikalı ve Avrupalı bankalardır. Bunların kendi alacaklarını düşünmesi gayet doğal. Dış güçler zaaflarımızdan yararlanmak istiyor elbette ama bizim öncelikle kendimizi bakmamız lazım.

Betonlaşmayı sadece ekonomik açıdan değil doğal ve tarihî çevreye yol açtığı zararlar bakımından da eleştiriyoruz.  İnşaat sektörünü temel alan ekonomik politikaların çıkmaza girdiği görüldü. Türkiye, tarım ve hayvancılık, su kaynakları, alternatif enerji kaynakları, bilişim teknolojileri ve askeri teknoloji konuları başta olmak üzere stratejik alanlara dönük, üretimi ve tasarrufu özendiren bir yaklaşım ve atmosferi bütün toplum kesimlerine hakim kılacak bir siyaset izlemek zorundadır. Güçlü Türkiye, güçlü bir ordu ve güçlü bir ekonomiyle mümkündür.

Uluslararası sistemde değişiklikler ve Türkiye

İki kutuplu dünya düzeninin yıkılmasının ardından dünyanın dengelerinin yeniden kurulması yolunda sancılı, krizli, savaşlı bir dönem başladı. Dünyanın çeşitli bölgelerinde, bahusus İslam ülkelerinde bölünme ve iç savaşlar yaşanmaktadır.

Irak’a ikinci müdahale ülkenin fiilen üçe bölünmesini derinleştirirken oluk oluk Müslüman kanının akmasına yol açtı. Arap Baharı adıyla başlayan ve İslam dünyasına demokrasi ve özgürlük getireceği iddia edilen olayların sonuçları ise herkesin malumu. Yüzbinlerce ölü ve yurtlarını terk etmek zorunda kalan milyonlarca sığınmacı.

Bu süreçte Türkiye arzu edildiği ölçüde olmasa da Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerini geliştirmeye çalıştı. 2009’da kurulan Türk Konseyi (Türk Keneşi) ve çeşitli ortak kurumlar, ekonomik işbirlikleri geleceğe dair ümitlerimizi korumamızı sağlıyor. Ancak, giderek güçlenen ve eski konumunu kazanmaya çalışan Rusya ve dünyanın yeni ekonomik gücü Çin gerçeği karşısında akılcı, gerçekçi ve ufku gören yeni politikalara ihtiyaç var.

Vekâlet savaşları, ticaret savaşları vb. adlarla yürütülen küresel egemenlik mücadelesinde Türkiye ve Türk-İslam dünyası güçlü bir seçenek ortaya koyabilmelidir. Çin ve Rusya ile gelişen ekonomik ve diğer alanlardaki ilişkilere bakıldığında Türkiye’nin bu ülkelerden yaptığı ithalatın buralara yaptığı ihracatın çok gerisinde olduğu malumdur. Türkiye elbette dengeli bir siyaset izlemeli ama geçmişten ders alıp yeni bağımlılıkların pekişmesine de izin vermemelidir. Zor bir dönemde olduğumuzdan Rusya ile Suriye meselesinde uyumlu hareket etmek durumundayız ama unutmayalım ki orta ve uzun vadede Rusya için aslolan kendi hegemonyasıdır. Çin’in Doğu Türkistan’da yaptıkları, ileride nüfuzunu genişlettikçe yapacaklarının bir işareti olarak değerlendirilmelidir. ABD-İsrail ortaklığının Türkiye açısından ortaya koyduğu tehditler karşısında tavrımız, denize düşenin yılana sarılması olmamalıdır.

            Burada Suriyeliler meselesine de bir parantez açalım. Bugün Türkiye’de tahminen 4 milyon civarında Suriyeli var. Öncelikle şunu belirtelim: Elbette ki Türkiye mazlumların yanında yer almalıdır. Sığınmacılara kucak açılması da doğrudur. Ne var ki, işin başında daha dikkatli ve dengeli bir politika izlenseydi olayların hem ilgili ülkelere hem de Türkiye’ye maliyeti bu kadar ağır olmazdı.

