TÜRK OCAKLARI

GENEL MERKEZİ

Astana’da “Türk Dünyası: Geçmiş ve Bugün” Sempozyumu
Orhan KAVUNCU

Kazakistan’ın başkenti olan Astana şehrinde Lev Gumilov Ulusal Avrasya Üniversitesinin 28-29 Nisan 2011 tarihlerinde düzenlediği “Türkologlar Buluşması - Türk Dünyası: Geçmiş ve Bugün” sempozyumuna katıldım. Sempozyuma paralel olarak aynı tarihlerde, henüz kurulmuş bulunan “Avrasya Hukukçular Birliği” de ilk kurultayını yaptı. Türk Hukuk Akademisi Başkanı Hüseyin Yıldırım ve arkadaşları ile tanışmak ve sohbet etmek benim için bir kazanç oldu. Küreselleme çağında küreselleşmenin tezahür etmediği tek alan olan Adalet alanında da “Küresel Adalet”i bizim gerçekleştireceğimize inancım böyle hukukçuları tanıyınca daha da pekişti.

Bizim Sempozyum ise 4 paralel oturum halinde yapıldı. Birinci oturumun başlığı “Türk Dünyasının Güncel Meseleleri” başlığını taşıyordu. Ben tebliğimi bu oturumda sundum ve oturumun moderatörlüğünü yaptım. Sempozyumdan sonra ayın 30’unda da Türkoloji Bölümünde lisans üstü eğitim yapan öğrencilere “Türk Dünyası” konulu bir ders verdim. İkinci Oturum “Türk Halklarının Dili ve Edebiyatı”, Üçüncü Oturum “Tarihi ve Etnografik Araştırmalar” ve Dördüncü Oturum “Eski Türk Yazılı Anıtları” şeklindeydi. Türkiye’den çok değerli katılımcılar vardı: Prof. Dr. Ayhan Pala, Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Prof. Dr. Mehmet Kara, Prof. Dr. Naciye Yıldız, Prof. Dr. Mehmet Ölmez, Prof. Dr. Hacali Necefoğlu, Doç, Dr. Mithat Durmuş, Doç. Dr. Hasanali Karasar, Doç. Dr. Suer Eker ve Öğ. Gör. Ebubekir Güngör.

Sempozyum gayet iyi organize edilmişti. Oturumlar vaktinde başlayıp, vaktinde bitiyordu. İlan edilmiş olan programa titizlikle uyuluyor, hiç vakit kayması olmuyordu. Kaldığımız otelden toplantı salonlarına intikal hep zamanında oldu. Salonlarda bilgisayar, data show aleti vb teknik donanım tamdı. Velhasıl Türk Dünyasında genel olarak rastlamadığımız bir disiplin, tertip, düzen vardı. Bunu gerçekleştiren başta rektör Prof. Dr. Bakıtcan Abdurrahim olmak üzere, sempozyum tertip komitesine, komitenin altında çalışan ekibe, bizimle her zaman ilgilenen Aynur Maymerova’ya, Aygerim Şilibekova’ya gerçekten teşekkür borcumuz var.

Avrasya Üniversitesi çok iyi kurulmuş ve kaliteli bir eğitim öğretim kadrosuna sahip; Rektör Bakıtcan bey çok akıllı ve şuurlu bir insan, bir o kadar da gayretli. Üniversite içinde bir müze yapmışlar, bu müzeyi esas olarak Türk ve Altay Araştırmaları Merkezi kurmuş. Müzede Orhun anıtlarının bir kısmının maketleri, kopyası var, kazılardan çıkarılmış bazı heykeller, bazı balbal örnekleriyle oldukça zengin bir müze. Gerek bu müzede, gerek başka yerlerde Göktürk Kaanlığının Kazak tarihi içinde bir övünç kaynağı olarak algılandığını gösteren resimler, tablolar var. Kazak kardeşlerimiz ortak tarihimize bizden daha fazla sahip çıkıyorlar. Çok sevindim. Bunu Türkologların başarısı olarak görmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Türk cumhuriyetlerinde “Türk” kimliği genel olarak “Türkiyelilere ait” bir kimlik olarak algılanırken, Kazakistan’da belirli bir entellektüel ve idareci kadroda Kazakların da dahil olduğu daha büyük bir grubun kimliği olarak algılanıyor. Oysa diğer Türk Cumhuriyetlerinde bu kabul, gerekli bilgiye sahip oldukları için, hemen sadece Türkoloji Bölümlerinin mensuplarında var. Kazak Türkologlar ise, bilgilerini kamuoyuyla paylaşma imkanına sahipler ve bu imkanı kullanabiliyorlar.