Sayın Cumhurbaşkanının Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda yaptığı konuşma son derecede önemli hususları tekrar dünyanın gündemine getirdi. BM Güvenlik Konseyinin yapısından ve BM’nin karar alma mekanizmalarındaki adaletsizlikten dünyadaki gelir dağılımı adaletsizliğine kadar bir dizi çarpıcı noktaya değindi Sayın Cumhurbaşkanı.  Sayın CB’nın İslam ülkelerinin çoğu, Afrika ve Latin Amerika ülkelerince sempati ile karşılanan bu yaklaşımının bugün iyi ilişkiler içinde göründüğümüz Rusya ve Çin dahil büyük devletlerce sıcak karşılanmayacağı da açıktır. Türkiye’nin bu bağlamda AB ile ilişkilerini yeniden rayına sokma çabaları önemlidir ama yeterli olmayacaktır.

Türkiye Neden Hedef?

Türkiye’nin sorunlarında kendi sorumluluğumuzun altını bir kez daha çizdikten sonra, tarih açısından ve gelecek bakımından Türkiye’nin küresel güç oyunun aktörlerinin şu veya bu şekilde hedefinde olduğunu, bu yüzden de başının dertten kurtulmadığını eklemek gerekir. Bunun çeşitli sebepleri vardır.

Tarih ve coğrafya, kimliğimiz ve kaderimizdir. Daha öncesi de olmakla birlikte geçen bin yılda, özellikle Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar merkezî İslam dünyasının (bugün Orta Doğu diyoruz.) kaderine büyük ölçüde hükmeden bir milletin mensuplarıyız. Bunun tabii sonuçlarından biri, bu coğrafyada olan bitene kayıtsız kalamayacağımızdır.

Dünyada yürütülen egemenlik mücadelesinde bize bir rol biçmeye veya bizi kendi tasavvurları çerçevesinde şekillendirmeye çalışanları, bunun için suçlamak anlamsızdır. Bunun eşyanın tabiatı olduğunu bilerek hareket etmek durumundayız. Bize düşen, bu denklemde kendi potansiyelimizi ve yumuşak gücümüzü olduğu kadar, gerçek millî gücümüzü de iyi hesaplamak; rekabet eden unsurların güçlerini ve zaaflarını iyi tahlil etmek ve neticede kendi oyunumuzu buna göre kurmaktır.

Coğrafyamızda Büyük Ortadoğu Tuzağı oyununu kuranların hedeflerinden biri de, bu kadim coğrafyanın köklü geleneğe sahip iki devleti olan Türkiye ve İran’ı da karşı karşıya getirmektir. İran ile Türkiye arasındaki rekabet, İran’ın Irak ve Suriye’de tesis ettiği nüfuz sadece İsrail ve ABD açısından değil Türkiye açısından da riskler taşır ama meseleyi mezhep kavgasına sürüklemek için bazı Arap devletlerini kullanan güçlerin Türkiye’yi düşündüğünü de kimse söyleyemez. Mezhepçilik taassubuna karşı ekonomik ve kültürel işbirliği ve dayanışmayı güçlendirecek yeni yapılanmalara ihtiyaç var. Türk dünyasında Türk Konseyi; Özbekistan’ı, tarafsızlık siyaseti güden Türkmenistan’ı ve hatta Tacikistan’ı da içine alarak tedricî bir şekilde güçlendirilmeli, bizim gelecek stratejimizin üç bacağı olarak Türkistan ve Kafkaslar, Balkanlar ve Orta Doğu’daki siyasetimizin mihverine oturtulmalıdır.