Bu çalışkan ve gayretli Türkologlardan, Cumhurbaşkanlığı Kültür Merkezi Müdürü Prof. Dr. Mirzatay Coldasbekov, Türk Akademisi Başkanı Prof. Dr. Şakir İbragev gibi aksakallarla tanışıp konuşma imkanı bulduk. Ayrıca, eski Türk yazmaları çalışan Türk ve Altay Araştırmaları Merkezi Müdürü Prof. Dr. Karcabay Sartkocaooglu, Türkoloji Bölümünden Prof. Dr. Nurila Şaymerdinova, bizimle aynı oturumda tebliğlerini dinlediğim Kazak Antropolojisi ve Etnogenesisi çalışan Prof. Dr. Orazak İsmagilov, genç bilim adamları Doç. Dr. Ayman Azmuhanova, Prof. Yıldız Tulebekova, Doç. Darkenov Rusya’dan Prof.Zasporochets, Kırgızistan’dan Prof. Abitov ve Doç. Duyşeyev çalışkan, gayretli ve bilgili insanlar olarak dikkat çekiyorlar.

Benim tebliğimin konusu “Türk Dünyası Tarihinin Ana Hatları ve Günümüz İçin Çıkarılacak Dersler” idi. Tebliğimin, Sempozyum Tertip Komitesine daha önce gönderdiğim özeti şöyleydi:

“Haçlılık, İslam Dünyasına karşı Hıristiyanların birleşmesi demektir. Buna öncülük eden Papalık 12. asır başlarından itibaren Anadolu’ya, Endülüs’e, Ortadoğu’ya devamlı ordular gönderdi, Haçlı seferleri düzenledi.

Ruslar Kazan’ı 1552’de aldı. O dönemde, Nogay Hanlığı, Kasım Hanlığı, Kırım Hanlığı, aşağıda Buhara hanlığı, doğuda Kaşgar hanlığı gibi devletler vardı. Dönemin en büyük devleti Osmanlı’nın padişahı ve İslâm’ın halifesi Kanuni Sultan Süleyman o sıralarda oğlu Şehzade Mustafa’yı üvey anası Hürrem Sultan’ın entrikalarıyla boğdurmakla meşguldü. Kimse yardım etmedi Kazan hanlığına. Oysa İspanya’da 800 yıl hüküm süren Endülüs Devletine karşı İspanya’daki iki Hıristiyan krallık, kendi aralarındaki çekişmeye rağmen 1250’lerden başlayıp 1492’de Endülüs yıkılıncaya kadar, papanın da yardımıyla hep Haçlı zihniyetiyle birleşip mücadele etti.

Cungarlar Doğu Türkistan’da Kaşgar Hanlığını ele geçirdi. Sonra Çin 1750’lerde bu Cungarların taht kavgasında rakiplerden birinin talebi üzerine Doğu Türkistan’a girdi. Sonra Çinliler, yardıma gelen Çin ordusunun başındaki rakibi öldürüp Doğu Türkistan’ı istilâ ettiler. Kimse yoktu.

1722’de Ruslar, İran’ın başkenti Isfahan’ı ele geçiren Afgan ordusuna karşı, İran’a yardım edeceklerini söylediler, buna karşılık Kuzey Kafkasya’daki Derbend’in kendilerine verilmesini ve Tiflis’teki Gürcü prensliğinin kendilerine bağlanmasını istediler. Osmanlı, Hindistan’daki Babürlü ve Buhara hanlığı bu gelişmelere karşı lâkayttılar. Denize düşen yılana sarılır, Şah çaresiz kabul etti.

Tebliğde tarihteki bu ve benzeri olayların sebepleri araştırılacak, bunlardan hareketle, Türk Dünyasının günümüzde insanlığa hizmet edebilmesi için nelere dikkat edilmesi gerektiği üzerinde durulacaktır.”

Tebliğimde Türk Dünyası Tarihini bizim denizimizin iniş çıkışlarına uygun olarak 16 asır ortalarına kadar ve onaltıncı asır ortalarında sonra diye iki ana dönem olarak incelemek gerektiğini belirttim. Onaltınca asır ortalarında Rusların Kazan’ı almasından itibaren başlayan inişimizin her tarafa yayıldığını, inisiyatifi İdil Ural ve Batı Türkisan’da, Balkanlarda, İran, Azerbaycan ve Kuzey Kafkasya’da Ruslara, Doğu Türkisan’da Çinlilere ve Hindistan’da İngilizlere kaptırdığımızı, bu tarihten çıkarılacak dersler olduğunu, ancak bu tarihi değerlendirirken bugünün ölçüleriyle değil, o günün şartlarıyla hareket etmek gerektiğini anlattım.

Benim tebliğimi ve dersimi dinleyenlerin soruları çok ilginçti. “Emir Timur’u bir kahraman olarak görüyoruz ama Altınordu ve Osmanlı devletine verdiği zararları düşününce acaba kahraman olarak algılamakla hata mı yapıyoruz?” Bu soruya “tarihteki olguları bugünkü değer ölçüleriyle değil, kendi şartlarında değerlendirmek gerekir. Böyle baktığınız zaman, o zamanın şartlarında herkesin herkesle kavga ettiğini görürüz. Bizans Latinlerle, İspanya Fransayla gibi. Timur, Türklerin birleştirilmesi gerektiğini düşünüyordu. Kendisi de Turan Hükümdarı olmak istiyordu. Bu isteğini sağlamak için Altınordu, Osmanlı ve Memluk devletleriyle mücadele etti. Böylece elde ettiği psikolojik üstünlükle Çin’e sefer düzenlerken vefat etti. O bizim tarihimizin büyüklerinden birisidir. Tıpkı Toktamış Han gibi, tıpkı Yıldırım Bayesid Sultan gibi. Bütün tarihimizi böyle algılamalıyız. Yavuz da bizim, Şah İsmail de, Şaybani Ebu Said de bizim, Canıbek Han da. Fatih de bizim Uzun Hasan da” şeklinde cevap verdim.

Diğer bir konu da şuydu: Ortak bir Türk alfabesine ihtiyaç hemen herkes tarafından ifade ediliyor, ama Kazak Dilinin ve Edebiyatının varlığını devam ettirmesi gerektiği de ısrarla vurgulanıyordu. Bunu da cevaplamaa çalıştım:

Bu dileklerin birarada ifadesi Türk Dünyasının geleceğine ışık tutuyor: Hem birlikte var olalım, bir olalım ama ayn zamanda her birimiz kendimiz kalalım. Sovyetlerin kurulduğu yıllarda olan oldu, yapılan yapıldı. Aslında İlminsky gibi Rus dil bilimcileri tarafından 1917’den önce başlatılan bölme süreci ihtiladen sonra devam etmeyip dursaydı bugün belki 50 milyonluk tek bir güç olacaktı Türkistan Cumhuriyetleri. Ama olan oldu, 1924-1936 arasında Türkistan cumhuriyeti 5 ayrı cumhuriyete ve bir özerk cumhuriyete bölündü. Şimdi artık bunların herbirisi kendi ulusal kimliğini oluşturmaya çalışıyor. Şimdi bütün temennimiz bu ulusal kimlik oluşturma sürecinde “öteki” algılamalarının sağlıklı olmasıdır.

Türkiye’de de asırlar içinde oluşmuş bulunan Türk kimliği, cumhuriyetle birlikte Türk Milliyetçilerinin de gayretleriyle modernize edilirken “öteki” hiçbir zaman Anadolu’da yaşayan ana dili Türkçe olmayan müslümanlar olmadı. “Öteki” Türk Milliyetçileri için, Rus’tu, Çinliydi, Alman, Arap ve Acemdi, Fransızdı, İngilizdi, biraz da bizden kopan Sırp, Yunan, Bulgar gibi Balkan kavimleriydi. Bunlara da hiç bir zaman nefretle bakılmadı. Sadece Türk Miletine yapılanları unutmamak, Türk Kimliğinin modernizasyonunda önemsendi.

Benzer bir algılamayla Türk cumhuriyetlerinde oluşmakta olan ulusal kimlikler, Özbek, Kırgız, Kazak, Türkmen, Tacik arasında bir husumete değil, bu ulusal kimliklerin dahil olduğu bir üst kimlik bilincine yönelebilir ki bu, Türk İşbirliği Ülküsünün paylaşılan bir ülkü olması anlamına gelecektir.