Geleceğe bakış

Bu hususlar çok önemli olmakla birlikte meselenin asıl can alıcı noktası devlet yapımızın niteliği ve 21. Yüzyılda Türkiye tasavvurumuzun ne olduğu konusunda düğümlenmektedir. Sistemde değişikliğin yanında, Ortadoğu’da meydana gelen gelişmelerin yansımaları çerçevesinde etnik-bölücülük ile ülkemize sığınan Suriyeliler Türk vatanının, devletinin ve milletinin geleceğine dair haklı kaygılara yol açmaktadır. Bunları, aşırılığa kaçmadan selim akılla düşünmek zorundayız. Bunlar, Ensar-Muhacirin benzetmeleriyle halledilecek konular değildir. Kutuplaşma ortamı önemli ölçüde yaşanmışlıkların doğurduğu kaygılardan beslenmektedir. Türkiye’nin demografik yapısı ve dolayısıyla toplumsal dokusu ciddi bir değişim ihtimaliyle karşı karşıyadır. Türk milleti ve Türk devleti elbette bir imparatorluk bakiyesidir ve cihanşümul bakış açısına sahip olmak durumundadır. Ancak bu, daralan imparatorluktan zorunlu olarak çekildiğimiz yeni sınırlarımızı, Türklüğün 20. Yüzyıl başlarındaki Ergenekon’unu kozmopolitleştirmekten geçmez. Burası Türk yurdudur ve şayet öyle kalmazsa sadece Türkiye değil bütün Türk dünyası için büyük sıkıntılar doğacaktır. Savaştan kaçtıkları için ülkemize sığınanlara kucak açmamız, yardım etmemiz ne kadar olağan ve gerekliyse, savaşın bitmesini ve onların yurtlarına dönmesini istememiz ve bunun için elimizden geleni yapmamız da o kadar önemlidir. Türk vatanındaki Türk varlığını güçlendirmek için devletimizin çok ciddi nüfus politikaları geliştirmesi de bir başka hayatî konudur.

Tarih boyunca, kendi gaflet ve aymazlıklarımız dolayısıyla düşman tuzaklarına düşmüş, çeşitli badireler atlatmış bir milletiz. yaşadıklarımızda sorumluluğu öncelikle kendimizde aramalıyız. İlahî hüküm de bu yöndedir: “Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez.(Ra’d Suresi: 11) Yapmamız gereken; suçu dış güçlerin veya hainlerin zaten doğal olarak yapıp ettiklerine yükleyerek kendimizi işin içinden sıyırmak yerine bu tuzaklara, kumpaslara karşı kendi bünyemizi güçlendirmenin yollarını arayıp bulmak ve sonra da hayata geçirmek olmalıdır. Adalet ilkesine dayalı, liyakati ve istişareyi esas alan yönetim anlayışının yanında, çağın icaplarına göre esnek ve çok yönlü yetişmiş insan gücü, alternatif enerji kaynaklarını geliştirmiş bir sanayi, bilişim alanında kendi markalarını üreten bir Türkiye’yi birlikte inşa etmeliyiz.

Bu kapsamda, dinî değerlerimizin muhtevalarını boşaltan kişi, kurum ve yapılara karşı; tarihimizden gelen Yesevî-Maturidî geleneğimizi, 13-14. Yüzyıllar Anadolu’sunu aydınlatan Yunus’ları, Hacı Bektaş’ları referans alarak yeni ve çağın diline uygun bir söylemle geleceğe taşımalıyız.

 

Prof. Dr. Öz, "Özetle, Türkiye, kendine başka yollar aramamalı, özüne yani Türk’e ve Türklüğe dönmeli, “Türkleşmek, İslamlaşmak ve Çağdaşlaşmak” ilkelerini günümüz şartlarında gerçekleştirmeye odaklanmalıdır. Bu ise sadece kimlik ve kültür konularından değil, çevre sorunlarından enerjiye, küresel adalet arayışından insan haklarına kadar bir dizi konuda yeni, yenilenmiş ve geleceği inşa edecek fikir ve siyasetleri ortaya koymamızı gerektiriyor." diyerek sözlerini tamamladı.

 

Program soru cevap kısmının ardından sona erdi.

 


PAYLAŞ

Resim Galerisi